Eski Sayılar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
e-Kitaplar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kelime Fetişisti
Editör


Kalem erbabı denince akla ilk gelen köşe yazarlarıdır lâkin edebiyatın içine sokmamak lazım.Onlar, güncelin geçici tazeliğini, kalıcı değerde olanın üzerinde sulta kuracak şekilde avantaja çevirmeyi başaran bezirganlar hükmündedir. Kolay okunan, okuma eylemi ancak kolay olursa başarabilecekler tarafından talep edilir. Çoğunluk ve çokluk baskısı öyle ezici bir güce dönüşmüştür ki,  bugün hiç bir satırı hatırlanmayan -çünkü kalıcı değerde olmayan- kelamların kalem erbabına "şeyhül-muharririn" payesi verilmekten çekinilmemiştir. Gerçi bizde paye dağıtmak çok ucuzdur. Ama bu ucuzluğun değer üretemeyişimizle doğru orantılı oluşu dikkatlerden kaçar. 

Bir zamanlar yaşı ilerlemiş köşe yazarları emsallerine kelime dersi vermekten garip bir haz alırlardı. Bu kelimenin aslı budur, kökeni buradan gelir, doğrusu şöyledir şeklinde yazılar yazarlardı. Katil kelimesinin ilk hecesinde "a" sesi uzatılarak söylenirse, adam öldüren kişi anlamına gelir. Fakat aynı ses kısa okunursa cinayet anlamı olur ki ikisi birbirinden tamamen farklıdır. Biri fiil diğeri fail olur. Hele masaya yatırılan kelime daha az bilinenlerden ise bilgiçlik taslama ayyuka çıkar. Maydanoz aslında “mide-nüvaz”, mide rahatlatıcı anlamına iki kelimeden doğmuştur. Aslı Farsça’dır. Çerçeve aslında “cıhar-çuve”, dört köşe anlamına gelen iki kelimeden gelir. Keza bu kelimenin aslı da Farsça’dır. Merdiven şuradan, hızar buradan derken her gün köşeyi dolduracak bir çok malzeme bulunur ama bu gayretkeşlik sahih bir niyete dayanmaz. Başkalarının cehaletinden yararlanmak, onu kâra dönüştürme kurnazlığından başka bir şey değildir. Hala bu bakir sahada at koşturan var mı bilmiyorum. Şairin biri böylelerine "ukalalık edip deme kalbura kallabur / fasih u beliğce makbuldür galatı meşhur" mısralarıyla sataşmış. Yaygın yanlışı doğru kabul etmenin felsefesini yapmaya girişmekten kaçınmak lazım. Fuzuli gibi "kalem olsun eli ol katibi bed tahririn / Ki bir nokta kusuruyla gözümüzü kör eyler"  diye söze başlamak yaygın yanlışları kapsamadığı için konumuzun dışında.
 
Bir uca bu güruhu koyalım; çok okunur olmakla şişinip gezen bir köşe yazarının "muhatap" kelimesini ısrarla "muhattap" şeklinde yazıyor olma müptezelliğini de karşı uca yerleştirelim. Arada sıkışıp kalmanın nefes darlığı içinde soralım; Bu işin ortası yok mu arkadaş?

Vapurla seyahati esnasında denizin ortasında kaptana, “sarf ve nahiv bilmiyorsan gitti ömrünün yarısı” diyen allameye kaptanın, “yüzme bilmiyorsan gitti ömrünün tamamı” cevabı, aradığımız ortanın işareti sayılmalıdır. Hikâye her ne kadar pragmatizmi çağrıştırıyor olsa da, esas olanın kelimeler değil anlamlar olduğuna dair temel doğruya bir yol açtığını düşünmek daha iyi gibi geliyor. 

Esas olan anlamlardır. Kelimelerin değeri anlamları taşıdığı kadardır. Kelimelerin kökeni, türevi, imlası ile uğraşıp anlamlara sırtını dönmek bugünkü üç yüz kelimeyi geçmeyen bir dağarcıkla idare etmek düşkünlüğümüzün ana sebebidir. Yabancı dilleri öğretebilmek için iki günde bir eğitim sistemiyle oynayıp durmaya rağmen bir arpa boyu  yol alınamamasının da temel sebebi aynıdır. Zihninde anlam kalmamış, çocuklarımıza kelime ve gramer ezberleterek yabancı dil öğretmeye çalışıyoruz.
 
Anlamlar düşüncemizdir. Düşüncesi, tefekkürü, muhayyilesi olmayan bir insanın sırf tuhaflık olsun diye kelime cambazlığı yapmasına kelime fetişistliği dense sezadır. Çünkü anlamlar bu somut evrene ait değildir. Anlamlar ötelerden gelir buraya. Âdem'e öğretilen isimlerle inmiştir yeryüzüne. Kelimeler ise bu somut evrene ait taşıyıcılardır ve somuttur. 

Malumdur, soyuta yükselemeyen insan algısı onu somutlaştırarak işi kolaylaştırmaya çalışır. Tıpkı putperestlik gibi.

Ahenk Dergisi bu sayısında da anlamları kelimelere taşıma, kelimeleri sizlere ulaştırma çabasıyla hazırlandı. 

Sağlık ve esenlik dileklerimizle. 

Vuslat Denizi
Artunç İskender


Bir gün sonu gelecek bu bitmez arayışın
Yolunu bulacağım içimdeki denizin
Okyanus kadar büyük dağ gölü gibi sakin
Ne yazın fazla sıcak ne de buz gibi kışın

Kavgasız kargaşasız asude tatlı serin
Dalga zirvelerinden her şey uçarak akar 
Hep hedef yönündedir yelken dolduran rüzgâr
Ve suları her zaman berrak her zaman derin 

Bulutlar ağaçları okşar da teker teker
Yamaçlardan dökülen yeşil orman denizi
Sahile ulaşınca suyu alnından öper 

Orda ne beklemenin ne hasretin yok izi
Her yeri kavuşmadır her yeri ayrı vuslat
Ümit ve sabır lâzım sonra da biraz takat


Mesnevi'den: Sana sığındım bu düşmanın elinden
Mehmet Sait Karaçorlu


Emir ve İblis konuşmaktadır. İblis bu işlerin neden böyle olduğunu kendince anlatmakta, hem varlığının hem etkisinin adeta bir zorunluluk olduğunu savunmaktadır. İblis ile konuşmasının seyri Emir’i korkutur. Onun getirdiği deliller şaşkınlık verecek derecede ikna edicidir. Kendini masum göstermesindeki başarısı dehşet vericidir. Sadece yalan söyleyerek değil, aynı zamanda doğrular söyleyerek de yanıltabilmektedir. Emir bunlarla başa çıkamayacağını görmüş ve ilk adım olarak onun konuşmasını kesmek gerektiğine kanaat getirmiştir.


Şöyle der; 

Emir ona “Ey boş konuşan!” dedi

“Benden sana yol yok, yorma kendini”


“Seni dinlemeyeceğim ve bana nüfuz etmeni engelleyeceğim” demektedir. Sonra asıl ayrım noktasını vurgular. "Sen düşmansın, dost değilsin, o yüzden ne yaparsan yap ne söylersen söyle kale almayacağım" Böylece aralarında bir set oluşturmaya teşebbüs etmektedir. 


“Ben bir garip tacirim ey yol kesici!”

“O sattığın kumaşı değilim alıcı”


 “Benim malımın etrafında dönüp de durma”

“Sen de müşteri değilsin hayırlı bir mala”


“Yol kesicinin müşteri olduğu nerede görülmüş”

“Müşteri gibi görünse de muradı hile”


Aramızda konuşarak anlaşacağımız bir bağ oluşturmak mümkün değildir. Çünkü sen yol kesen bir eşkıyasın. Ben ise yoluna devam etmeye çalışan bir garip tüccarım. Etrafımda dolaşıyor, aklıma girmeye çalışıyorsun. Amacın ne? Benden satın alacağın bir şey mi var?


-Hayır, yok.

-Çünkü müşteri değil, yol kesicisin.

Emir bu sözleriyle nasıl büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu anladığını beyan etmektedir. Bu azılı düşmana karşı korunaksızdır. Çünkü beynine girmekte ve tercihlerini değiştirebilecek etkide bulunmaktadır. Yapabileceği tek şey iman etmek ve salih amel işlemek şeklinde tarif edilen emniyetli kaleye sığınarak kapıları sımsıkı kapatmaktır. Bu sığınmayı doğrudan Âlemlerin Rabbine iltica ederek gerçekleştirebilir. Emir güvenli alana geçmek için şunları söyler:


“Bu hasetçi daima yolumuzu kesmekte”

“Ya Rab! Sana sığındım bu düşmanın elinden”


“Bana efsunu ulaşırsa eğer bir defa”

“Neyim var neyim yoksa yağma edecek”


“Ey Allah’ım! Bunun sözleri duman gibi bürüdü beni”

“Kilim yanıp kararacak yoksa sen tut elimi”


“Delil getirmekle bunun şerrinden kurtuluş olmaz”

“İyi de kötü de hilesinden elaman der, kurtulmaz”


İblisin hasedi çok eskilere varoluşun başlangıcına dayanmaktadır. Hazreti Âdem yaratılıp meleklerden ona secde etmesi istenince, kendisinden daha değerli ve dosta daha yakın yeni bir varlıkla karşılaşmış ve onu kıskanmıştır. Hasedinden çatlayacak derecede kendini kaybetmiş ve emre itaat etmemek gibi büyük bir hata yapmıştır. “Ben daha değerliyim, niye ona secde edeyim” demiş, kendisine verilen tercih hakkını kötüye kullanmıştır. O haset sebebiyle lanetlenmiş, ebediyen rahmetten ve merhametten mahrum kalmıştır. Söyledikleri ve yöntemleri adeta büyü gibidir. İnsanın düşünce sistemine bir kere sızdı mı, duman gibi bürür, büyülemiş gibi etkisi altına alır, ona ne delil getirmek çare olur, ne “benim aklım bununla başa çıkar, düşünerek doğruyu bulabilirim” özgüveninin faydası olur. Yağmalamaya başlar.


İnsan ister iyi ister kötü olsun bu düşmanın şerrinden kurtulamaz. İster güçlü ister zayıf, ister aklı keskin ister ebleh kim ve ne olursa olsun perişan olur. İşte bu yüzden Emir tek çare olan “Ya Rab! Sana sığındım bu düşmanın elinden” diyerek sığınma talep etmektedir. Çünkü henüz aklı başındadır. Henüz İblis aklına sızmaya muvaffak olamamıştır. Emir doğru düşünmekte, yol kesen eşkıya ve garip tüccar gibi doğru örneklerle gerçeğe rahatlıkla ulaşabilmektedir.


“Âdem’in şanı –allemelesma- iken kurtulamadı”

“Âdem’in aklı onun hile okuna oldu nişan tahtası”


“Onu cennetten toprağa kadar attı”

“Gökten düşen bir balık gibi oltasına takıldı”


“-İnnazalemna- diye inledi durdu”

“Kalbini kararttı İblis’in efsunu”


Bu azılı düşmanın ilk hedefi olan Hazreti Âdem kadar güçlü değilim. Ona (allemelesma) denirdi. İsimler öğretilmişti. İsimlerin öğretilmiş olması manevi âlemin ahalisi meleklerin bile ulaşamayacağı bir yüce makamdı.  Buna rağmen İblis onu kandırmayı başardı. O büyük akıl bile bunun attığı hile oklarına nişan tahtası gibi hedef olmuştu. Bu yüzden cennetten buraya bu toprağa indirildi.


Hazreti Âdem, “İnnazalemna / Kendi kendime zulmettim” diyerek inlemiş, ağlamış, yalvarmış ancak bunlarla affa mazhar olmuştur. “Bunun büyüsü onun bile kalbini kararttıktan sonra bununla cedelleşmek delil getirmeye çalışmak boşuna bir çaba olur. Kendi içimdeki güvenli alana sığınmalıyım” demektedir. İblis’in hedef tahtasına girip de başa çıkan kurtulan yoktur.


“Her sözünde nice şerler gizlendi”

“Her sözünde binlerce sihir gizlendi”


“Yiğidin yiğitliğini bağlar keskin nefesi”

“Kadını da erkeği da saptırır her bir hevesi”


Yiğit, korkak, kadın, erkek, akıllı aptal kim olursa olsun onun aldatmasından, yanlış yola sokmasından, bir uçurumun kenarına kadar götürüp orada kendi halinde bırakmasından kurtulamaz. Onun şerrinden kurtulmak için insanın sahip olacağı sıfatların hiç biri yeterli değildir. Tek çare vardır, Alemlerin Rabbine sığınmak. Onun koruması altına girmek. İnsan ancak o zaman kendine güvenli bir alan bulmuş olur.

Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895)
M. Cahid Hocaoğlu


Son devir Osmanlı devlet adamı. Emsalleri gibi, şair, edib, mütefekkir; dil, tarih, hukuk ve daha başka dallarda ilim ve sanat adamı. Kuvvetli bir yazar, dirayetli bir idareci; kısacası ülke yönetiminde söz sahibi olmaya hakkıyla lâyık bir vezir.

Asıl adı Ahmed olup Cevdet mahlası İstanbul’da tahsilde iken Şair Süleyman Fehim Efendi tarafından verilmiştir (1843).

Tarihçe-i Hayatı:

- 27 Mart 1822 (1238 H): Lofça’da doğdu. Babası Lofça İdare Meclisi azası Hacı İsmail Ağa, annesi Lofçalı Topuz Oğulları ailesinden Ayşe Sümbül hanımdır.

- İlk tahsilini memleketinde yaptı. Lofça Müftüsü Hafız Ömer Efendiden Arapça okudu ve kısa zamanda ilerletti. Bir müddet müftünün yanında müsevvid olarak çalıştı. Kadı naibi Hacı Eşref Efendi ve Müftü Hafız Mehmed Efendiden muhtelif dersler aldı.

- 1839 (1255 H): Medrese tahsili için dedesi tarafından İstanbul’a gönderildi.

- İstanbul’da Çarşamba semtinde Papasoğlu Medresesinde ve bilhassa Fatih Başkurşunlu medresesinde okudu. O zamanlar okunması mutad olan tefsir, hadis, fıkıh, mantık, âdâb, kelam derslerine devam etti.  Devrin önde gelen ilim adamları Hafız Seyyid, Doyranlı Mehmed, Vidinli Mustafa, Kara Halil ve Birgivî Hoca Şakir Efendilerin derslerine devam etti ve kısa zamanda mühim ilerlemeler kaydetti.

- Tatil günlerinde hariçten hususi hocalardan ders gördü; devrin tanınmış âlimlerinden felsefe, tabii ilimler, hendese, riyaziye (hesap), cebir, hey’et (astronomi), coğrafya dersleri aldı. Devrinin ünlü riyaziye âlimi Vidinli Hoca’dan, Müneccimbaşı Osman Saib’den, Miralay Nuri Bey’den istifade etti.

- Murat Molla tekkesi şeyhi Mehmed Murad Efendiden ve şair Süleyman Fehim’den Farsça ve Mesnevî okudu. Arapça ve Farsçada bu iki dilin edebiyatlarının inceliklerine ve derinliklerine varan bir seviye elde etti ve kendisine mesnevihanlık icâzeti verildi.

- Fatih Camiinde, Gelenbevî’nin Burhan’ını, Dülgeroğlu Camiinde de Kadimir okutmaya başladı. Talebesi arasında kendinden yaşlı olanlar vardı.

- Tarih ilmine, hukuk ilmine ve dil bilgisine merak sardı, bu ilimlerde devrinin büyük âlimi oldu.

- 1844: Rumeli’ndeki Premedi kazası kadılığı ile devlet hizmetine girdi.

- 1845: İstanbul Müderrisliği ruûsunu kazandı. Sadrazam Reşid Paşa tarafından hukuk sahasında çalışmalar yapmak üzere görevlendirildi.

- 1849: “Hareket-i hâriç” rütbesini aldı.

- 1850: Meclis-i Maarif-i Umumiye azalığına ve Darü’l Muallimîn Müdürlüğüne tayin olundu. Bu müessesenin yenileşmesinde mühim hizmetler gördü. Bu mektebin nizamnamesini hazırladı ve birçok Rüştiye öğretmeni yetiştirdi. Daha sonra Fuad ve Cevdet paşa müştereken Kavaid-i Osmaniye’yi ve Şirket-i Hayriye’nin kuruluş nizamnamesini hazırladılar.

- 1851: İlâveten Encümen-i Dâniş azalığına seçildi, başkâtip olarak çalıştı. Encümenin açılışında ilk eser olarak yeniden kaleme aldığı Kavaid-i Osmaniye padişaha arz olundu; derhal basılması ferman buyuruldu ve derecesi “hareket-i altmışlı” ya yükseltildi.

- 1852:  Hıdiv ailesi arasındaki bazı anlaşmazlıkları çözmek için Fuad Paşa Mısır’a gittiğinde İlmiye sınıfından Cevdet Efendiyi de beraberinde götürdü.

- 1853: Encümenin Osmanlı Tarihi te’lifi için giriştiği çalışmalarda bu tarihin 1774-1826 bölümünü üzerine aldı. Bir vakanüvis olarak yazdığı 12 ciltlik bir tarih, Türk Tarih edebiyatında müellifin adıyla ebedileşmiştir.

- 1854: Tarihinin ilk üç cildini tamamladı ve padişaha takdim etti. Bunun üzerine derecesi “mûsile-i Süleymaniyye” ye yükseltildi.

- 1855: 1865 yılına kadar 10 sene sürecek olan Vakanüvis görevine tayin edildi. Tarihini yazmaya devam ederken, geleneğe uygun olarak zamanının siyasî olaylarını anlatan “Tezakir-i Cevdet” i kaleme aldı.

- 1856: İlmiye mesleğinde de ilerleyerek “mevleviyet” derecesindeki Galata kadılığına getirildi. Aynı yıl içinde önce Mekke-i Mükerreme, sonra İstanbul kadılığı pâyelerini aldı. Meclis-i Âli-i Tanzimat azalığına ve ilâveten Arazi komisyonu reisliğine tayin edildi.  Düstur’da neşrolunan Arazi Kanunnamesi, Tapu Nizamnamesi, Talimat-ı Muvakkate ve Tarifnamesi bu komisyonda hazırlandı.

- 1857: Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Paşa ile Rumeli ahvalini teftişe gönderildi.

- 1861: İsyan ateşini bastırmak üzere İşkodra’ya ıslahata ve Bosna-Hersek müfettişliğine tayin edildi, burada da siyasi kabiliyetini gösterdi.

- 1863: Bosna teftişi için hazırlık yaparken Anadolu Kazaskerliği pâyesi verildi. Bosna Islahatını on sekiz ay içinde başarıyla tamamladı.  Daha önce ilmiye sınıfından kimseye verilmemiş olan ikinci dereceden “Nişan-ı Osmanî” ile mükâfatlandırıldı.

- 1864: Kozan ıslahatına memur edildi. “Fırka-i Islahiye” ismiyle teşkil edilen tümenin başında Derviş Paşa ile birlikte Cebelibereket (Osmaniye), Çukurova ve Kozan bölgesindeki asayişsizliği gidererek alt ay içinde gerekli ıslahatı yaptı.

- 1865: Meclis-i Hazain azası oldu.

- 1866: Haleb vilâyeti valisi oldu. İki yıl bu görevde kalarak bu yeni vilâyetin teşkilat yapısını oluşturdu.

-1868: Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye ikiye ayrılarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye teşkil edildi ve reisliğine Ahmed Cevdet Paşa getirildi. Daha sonra Divan-ı Ahkâm-ı Adliye, Adliye Nezareti haline getirilerek Cevdet Paşa ilk Adliye Nazırı yapıldı. Bu dönemde nizami mahkemeler teşkilatını kurarak bununla ilgili mevzuatı hazırladı.

Divan-ı Ahkâm-ı Adliye reisliği esnasında Muamelâta dair fıkıh hükümlerini ihtiva eden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti çalışmalarını yürüttü. Şûrâ-yı Devlet azası ve Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi reisi oldu. İki senede Mecelle’nin 4 kitabını neşretti.

- 1870: Mecelle’nin beşinci kitabını hazırlarken bu işten alınarak önce Bursa, daha sonra, Adana eyaletleriyle Kozan, Maraş, Urfa, Zûr (Kerkük) sancaklarından kurulan Haleb vilâyeti Valiliğine gönderildi. Mecelle Cemiyeti Bâb-ı Fetva’ya bağlandı.

- 1871: Yeniden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti ve Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi reisliklerine getirildi. Mecelle’nin sekizinci kitabını hazırlarken Maraş Valiliğine tayin edildiyse de kısa bir müddet sonra önceki riyaset vazifelerine iade edildi.

- 1873: Şûrâ-yı Devlet azâsı ve Evkaf Nazırı oldu. Daha sonra Maarif nazırlığına getirildi.

- 1873: Şûrâ-yı Devlet azalığına ve Bâb-ı Fetva’ya bağlanmış olan Mecelle Cemiyeti reisliğine geri getirildi; az sonra da Islahat Komisyonuna tayin edildi. Aynı sene Kozan Sancağı ve Bereket Dağı’nın ilhakıyla Maraş Valiliğine memur oldu. 18 gün orada kaldıktan sonra yine Divan-ı Ahkâm-ı Adliye azalığıyla İstanbul’a getirilip Mecelle’yi tamamlamaya memur edildi.

Aynı sene Maarif Nâzırı oldu.

- 1874: Şûrâ-yı Devlet reis muavinliğine getirildi. Mecelle’nin on ikinci kitabı da tamamlanmıştı. Az sonra Yanya vâlisi oldu.

- 1875: İkinci defa Maarif Nazırı, daha sonra tekrar Adliye Nazırı oldu.

- 1876: Rumeli teftişine memur olarak Edirne, Filibe ve Sofya’ya gitti. O devirde mutad olan saray entrikalarıyla Suriye valiliğine tayini çıktı ise de 11 gün sonra üçüncü defa Maarif Nazırı, üç ay sonra da üçüncü defa Adliye Nazırı oldu. Bu sırada on altıncı kitabı da bastırarak Mecelle’yi tamamladı

- 1877: Dâhiliye Nazırı oldu. Burada da Sicill-i Ahval Defteri gibi ıslahatları gerçekleştirdi. Az sonra Evkaf nâzırlığına nakledildi.

- 1878: İkinci defa Suriye valiliğine gönderildi. Bu arada Kozan’da çıkan isyanı bastırmakla görevlendirildi. Aynı sene içinde Ticaret ve Zıraat Nâzırı oldu.

- 1879: Sadrazam vekilliği ve Meclis-i Mahsusa-i Vükelaya başkanlık yaptı. Daha sonra dördüncü defa Adliye Nazırı olduysa da çok geçmeden maaşı indirildi.

- 1880: Adliye nazırlığı sırasında inşası tamamlanan Mekteb-i Hukuk’u güzel bir nutukla açtı ve ilk dersi kendisi verdi. Ayrıca bu okulun Belagat-ı Osmaniyye ve Ta’lim-i Hitabet derslerini verdi.

- 1882:  Adliye Nazırlığından ayrıldı ve üç buçuk yıl resmî görevlerden uzak kaldı. Bu sırada tarihini tamamladı, Kavaid-i Osmaniye’nin eksiklerini ikmal etti.

- 1886: Beşinci defa Adliye Nazırı oldu.  

- 1890: Meclis-i Vükela başkanlığına tekrar getirildi. Bir müddet sonra bütün resmî vazifelerden ayrıldı.

- 25 Mayıs 1895 ( 3 Zilkade 1312 H.): Millet ve memleket için bir çok başarılı vazife ifa ettikten sonra Bebek’deki yalısında vefat etti. Fatih Camii haziresine defnedildi. Nur içinde yatsın.

Eserleri ve Hizmetleri

 

İdare

 

Ahmed Cevdet Paşa, ülke meseleleri üzerinde çok isabetli görüş ve düşünceler geliştirmiş, bunların mühim bir kısmını hayata geçirmeyi başarmış, hattâ gelecek için mühim atılımlar gerçekleştirmiş bir fikir ve düşünce adamı niteliğiyle de öne çıkan olağanüstü bir devlet adamıdır.

İdareciliğinin, diğer özelliklerinden öne çıkan vasfı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Devlet kademelerinde hızla yükselmiş; hangi makam ve mevkie getirilmiş, hangi vazife verilmişse hakkıyla başarmıştır. Hiç bir zaman hakkında verilen olumsuz idari kararlardan rahatsızlık izhar etmemiş, gücenip bir köşeye çekilmemiştir.

Ahmed Cevdet Paşa, idarecilikte diğer özellikleri yok sayılsa bile, devrin en önemli baş belalarından olan azınlık isyanlarının çoğunda kendisine yatıştırıcı, bastırıcı, ıslah edici vazifeler tevdi edilmiş, her şeyden önce güvenilir bir idarecidir. Keza, gene problemli bölgeleri teftişle, anlaşmazlık zuhur eden yerlere uzlaştırmayla görevlendirilmiş, bunların hepsini de başarıyla sonuçlandırmıştır.

Buna rağmen ikbal çizgisi iniş-çıkışlarla doludur. Sık sık, yapmakta olduğu görevden alınmış, kimi zaman rütbesi yükseltilerek bir yerlere, ama uzak bir yerlere tayin edilmiştir. Bu durumun kendisinin liyakatiyle bir alâkası yoktur. O devirde pek çok başarılı idarecinin maruz kaldığı bu sürgünlerin asıl sebebi, her başarılı devlet adamının aleyhine, onu çekemeyen, kıskanan, yerinde gözü olan bir takım hiziplerin menfi faaliyetleridir. O günlerde yürürlükte olan idare şekli mutlakıyet, yani bir kişinin mutlak hâkimiyeti, hükümranlığı gibi görünse de hakikatte ülkeyi adı konulmamış, sınırları belirlenmemiş bir takım hizipler yönetmektedir. 

1873’de Şûrâ-yı Devlet azâsı ve Evkaf Nazırı olan Ahmed Cevdet Paşa bir süre sonra başvekil Ahmed Vefik Paşa'nın gadrine uğrar. Tiyatro merakı sayesinde ismi Osmanlı’dan sonraya kalan nadir şahsiyetlerden olan Ahmed Vefik Paşa’nın batı hayranı kişiliğiyle Ahmed Cevdet Paşa ile uyum içinde olması zaten beklenemezdi.

Osmanlı’nın yaşadığı en büyük ihanet ve yıkımlardan biri olan, Rusların İstanbul kapılarına kadar gelmesiyle sonuçlanan 93 harbi ( 1293 H. 1877 ) bu paşanın ilk sadrazamlığı zamanında patlak vermiştir. Bu savaş ancak Rusların daha fazla ilerlemesi işlerine gelmeyen batılı devletlerin müdahalesiyle durdurulabilmiş olmasına rağmen bazı kaynaklar onun savaşın yaralarını sarma yönündeki faaliyetlerini öne çıkarmaktadır. 

O sırada Suriye valiliğinde sürgünde bulunan Ahmed Cevdet Paşanın bu harp hakkındaki kanaatleri, hem tarihe ışık tutması hem de ülke ve memleket meseleleri üzerinde ne kadar isabetli görüş ve düşüncelere sahip olduğunu yansıtması bakımından önemlidir:

"Rusya imparatoru muharebe kapısının açılmasını istemezdi. Midhat Paşa onu ilân-ı harbe mecbur etti. Müslüman ahâliyi heyecan ve velveleye salarak harbe hırslandıran odur. Sanki tüfengi o doldurdu. Dâmâd Mahmud Paşa üst tetiğe çıkardı. Redif Paşa ateş etti. Bu üç kişi devletin başını bu felâkete uğrattı. Şam-ı Şerif valiliği mübarek bir memuriyet imiş ki, gözüm İstanbul önlerinde Rusyalıları görmedi.

Nifak etmişler amma manevî himmet buyurmuşlar.”

Karşılaştığı azil ve sürgünlerin en acaib örneğini Mecelle çalışmaları esnasında yaşamıştır:  Peş peşe gelen başarıları rakiplerini kışkırttı ve Şeyhülislam olması sözkonusu iken ilmiye sınıfından mülkiye sınıfına nakledilerek kazaskerlik pâyesi vezarete çevrildi. “Efendi”  unvanı alınıp “paşa” rütbesi verilerek, yâni rütbe-i ilmiyesi vezarete tahvil edilerek önce Bursa, bir süre sonra da Haleb valiliğine tayin olundu.  Bu sebatkâr, vefakâr ve fedakâr insan rütbelere falan aldırmamış, sadece sınıf değiştirmekle sarığını çıkarmak zorunda kalışına üzülmüştür.

Hukuk ıslahatının Avrupa sistemi esas alınarak yapılması gerektiğini iddia edenler de vardı.  Ama asıl sorun bunlar değil, aynı cephede gibi görünen bir kesimdi. Mecelle’yi hazırlamakla ilk görevlendirilen heyet Adliye Nezareti bünyesinde, Ahmed Cevdet Paşa’nın Divan-ı Ahkâm-ı Adliye reisliği esnasında Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti ismiyle kurulmuştu.  İlk dört kitap hızla hazırlanıp basıldıktan sonra, beşinci kitap da basılmak üzereyken, Paşa’nın tabiriyle “ziyy-i ulemada bulunan nice cehele” (âlim görünüşündeki cahiller) bunun fıkıh sahasına giren bir iş olduğu, bu sebeple dâire-i ilmiye yerine Adliyede yapılmasının doğru olmadığı iddiasıyla Paşayı cemiyetten uzaklaştırıncaya kadar çalıştı. Sonuçta cemiyet Bâb-ı Meşîhat’a nakledildi.

Çok geçmeden hakikat ortaya çıkacak, ulema hizbi “Kitab-ül Vedia” ismiyle Mecellenin altıncı kitabını hazırlayıp bastırsa da, hatalarla dolu olduğu anlaşılan bu kitap toplattırılıp iptal edilecektir.  Akabinde Maraş valiliğinde sürgünde bulunan Cevdet Paşa İstanbul’a geri çağrılıp yeniden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti ile Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlıkları verilerek Mecelle’ye devamı sağlanır.

 

Tasavvuf

 

Ahmed Cevdet Paşa Mevlevî’dir ve Mesnevihanlık rütbesine sahiptir. Ancak bu alanda bilinen eseri yoktur. Mesnevî ve tasavvuf kültürünün, Cevdet Paşa’nın manevî ve edebî şahsiyetini tamamlayan önemli tesirler yaptığında şüphe yoktur. Sanki o tasavvufu şahsında özümsemiş, ancak bu alanda kalem kullanmaya teşebbüs etmemiş gibidir.

 

Edebiyat

 

Ahmed Cevdet Paşa, idareci, âlim,  hukukçu, tarihçi olduğu kadar, genç yaşta ilmî kudretini göstermiş bir kalem ehlidir. Henüz talebe iken medresede okunan ders kitapları üzerine bazı haşiyeler yazdığı, çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Arapça, Farsça, biraz Bulgarca bilirdi ve aldığı özel derslerle batılı tarih ve hukuk kaynaklarını okuyup anlayacak kadar Fransızca öğrenmişti. Türkçeye tamamiyle hâkimdi. Edebi zevki, sağlam bir tahkiye kudreti vardı.

Nesri baştan sona sehl-i mümtenidir. Bütün eserlerine hem okuyanı yormayan, lügate bakmaya lüzum bırakmayan sadelik, hem de teferruata dalmadan meseleleri ana hatlarıyla ama hakkıyla aktaran yüksek bir ifade kudreti hâkimdir.

 

Divançe-i Cevdet :

Ahmed Cevdet Paşa divan sahibi bir şairdi. Şu beytini Yahya Kemal pek beğenirmiş:

Lebi can tazeler, bimarı çeşme can olur Cevdet,

O şûha dil veren dil-hasta her an ağlasın gülsün.

Beyitlerinden:

Ger ye’s ü humârın verecek ise sonunda

Evvelce şikest olsun o peymâne-i ümmid

*

Uymaz zamane kimseye hakkıyla çâresiz

Lâkayd olup da gitmeli âdem uyarına

*

Hûbân-ı bîvefâ gibi dehr desise-bâz

Nâz ehline niyaz eder, ehl-i niyâza nâz

 

Mısra’larından:

Şane-i zülf-i sühandır itiraz

Kuvvetli bir dil ve teknik bilgi ile geniş bir kültürün beslediği parlak bir zekânın ürünü olan Cevdet Paşa’nın şiirleri, genellikle sade ve temiz bir Türkçe ile yazılmıştır.

 

- Dîvân-ı Sâib Şerhi'nin Tetimmesi: İranlı şair Sâib-i Tebrîzî'nin divanı Süleyman Fehîm Efendi tarafından şerh edilmekte iken onun 1845'te ölümü üzerine eksik kalan kısım Cevdet Paşa tarafından tamamlanmıştır.

 

Lisaniyat

 

Ahmed Cevdet Paşa’nın Türk diline hizmeti büyüktür. O zamana kadar bir lisanımız vardı ama yazılı kavaidi, yani grameri yoktu; kuralları belirlenmemiş, kayda alınmamıştı. Kavaid Arapça ve Farsçaya ve sonradan öğrenilen diğer dillere lâzım sanılırdı. Türkçe herkesin anadili olduğu için tabii olarak kullanılır, kurallarını düşünmeye ve yazıya dökmeye ihtiyaç duyulmazdı.

Lisanımızı zabt u rapt altına almayı ilk defa düşünen ve uygulayan Ahmed Cevdet Paşa’dır. Henüz talebeyken Türkçenin kavaidini yazmak lüzumunu neden duyduğunu bir kitaba yazdığı takrizde şöyle açıklıyor:

“Kâle” nin ya bizzat veya bilvasıta istimaa şamil itibar olunmasına aklım ermedi. Zira “dedi” tabiri bizzat işittim yerine kullanılır. Bunu bir kaç gün düşündüm. Hayrette kaldım. Nihayetülemir “demiş” tabiri lisanımızda mazinin bir kısmı olup “kale” sıgası icabına göre “dedi” yahut “demiş” deyu terceme olunmak lazım geldiğine güç hal ile zihnim intikal edebildi. İşte o zaman lisanımızın kavaidini zabt u tahrir edip de lisan-ı arabî ile tatbikatını icra etmek arzusu geldi ve bir müddet sonra Cenab-ı Hak bu arzunun husulünü müyesser kıldı.

Cevdet Paşa, Türkçenin ilk gramer kitabı olmakla Türkçenin tarihinde bir merhale olan Kavaid-i Osmaniye ile dilimizin ilk gramerini yazdığı gibi dilin sadeleşmesine de hizmet etti. Eserlerinde herkesin anlayabileceği sade, temiz ve güçlü bir dil kullanarak Türkçenin bir ilim lisanı olduğunu isbat etti. Kendisi şöyle diyor:

Herkesin anlayacağı surette bir risale yazıp “Takvim’ül Edvar” tesmiye ettim ve “lisan-ı Türkî ilim lisanı olamaz” diyenlere lisanımızın her şeye kâbil olduğunu ve bu lisan ile her fenden güzel eserler yazılabileceğini tasdik ettirdim (Marûzat).

Bu sahadaki eserleri:

- Kavaid-i Osmaniye: Eser Türkçe’ de yayımlanan ilk gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil eder. Ders kitabı olmasının da tesiriyle 30 kadar baskısı olduğu bilinmektedir. Kitabın ilk tertibi (İstanbul 1281) Cevdet Paşa ile Keçecizâde Fuad Paşa’ya aittir. Ancak daha sonra Cevdet Paşa eseri Tertîb-i Cedîd Kavâid-i Osmâniyye adıyla yenilemiş ve kendi ismiyle bastırmıştır (İstanbul 1303). Kitap Cevdet Paşa tarafından ayrıca muhtasar olarak tertip edilmiş ve değişik adlarla otuzdan fazla baskısı yapılmıştır. Eserin ilk tertibini H. Kelgran Almanca’ ya tercüme etmiştir (Grammatik der Osmanischen Sprache, Helsingfors 1855).  

- Medhal-i Kavaid: İptidaiye (İlkokul) talebelerini Kavâid-i Osmâniyye derslerine hazırlamak üzere yazılmıştır

- Kavaid-i Türkiyye:  Sıbyan mektepleri için kaleme alınan bu eser ilk defa 1292’de (1875) basılmış olup Medhal-i Kavâid ’in basitleştirilmiş şeklidir.

- Belagat-ı Osmaniyye: (İstanbul 1298). Cevdet Paşa’nın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu edebiyat dersi notlarından meydana gelmiştir. Klasik İslâm belâgat anlayışına göre düzenlenmiş edebiyat kurallarını ve bunlara uygulanan Türkçe misalleri ihtiva eder. Bu alanda yazılmış ilk Türkçe eser olup çeşitli baskıları yapılmıştır.

 

Maarif

 

Gerek Maarif nazırlığı sırasında gerekse sair görevleri gerektirdikçe Maarif sahasında mühim hizmetler görmüştür. Çoğu ıslahat mahiyetinde olan bu faaliyetlerin ehemmiyetini, bunların bir kısmının uzun süre yürürlükte kalan ve halen de yürürlükte olan bazı sistemler ve usuller olmasında görmek mümkündür. 

Maarif memurlarıyla öğretmenlerden bir komisyon kurarak ilkokullardan yüksekokullara kadar ders programları ve kitapları hazırlattı. Dârülmuallimîn teşkilâtı sıbyan, rüşdiye ve idâdî olmak üzere üç dereceye ayrılarak yeniden düzenlendi. Nur-u Osmaniye Camii yanında “ibtidaiyye” adıyla yeni usul bir Numune İlkokulu açtı. Komisyonca kendisine verilen Kavaid-i Türkiye, Miyar-ı Sedâd, Adâb-ı Sedâd risalelerini okul kitabı olarak yazdı. Kısas-ı Enbiyâ’nın üç cüzünü de bu esnada tamamlayıp neşretti.

Dârülmuallimîn (Öğretmen Okulu) üzerinde yaptığı düzenlemeler reform niteliğindedir. O zamana kadar her öğretmen ne okutacağını, nasıl okutacağını kendisi tayin ederken, ders programları (müfredat) ve benzeri düzenlemelerle sistemi disiplin altına almış, öğretmen yetiştirilmesine özel itina gösterilmesini sağlamıştır. Bu meyanda yazdığı ders kitapları da takip edenlere yol gösteren, ışık tutan gene öncü niteliğinde eserlerdir.

Senelerce her dereceden okulda ders kitabı olarak okutulan Kavaid serisinden ayrı, şunlar da gene ders kitabı olarak kaleme alınmış ve gene uzun yıllar okullarda okutulmuştur:

- Takvim-ül Edvar: (İstanbul 1287, 1300). Şemsî-hicrî tarih esaslarını anlatan, takvimin ıslahını ilk ortaya atan eserdir.

- Miyâr-ı Sedâd: (İstanbul 1293). Oğlu Ali Sedâd için yazdığı mantığa dair bir eser olup zamanına göre sade bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır.

- Âdâb-ı Sedâd fî ilmi’l-âdâb (İstanbul 1294). Tartışma usul ve kurallarını ihtiva eden eser Miyâr-ı Sedâd’ın bir eki mahiyetindedir.

- Hulâsatü’l-beyân fî Te’lîfi’l-Kur’ân: (İstanbul 1303). Kur’an’ın cem‘ini anlatan Arapça bir eserdir. Ali Osman Yüksel tarafından Muhtasar Kur’an Tarihi adıyla tercüme edilerek Cevdet Paşa’nın hayatı ve eserlerine dair bir girişle birlikte yayımlanmıştır (İstanbul 1985).

- Hilye-i saadet: (İstanbul 1304, 1305) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mübarek vasıflarını anlatan bir eserdir.

- Beyan-ül Unvân: (İstanbul 1273, 1289, 1299). Henüz öğrenci iken Türkçe olarak yazdığı bu eser İslâm ilimleri metodolojisine dairdir.  

- Tarif-ül İrtifa

- Malûmat-ı Nafıa: (İstanbul 1279). Rüşdiye mekteplerinde okutulmak üzere yazdığı bir eseridir.

- Eser-i Ahd-i Hamîdî: (İstanbul 1309). İbtidâî mektepleri için kaleme aldığı bir ilmihal kitabıdır.

 

Tarih

 

Ahmed Cevdet Paşa tarihçilikte de bir zirvedir. Aynı zamanda vakanüvis, yâni devletin resmî tarih yazarı olmanın yanı sıra önceki dönemlere ait tarihleri de üstün bir vukufla yazmış, tarihimizin temel kaynaklarını teşkil eden bir külliyat oluşturmuştur.

- Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa: 12 cüz (2 cilt) tutan bu dev eserin, tarihi değerinin ötesinde Türkçeye yepyeni bir ses getirmiş olması bakımından da kültür tarihimizde mühim bir yeri vardır. Sade ve güzel bir dille, tatlı ifadelerle kaleme alınmıştır. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (A.S.M) bütün peygamberlerin, İslâm halifelerinin, Türk-İslâm devletlerinin, II. Murad’a (1439) kadar Osmanlı padişahlarının tarihini ihtiva etmektedir.

- Tarih-i Cevdet: Otuz yılda tamamlanan ve çeşitli tertip ve baskıları olan bu dev eser 12 cilttir. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar olan hadiseleri anlatır. Çok kıymetli görüşleri vardır. Bazı hadiseleri açıklayıp aydınlatır. İbn-i Haldûn gibi sebeplere iner. Paşa, bu eseri hazırlarken vak‘anüvis tarihleri, sefâretnâmeler, özel tarihler, arşiv kayıtları ve resmî tezkireleri esas almış, ayrıca kendi hâtıralarından da faydalanmıştır. Bu tarihin geleneksel Osmanlı tarihçiliğinden mühim bir farkı da Avrupa tarihine de geniş yer verilmiş olmasıdır.

- Tezakir-i Cevdet: Vakanüvisliği zamanında (1855-1865) tuttuğu notlar.

21 defter tutan ve 40 tezkire ihtiva eden bu eserin yapısı şöyledir:

- İlk tezkire: Önceki vakanüvisler hakkında.

-2-5 inci tezkireler: Halefi olan Ahmed Lütfi Efendiye gönderdiği vesikalar hakkında

- 6-39 uncu tezkireler:

- Tanzimat Devrinin bazı hadiseleri,

- memleketin siyasi, sosyal ve ahlâki durumu,

- Bosna-Hersek teftişi, Kozan Islahatı gibi kendisinin de katıldığı bazı mühim hadiseler,

- devlet ve saray adamları arasındaki ilişkiler, çekişmeler, çatışmalar,

- o zamanki İstanbul hayatının dışarıdan görünmeyen yüzü

- Son (40 ıncı) tezkire: Kendi tarihçe-i hayatı

paşanın her zamanki olağandışı üslûbuyla anlatılmıştır.

-Marûzat: Devrin siyasi hadiselerini anlatır. 1255-1293 (1839-1876) yılları arasındaki tarihî ve siyasî olayları özet halinde anlatan bu seri, isminin de ima ettiği gibi, Sultan II. Abdülhamid’e sunulmak üzere hazırlanmıştır. Tezakir’deki notların özetlerine benzese de yer yer alınan teferruat ve uslûb bakımından farklar gösterir. Paşanın bütün eserleri gibi, sade ve selis bir dille, “cüzdan” denilen 5 kısım halinde yazılmıştır. 

Maruzat yayınlanmamış, Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilişine kadar onun yanında kalmış ve o hengâmda Yıldız Sarayı yağmalanırken ortaya çıkmıştır. Birincisi kayıp olan cüzdanlar:

1. Tanzimat’tan Abdülmecid’in saltanatının sonlarına (1856) kadar,

2. Sultan Abdülaziz’in ilk devirleri (1863),

3. Sultan Abdülaziz’in Mısır seyahatinden (1864) Fırka-i Islahiye nin İskenderun’a çıkışına kadar

4. 1866 yılına kadar

5. Aynı yıl Haleb zabtiyesinin tanziminden II. Abdülhamid’in saltanatının ilk devirlerine (1876) kadar

olan devirleri ihtiva etmektedir.

Eserin Cevdet Paşa’nın el yazısı ile olan müsveddeleri İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda bulunmaktadır (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 22-25).

- Kırım ve Kafkas Tarihçesi (İstanbul 1307). Halim Giray’ın Gülbün-i Hânân’ından istifade ederek kaleme aldığı küçük bir eserdir. Kafkasya’nın tarihî coğrafyası ile buralarda yaşayan toplulukların etnografyasının yer aldığı kitap, İngiliz elçisi Lord Stratford Canning’in isteği üzerine Paris Konferansı’nın toplanmasından önce yazılıp Mustafa Reşid Paşa’ya sunulmuştur. Reşid Paşa eseri Fransızcaya çevirterek Canning’e vermiştir.

- Mukaddime-i İbn Haldûn: İbn Haldûn'un el-İber adlı Arapça genel tarihinin girişi olan I. cildin altıncı faslının tercümesidir. Tarih felsefesinden, tarihin faydalarından ve tarihçilik mesleğinden bahseden mukaddimenin tercümesine ilk olarak I. Mahmud devri şeyhülislâmlarından Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi başlamış ve beş faslını tercüme etmiş, onun eksik bıraktığı son bölümü de Cevdet Paşa tamamlamıştır.

- Bunlardan başka tarihî değer taşıyan evrakı da vardır.

 

Hukuk

 

Ahmed Cevdet Paşa dönemin mühim hukuk düzenlemelerinde imzası bulunan bir hukuk âlimidir. İngiliz asıllı Amerikalı meşhur tarih profesörü Bernard Lewis onun için “dahi hukuk adamı” tesbitini yapmıştır. Modern Türkiye'nin Doğuşu isimli eserine şöyle diyor:

 "On dokuzuncu yüzyılın belki en önemli hukuk reformu. Mecelle diye tanınan ve ilk bölümü 1870'te neşrolunan yeni bir medeni kanunun ilânıydı. Mecelle pek geniş ölçüde zamanının düşünce hayatında önde gelen bir sima olan bilim adamı, tarihçi ve dahi hukukçu Ahmed Cevdet Paşa'nın (1822-1895) eseriydi. Şer'î hukukun bir kanunundan çok kanunlar külliyatı olan onun bu eser, Türk hukukunun büyük basamaklarından biridir.

1926'da Cumhuriyet tarafından kaldırılıncaya kadar Türkiye'de yürürlükte kaldı. Hâlâ da Osmanlı vârisi devletlerin birçoğunun hukuk sistemlerine temel teşkil etmektedir.”

Hukuk alanında özel bir eğitim görmediği halde, fıkıh ağırlıklı tahsil ona bu özelliği kazandırmıştır. Elbette el attığı her işin hukuki boyutlarının olması da onun bu sahaya özel bir ehemmiyet vermesini ve kendisini yetiştirmesini sağlamıştır. Tarihi-i Cevdet’te Osmanlı tarihçiliğinde ilk defa Avrupa tarihine de yer vermesi ve Avrupa hakkında isabetli tesbitlerde bulunması onun Avrupa’yı da ve tabii hukukunu da iyi incelediğini ve iyi bildiğini göstermektedir.

1857’de Meclis-i Tanzîmat üyesi olması onun hukuk sahasıyla daha yakından ilgilenmesine vesile olmuştur. Bu meclisin görevi kanun ve nizamnâmeleri kaleme almaktı. Bu dönemde Meclis-i Tanzîmat’ça hazırlanan bütün kanun ve nizamnâmeler Cevdet Paşa’nın kaleminden çıkmıştır. Onun bu meclisteki ilk çalışması 1274 (1858)tarihli Ceza Kanunnâmesi üzerine olmuştur.

Aynı sene başkanı olduğu bir komisyonca hazırlanan Arazi Kanunnâmesi dilinin sadeliği ve kanun tekniği bakımından senelerce hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulacak kadar mükemmel bir metindir.  Cevdet Paşa daha sonra bu kanunla ilgili olarak Tapu Nizamnâmesi, Tapu Senedâtı Hakkında Tâlimat ve Tapu Senedâtı Hakkında Târifnâme’yi de hazırlayarak yürürlüğe girmesini sağlamıştır.

Bunları takiben bu meclisin hazırladığı çok sayıda hukukî düzenleme metni Cevdet Paşanın kaleminden çıkmıştır.

Şuursuz yenilikçilik ve özellikle batılılaşma budalalığına kapılmayacak kadar muhafazakâr, cehele taassubuna düşmeyecek kadar çağdaş bir düşünce yapısına sahip olması onun Doğu ile Batı arasında mükemmel bir sentez kurmasını ve bunu bütün faaliyetlerinde uygulamasını sağlamıştır.

Kurup yapılandırdığı ve faaliyete geçirdiği bazı hukuk müesseseleri:

Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye: 1860 tarihli Ticaret Kanunnâme-i Hümâyunu’na eklenen bir zeyil ile İstanbul ve taşrada ticarî davalara bakmak üzere ticaret mahkemeleri, 1864 tarihli Vilâyet Nizamnâmesi ile de kaza, sancak ve vilâyetlerde ceza ve hukuk davalarına bakmak üzere nizamiye mahkemeleri kurulmuştu. Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye, 1868 yılında bu mahkemelerin temyiz mercii olarak kuruldu. Bu tarihe kadar Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye adıyla faaliyet gösteren meclis Şûrâ-yı Devlet ve Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye olarak ikiye ayrıldı. Bugünkü Danıştay’ın ilk şekli olan Şûrâ-yı Devlet’in başkanlığına Midhat Paşa, Yargıtay’ın ilk şekli olan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye’nin başkanlığına da Cevdet Paşa getirildi. Cevdet Paşa, bir taraftan Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye Nizamnâmesini kaleme alır ve divanın sağlam temeller üzerine kurulması için gayret gösterirken diğer taraftan divan üyelerinin bilgili ve dirayetli hukukçular arasından seçilmesi için çalıştı. Bir yandan da mezâlim mahkemelerinin de kurulabileceğini savundu.

Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliyye Nizamnâmesi, Hâkim Dokunulmazlığı umdesiyle de hukuk tarihimizde mühim bir merhale teşkil eder. Ahkâm-ı Adliyye Cemiyetinin iç nizamnâmesi ile de bu kurumu temyiz ve istinaf olmak üzere iki mahkeme halinde teşkilatlandırmış, daha sonraları bir de istida dairesi ekleyerek Osmanlı yargıtayının kuruluşunu tamamlamıştır.

Mekteb-i Hukuk: Bu günkü hukuk fakültelerinin çekirdeği olan bu okul 1880’de, Cevdet Paşa’nın Adliye Nazırlığı zamanında kuruldu. İlk dersi Adliye Nazırı ve okulun öğretmenlerinden biri olarak Cevdet Paşa verdi.  Mekteb-i Hukuk, Darülfünun kurulduktan sonra onun bir fakültesi olarak faaliyetine devam etti.

Hukuk sahasındaki eserleri:

- Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye: 1855’de Osmanlı Medenî kanununun hazırlanması maksadıyla Metn-i Metîn isminde bir komisyon kurulmuş ve Cevdet Paşa bu komisyona aza seçilmişti. Ancak bu komisyon faaliyete devam ettirilememiş, bu gün elde bulunmayan “Kitâbü-l Büyû” yazıldıktan sonra kapanmıştı. İşte bu komisyondan 13 yıl sonra Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin eseri olan, bütün İslâm ülkelerinde İslâm Hukuku alanındaki ilk kanun olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’nin; sayısız taklidi ve şerhi yapılsa da, bu gün için de henüz daha iyisi değil, bir benzeri dahi yapılamamıştır. 

Osmanlı medenî kanunu mahiyetinde olan diyebileceğimiz Mecelle’nin Fransız medenî kanununu tercüme edip aynen almak isteyenlerin çokluğuna rağmen oluşturulabilmesi önemli bir başarıdır. İslâm tarihinde bir ilk olmakla da böyle bir şeyin mümkün olamayacağını iddia edenlere karşı kesin bir reddiyedir.

Küllî kâidelerden başka, borçlar, eşya ve muhakeme usulüne dair 1851 maddeden müteşekkil olan Mecelle’nin sistematiği ve dili tek kelimeyle mükemmeldir.

Çok şerhleri yapılmış; Rumca, Arapça gibi Osmanlı halklarının lisanlarına, İngilizce ve Fransızcaya da tercüme edilmişti. Birçok ülkede yürürlüğü devam etmiş ve bazı Müslüman ülkelerin kendi medeni kanunlarına kaynak olmuştur. Halen kısmen Lübnan’da ve bilhassa Müslümanlar bakımından İsrail’de ve Filistin’de hâlâ tatbik edilmektedir.

Muhtevası itibarıyla Mecelle, İslâm hukuku üzerine bina edilmiş, ahvâl-i şahsiyye grubuna giren şahıs, aile ve miras hukukuna dâir hükümler hariç, bir medeni kanundur.

Mecelle için, Ahmed Cevdet Paşa, şunları söyler:

Avrupa kıt‘asında en ibtidâ tedvin olunan kanunnâme Roma kanunnâmesidir ki, şehr-i Kostantiniyye'de (İstanbul) bir cemiyet-i ilmiyye tarafından tertib ve tedvin olunmuş idi. Avrupa kanunnâmelerinin esâsıdır ve her tarafta meşhur ve muteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye'ye benzemez. Beynlerinde pek çok fark vardır Çünki o, beş-altı kanunşinas zâtın marifetiyle yapılmıştı. Bu ise, beş-altı fakih zâtın marifetiyle vaz'-ı ilahî olan (Allah tarafından konulan) şeriat-ı garrâdan ahz ve iltikat edilmiştir. Avrupa kanunşinaslarından olup bu kere Mecelle'yi mütâlâa ve Roma kanunnâmesiyle mukayese eden ve her ikisine dahi mücerred eser-i beşer nazarıyla bakan bir zât dedi ki: “Âlemde, cemiyyet-i ilmiyye vasıtasıyla iki defa kanun yapıldı. İkisi de İstanbul'da oldu. İkincisi, tertibi ve intizamı ve mesailinin hüsn-ü tensik ve irtibatı hasebiyle evvelkine çok müreccahtır ve fâikdir. Beynlerindeki fark dahi insanın o asırdan bu asra kadar âlem-i medeniyette kaç adım atmış olduğuna bir mikyastır.”

İkmali 1869-1876 yılları arasında 7 sene süren ve 1926 yılına kadar 57 sene yürürlükte kalan bu dev eserin ortaya çıkması pek de kolay olmamıştır. Komisyonlar ve heyetler halinde birçok kişinin emeği geçmiş olmakla beraber, fikir olarak ortaya atılışından tamamlanmasına kadar bütün safhalarda Ahmet Cevdet Paşa ön plandadır. Paşa’nın bu eserin ortaya çıkışında gerek düşünce ve planlama safhasında, gerekse yazar ve musahhih olarak oynadığı rolün yanında diğerleri “figüran” seviyesinde kalmaktadır. Paşanın özellikle bu büyük mücadelede gösterdiği sebat ve direnç bu eserin var olmasını sağlayan en mühim faktördür.


Çalışmalar esnasında yaşanan güçlükler için de durum farklı değildi. Bunlardan “içerden” gelen birine yukarıda temas edilmişti.

Bütün başarısına rağmen Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye Cemiyeti 1888’de Mecelleyi tamamlayamadan kapatılır. Bunun sebebi olarak bir jurnalden söz edilmekte ise de, teyit edilememektedir. Senelerdir bütün kararlarını “mucibince amel oluna” diye onaylayıp yürürlüğe koyan bir padişahın böyle birden bire bir cemiyeti kapatıvermesi akla yakın gelmemektedir. Üstelik bu padişah abdestsiz yere basmayacak kadar dindar biriyse ve bütün ömrünü İslâm yolunda harcamışsa. Devrin iç ve dış dinamiklerine bakarak cemiyetin kapatılma sebepleri hakkında bir takım teoriler üretmek mümkün ise de, isbatı mümkün olmadıkça bunların hepsi “jurnal” teorisi gibi boşlukta kalmaya mahkûmdur. Mukaddime (Kavaid-i Külliye) ile beraber 17 Cilt tutan Mecelle’nin ciltler itibariyle yapısı şöyledir:

Böyle bir kanunun lüzumu hakkında önemli fikir ayrılıkları yoktu. Ancak şekli ve özellikle üzerine bina edileceği kaynak konusunda adeta bir savaş yaşanmıştı. Âli, Fuâd, Kabûlî Paşalar Fransız Medenî Kanunu'nun tercüme ve iktibas edilmesi için çalışırlarken, Şirvânîzâde Rüşdü ve Cevdet Paşalar da yerli, İslâmî esaslar, fıkıh hükümleri üzerine kurulmasından yana idiler. Bu safhayı Cevdet Paşa'dan dinleyelim: 

...efkâr-ı vükelâ bu babta ikiye münkasim olmuştu. Bir kısmı ilm-i fıkhın muâmelât kısmından icâbât-ı zemâneye muvâfık olan mesâil-i şer'iyye cemolunarak ehl-i İslâm'a göre ahkâm-ı şer'iyye olup ve tebaa-i gayr-i müslimeye göre dahi kanun itibar olunmak üzere bir kitap te'lîf olunmak reyinde idiler. Hatta bâlada arzolunduğu üzere "Metn-i metîn" nâmıyle ilm-i fıkıhtan bir kitap te'lîfine başlanmış iken fi'le gelememiştir. Bu kere gene bu arzu tazelendi. Bu kulları ve hayli müddet Mâliye Nezaretinde ve bir müddet de Dâhiliye Nezaretinde bulunan Şirvânîzâde Rüşdü Paşa bu reyde idi. Diğer kısmı dahi Fransa Kanunnâmesini terceme ile mehâkim-i nizâmiyede düstûr-u'l-amel tutulması fikrinde idi. O zaman elçilerin Der-saâdetçe en nüfuzlusu Fransa elçisi Mösyö Bourée olduğundan Fransa kanunlarının mehâkim-i Devlet-i Aliyye'de ma'mûlün bir olması emelinde bulunmakla Fransız politikasına hâdim olanlar hep bu fikr-i sakîmde idiler. Ticaret Nâzırı Kabûlî Paşa ise bu fikirde musır olup hattâ mukaddemce Fransız Code Civil'ini Türkçeye terceme ettirerek Meclis-i Vükelâya tasdik ettirmeye çalışıyordu. Lâkin bizim muhâlefetimize mebnî icrây-ı garaze za feryâb olamıyordu. Bu hususun müzakeresi için havâss-ı vükelâdan mürekkeb akdolunan encümen-i mahsusta Fuad Paşa'nın îrâd eylediği nutuklar ve Şirvânîzâde ile taraf-ı çâkerîden dermeyan olunan deliller karin-i hayyiz-i kabul olarak kütüb-i fıkhıyyeden muâmelâta dâir icâbât-ı zemâneye muvâfık olan meseleleri cem ile "Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye" namıyla bir kitap yapılmak üzere riyâset-i âcizânem tahtında olarak fühûl-i fukahâdan mürekkep bir cemiyet-i ilmiyye teşkiline karar verildi.

  

Cilt

No

 

Kitap adı

 

Bab Sayısı

 

Madde Sayısı

Başlama-Bitiş

Sayfa No

 

Mukaddime (Kavaid-i Külliye)

 

 

1-100

 1

Büyu

7

302

101-403

 2

İcarat

8

208

404-611

 3

Kefale

3

61

612-672

 4

Havale

2

28

673-700

 5

Rehin

4

61

701-761

 6

Emane

3

71

762-832

 7

Hibe

2

48

833-880

 8

Gasb ve İtlaf

2

48

881-940

 9

Hacr, İkrah, Şüfa

3

104

941-1044

10

Şirketler

8

404

1045-1448

11

Vekâle

3

82

1449-1530

12

Sulh ve İbra

4

41

1531-1571

13

İkrar

4

41

1572-1612

14

Davâ

12

62

1613-1675

15

Beyyinat ve Tahlif

4

108

1676-1783

16

Kaza

4

68

1784-1851

 


 

 

Mukaddime makamındaki “kavâid-i külliye”, yani “külli kaideler” umumî hukuk prensipleridir. İslâm hukuku kaynaklarından böyle hukuk kaideleri çıkarılmanın usullerini bildiren bu bölüm, diğerleri gibi uygulanacak maddeler olarak değil, hâkimlere usul ve yorumlama yollarını göstermek maksadıyla tedvin edilmiştir.

 

Diğer Eserleri

 

- Bazı nizamnameler

- Düstur: Bütün kanunları bu isimle bir araya toplayıp derlemek fikrini ortaya atan ve bunu ilk gerçekleştiren Ahmed Cevdet Paşadır. Bu sistem bu gün de devam etmektedir. 

- Cerîde-i Mehâkim: Yeni kurulan nizâmiye mahkemeleri hâkimlerine ilâmları kaleme almada kolaylık olmak üzere çıkardığı, her dereceden mahkemeler için ilam örnekleri ihtiva eden mecmua.

-Mecmûa-i Ahmed Cevdet: İslâm dinini kabul eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşa tarafından yazılıp Bâb-ı Meşihatça gönderilen cevapları ve eski Şam müftüsü Mahmud Hamza Efendi ile dinî meselelere dair aralarında geçen yazışmaları ihtiva eder.

- Mecmûa-i Âliye: Kızı Fatma Âliye Hanım'a okuttuğu hikmet, felsefe, ilm-i ruh, matematik, geometri, astronomi ve çeşitli İslâmî ilimlere dair dersleri bu eserde toplanmıştır. Tek nüshası İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı'ndadır (bk. İA, III, 122).

Cevdet Paşa’nın ayrıca bazı eserlere yazdığı ta‘likatları da (bir kitabın açıklaması olarak kenarına veya ayrı bir eser olarak yazılan düşünceler, notlar) vardır

- Tarif-ül İrtifa ve Risalet-tül Vefa: Bu iki kitap Bâyezid Camii içindeki Veliyüddin Efendi kütüphanesine hediye ettiği kitaplardandır. İkincisi kendi el yazısı ile hazırlanmış bir defter mahiyetinde olup, Yanya Valisi iken Ahkâm-ı Mecelle-i  Adliyye cemiyetine gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır.


Kaynakça :

Ahmed Cevdet Paşa - T. D. V. İslam Ansiklopedisi: Cilt: 7, S: 443-450; Yusuf Halaçoğlu – M. Âkif Aydın

Ahmed Cevdet Paşa ve Mecelle – Prof. Dr. A. Şimşirgil, Prof. Dr. E. B. Ekinci; KTB Yayınları, 2008

İslam Hukuk Tarihi  – Hayrettin Karaman  - İz Yayıncılık – 2011

Niyazî Mısrî’nin “Arzularsın” Redifli Gazeline Tahmis (1)
Behlül Nuri Demircan

Ey nefis dur imkânsız olanı arzularsın
Her işinde hileyi yalanı arzularsın
Yüksek mertebeleri unvanı arzularsın 
Nâdanı terk etmeden yârânı arzularsın,
Hayvânı sen geçmeden insânı arzularsın.

Her işittiğin şeye ben de lâyığım deyu
Gözün kendini görmez hep bakarsın ileru
Bilmezsin değirmenin nereden gelir suyu 
Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû
Nefsini sen bilmeden Subhânı arzularsın

Su gözüne varmadan bir kaç yudum içmeden
Doymuş gibi yaparsın dolu kabı seçmeden
Yanıp da etrafına biraz ışık saçmadan
Sen bu evin kapısın henüz bulup açmadan
İçindeki kenz-i bî-pâyânı arzularsın

Hayır ve hasenattan kaçarsın bucak bucak
Keser biçer geçersin elinde kanlı nacak
Düşünmezsin bu işin encamı ne olacak
Taşra üfürmek ile yalazlanır mı ocak
Yüzün Hakk’a dönmeden ihsânı arzularsın

Irgalamaz gelse de kelamın şâhı seni
Garibin fukaranın feryadı vâhı seni
Dikkat et de yakmasın mazlumun âhı seni
Dağlar gibi kuşatmış benlik günâhı seni
Günâhını bilmeden gufrânı arzularsın

Halkı küçük görmekten büyük fesat bulunmaz
Çaba varsa burda var orda takat bulunmaz
Emek ve sa’y olmadan asla imdad bulunmaz
Cevizin yeşil kabın yemekle tad bulunmaz
Zâhir ile ey fakîh Kur’ânı arzularsın

Bir dostun dostu bulup onunla dost olmadan
Eti kemiği atıp sade bir post olmadan
Sesi soluğu kesip perde-i pest olmadan
Şerbeti sen içmeden sarhoş u mest olmadan
Nice Hakk’ın emrine fermânı arzularsın

Kenar köşe dolanıp yokuş tepe aşmadan
Zor zahmetli işlere karışıp bulaşmadan
Her sohbete katılıp aşka gelip taşmadan
Gurbetliğe düşmeden mihnete sataşmadan
Kebap olup pişmeden büryânı arzularsın

Odun satayım dersin ipin yok nacağın yok
Bu şeritte koşacak kuvvette bacağın yok
Hükümdarlık taslarsın bayrağın sancağın yok
Yabandasın evin yok bir yanmış ocağın yok
Issız dağın başında mihmânı arzularsın

Çok gezdim şu dünyayı ayarını bulmadım
Hayırlar dağıtılan pazarını bulmadım
Alışverişinde bir kârını bulmadım
Bostanı bağı gezdim hıyârını bulmadım,
Sen söğüt ağacından rummânı arzularsın.

Her gördüğün yeşile koşma hemen tuz ile
Zannetme ateş söner bir kaç kırık buz ile
Bakmayı bilirsin de bir de görsen göz ile
Başsız kabak gibi bir tekerleme söz ile
Yunusleyin Niyâzi irfânı arzularsın.


--------------------------------------------------
büryan (biryan): tandırda susuz pişirilen kebap 
encam: bir şeyin, bir işin sonu; son, nihayet.
gufran: Cenab-ı Hakk'ın günahları affedip örtmesi 
hayır ve hasenat: iyilik ve güzellikler
hıyar: hayırlılar; bir bahçe bitkisi ve bu bitkinin taze olarak tüketilen uzun meyvesi, salatalık
ırgalamak: yerinden oynatıp, sallamak, sarsmak; ilgilendirmek, tesir etmek
ihsân: iyilik etme; bağış, bağışlama
kenz-i bî-pâyân: tükenmez hazine 
men arefe nefsehu fekad arafe rabbehu: nefsini (kendini) bilen rabbini bilir
mihmân: misafir 
mihnet: çile, sıkıntı 
mugalata:  yanıltmak için, yanıltacak yolda söz söyleme; ağız kalabalığı; demagoji
nacak: balta, küçük balta
nâdân: haddini bilmez, cahil, kaba, terbiyesi kıt
perde-i pest (pestperde): alçak ve hafif ses
rumman: nar (meyve)
sa'y: çabalama, gayret, emek
taşra: dışarıya
yalazlanmak: alevlenmek, ateşin tutuşması
yârân: dostlar 

Kapalı Yer Korkusu
Atilla Gagavuz
Bende kapalı yer korkusu var. 
Aslında yükseklik korkusu da var. 
Adını bilmediğim başka korkular varsa onlardan da vardır büyük ihtimalle. 
İnsan herhangi bir şeyden korkuyorsa o korkuya ad takmanın ne faydası olur bilmiyorum. Sanki adını bilince çaresini de bulacakmışsın gibi geliyor ama öyle olmuyor. Adını bilmeden sadece korkarken, adını öğrendikten sonra adı olan bir korkun oluyor. 

Kim vermişse bu adı bence çok güzel; Kapalı Yer Korkusu. Evet, tam da bu, işte bende bundan var. Kapalı yerlerden korkuyorum. 

Adını öğrendikten sonra hiçbir değişiklik olmadı. “Demek sadece ben değilmişim, o kadar çok insan kapalı yerden korkuyormuş ki bir de adı varmış” dedim. Ama korkmaya devam ediyorum. Adını bilmek korkumu gidermedi. 

Zaten korku ve cesaret insana doğuştan verilmiş iki haslet değil midir? İnsan ya korkak ya cesurdur, öyle değil mi? Korkularımızı sonradan mı kazanıyoruz? Çocuklukta başımızdan geçmiş kötü bir olay içimize yerleşmiş de öyle mi korku sahibi olmuşuz? Evet, bu doğru olabilir. Ama her insanın çocukluğunda başından kötü bir olay geçmiştir. Neden büyüdükten sonra bazıları korkuyor da bazılarının hiçbir şey umurunda olmuyor?

Çocukluğumdan örneğin, kapalı yer korkuma sebep olacak bir dizi kötü şey geliyor aklıma. Bunların makul ve mantıklı bir sebep teşkil edeni hangisidir deseniz, içlerinden birini seçemem. Mesela; çamaşır kazanına sıkışıp kaldığımı anlatsam size, “hah işte olay bu” der misiniz? Hayır, annem cezalandırmak için dolaba hiç kapatmadı. Ama ben yüklüğün altındaki dar, karanlık ve kapalı bölmeye çok girmişimdir. Bunlar ve diğer benzerleri bende bir kapalı yer korkusunun başlangıcını oluşturdu muhakkak. Bugüne kadar bir şekilde idare ettik. Korktuk ama belli etmedik; cesur dediler. Korkumuzla yüzleştik. Korkarsan başına gelir diyerek kendi kendimizi ikna çabalarına giriştik.
 
Bizim Vehdo, ölmeden önce Demirci Kadir’e: “Kadir kirve” demiş, “sana vasiyetimdir. Ben öldüğümde bana demirden bir tabut yapasın. Sen buna yeltenince birçokları müdahale edecek; ‘böyle şey mi olur, nerede görülmüş, töremizde demirden tabut mu olurmuş, önce ulemadan birini bulup soralım bakalım dinimizce caiz midir’ diyecekler. Hiç birine aldırma sakın. Sen işine bakar, rahmetlinin vasiyeti buydu dersin. Kapaklarını kaynakla kapat, hiç açılmasın. Amma yan tarafında küçük bir delik bırak. O küçük delikten börtü böcek, yılan, akrep, çıyan girer, bedenimle beslenirler. Onlara bir faydam olur hiç değilse.”

Demirci Kadir bu vasiyeti ciddiye almamış olacak ki, Vehdo’nun bahsi açılınca gülerek anlattı. 

Ama ben, “acaba Vehdo’nun kapalı yer korkusu yok muydu?” diye sordum kendi kendime. Sonra asıl kapalı yer korkusunun o olduğu gerçeği dank etti kafama. Vehdo’nun vasiyetinin kapalı yer korkusunun en kralından kaynaklandığını anladım. Onun ki geri dönüşümcü bir organ bağışı falan değildi. Karanlıkta ıslık çalmanın ta kendisiydi. 



Yusuf Has Hacib Bin Yaşında
Erdoğan Mura
Araştırmacılara göre doğum tarihi 1016-1020 yılları arasında değişmekte… İslam’la yoğrulan bir coğrafyada boy veren bir bilge şair… Türk şiirinin piri Yusuf Has Hacip bin yaşında… Bin yıl önce doğan şairi bize hatırlatan, onun ölümsüz eseri, Kutadgu Bilig… 

Hayatı hakkında pek bilgimiz yok. Bugün Kırgızistan sınırları içinde yer alan Balasagun, o yıllarda Karahanlı Devletinin bir şehri... Balasagun bir süre Karahanlı Devletine başkentlik eder. Bazen gözde şehir bazen de közde şehir olmak düşer Balasagun’a. İşte bu şehirde doğup büyür Balasagunlu Yusuf. 
Ailesi şehrin ileri gelenlerindendir. Döneminin şartlarına göre iyi bir eğitim alan Yusuf, aynı zamanda şiir meclislerinde bulunarak edebiyat birikimini de geliştirir. Bunun işaretleri Kutadgu Bilig’te kendinden önceki veya kendi dönemindeki şairlerden isim vermeden yaptığı alıntılarda görülür:   “471 sözin aydı şâ‘ir muñar meñzetü / tili lafz birle añar yañzatu” (Şairin söylediği şu söz de bu anlamdadır ve aynı fikri anlatır:) “472   bilig kıymetini biliglig bilir / ukuşka ağırlık biligdin kelir” (Bilginin kıymetini bilgili bilir, akıla hürmet bilgiden gelir.)  “473  negü bilge télve bilig kadrini / bilig kayda bulsa biliglig alır” (Bilginin kıymetini deli nereden bilecek; bilgiyi, nerede bulursa, bilgili alır.)   
Yusuf’un eğitimden sonraki hayatı hakkında elimizde hiçbir bilgi bulunmamakta… Yirmi yaşından elli yaşına kadar ne iş yaptığı, geçimini neyle sağladığı, kimlerle birlikte bulunduğu ve nasıl bir hayat sürdüğü bilinmemekte… Bu süre içinde ya bir müderris ya da bir tüccar olarak hayatını sürdürdüğü tahmin edilmekte… 
Yani kayıp bir otuz yıl… 

Fizikî bakımdan boylu poslu, güzel giyinen, tok sesli, gösterişli bir görünümü olan Yusuf; kişilik bakımından emniyetli, dürüst, dindar, takva sahibi, arif, vicdanlı, bilgili, iyi eğitimli ve erdemlidir. 
Çocukluk ve gençlik döneminde kendini sürekli olarak kendini iç ve dış kargaşa arasında bulur Yusuf. Ömrünün sonuna dek kargaşa içerisinde bir hayat süren Yusuf, ülkede güvenlik ve huzuru sağlayan Kaşgar Hakan’ı Harun Buğra Ebu Ali Hasan Han'a Kutadgu Bilig adlı eserini 463/1070’te armağan eder. Balasagun’da 1069 yılında yazılmaya başlanan eser, on sekiz ayda tamamlanarak 1070 yılında Kaşgar’da Hakan’a sunulur. Bu süreç hakkında şu bilgileri verir bize şair: “6624 tükel on sekiz ayda aydım bu söz / üdürdüm adırdım söz ewdip tire” (Bu sözleri tam on sekiz ayda söyledim; sözleri toplayıp derleyerek seçtim ve ayırdım.) “6625. yadım tü çéçek teg yıdı kin burar / ötündüm men itnü tükettim türe” Çeşitli çiçekler yaygısı gibi kokusu miske benzer; ben bunu düzene koyup tamamladım ve herkesin kullanımına sundum.) “6626. sözüg kim tüketür neçe sözlese / aka tınmaz erter bulaklar ara” (Ne kadar söylense bile sözü kim tüketebilir? O pınarlar arasında durmadan akar gider.)
Eserin Hakan’a sunulması üzerine Yusuf kendi hediyesinin diğer hediyelerden üstünlüğünü şöyle dile getirir: “112 talu neñ tañuk tuttı miñ miñ elig / munu kıl tañukı kutadğu bilig” (Binlerce el, hediye olarak, ona çok nadide şeyler sundu; işte sen de bu Kutadgu Bilig’i hediye et.) “113. olarnıñ tañukı kelir hem barır / meniñ bu tañuk boldı meñü kalır” (Onların hediyesi gelir, geçer; bu benim hediyem ise ebedi kalır.) “114. neçe térse dünyâ tüker alkınur / bitise kalır söz ajun tezginür” (Dünya malı ne kadar toplanırsa toplansın, tükenir, biter; söz kaleme alınırsa, kalır, dünyayı dolaşır.)
Yusuf’un hediyesini beğenen Hakan, ona Has Hacip unvanı verir. Has Haciplik, saray ile milletin iletişimini sağlayan, saray adına millete yol gösteren ve danışmanlık yapan bir kurumdur. Bu tarihten sonra Yusuf, Yusuf Has Hacip adı ve unvanıyla tanınır. 

Yusuf’un Has Haciplik görevinde bulunduğu süre hakkında da elimizde pek bilgi bulunmamakta. Onun Karahanlılar döneminde yaşanan iç ve dış kargaşadan muzdarip bir şair olduğu söylenebilir. Belki de içinde bulunduğu olumsuzluklardan ülkesinin ve insanların kurtulması için zamanın yöneticisine yönetme sanatını içeren bu eseri uygun bir üslupla sunma gereği duymuştur. 

Kutadgu Bilig, Mutluluk Bilgisi anlamına gelir. 6645 beyitten oluşan Kutadgu Bilig, Türk edebiyatında mesnevi nazım biçimi ve aruz ölçüsünün kullanıldığı ilk eser olma özelliği taşır. Yusuf Has Hacip eserini halk arasında kullanılan deyimler, söyleyişler ve atasözleriyle besler. Şu dizelerde bir atasözü kullanılmakta: “667. negü tér eşit emdi türkçe mesel / başında keçürmiş bu kökçin sakal” (Şimdi dinle; Türkçe bir atasözü, başından çok şeyler geçen aksakallı ne der?) “668. küwenme kıwı kutka kutluğ kişi / ınanma özüñ kutka atlığ kişi” (Ey talihli, sen bu boş talihe güvenme; ey şöhret sahibi sen bu talihe inanma.)

Kutadgu Bilig’te Yusuf Has Hacip insan hayatının anlamı üzerinde kafa yorarak onun toplum ve devlet içindeki sorumluluklarını belirleyen bir hayat tarzı sunar. Şair birey, toplum ve devlet hayatının ideal ölçülerde düzenlenmesi için gerekli zihniyet, bilgi ve erdemin neler olduğunu, bunların nasıl elde edileceğini ve kullanılacağını bize anlatır. “350 kitâb atı urdum kutadğu bilig / kutadsu okığlıka tutsu elig” (Kitabın adını Kutadgu Bilig koydum; okuyana kutlu olsun ve ona yol göstersin.)  “351. sözüm sözledim men bitidim bitig / sunup iki ajunnı tutğu elig” (Ben sözümü söyledim ve kitabı yazdım; -bu kitap- uzanıp her iki dünyayı tutan bir eldir.)  “352. kişi iki ajunnı tutsa kutun / kutadmış bolur bu sözüm çın bütün” (İnsan her iki dünyayı talihle elinde tutarsa, mesut olur; bu sözüm doğru ve dürüsttür.) 

Yusuf Has Hacip’in mesnevisi sembollere dayalı bir anlatıma sahiptir: Bu semboller ve karşıladıkları şunlardır: “a) doğru kanun (köni törü)  / Kün-Toğdı (hakan)  b) saadet (kut)          / Ay-Toldı (vezir)   c) akıl (ukuş) / Ögdülmiş (vezirin oğlu) d) hayatın sonu  (âkıbet) / Odgurmış (zâhid)” Bunların dışında eserde Ay-Toldı’nın Hâcib ile buluşmasını sağlayan Küsemiş, huzura kabulü sağlayan Hâcib, arada hizmet gören Oğlan, haber getiren Yumuşçı ve zâhidin yanında çalışan Kumaru adlı kişiler de vardır. 
Eserde adı geçen kişi-semboller bütün doğruları ve kusurlarıyla anlatılır. Bu anlatım buluşma-konuşma-münazara-münakaşa ve betimlemeyi içinde barındıran bir dram özelliği taşır. 950 yıl önce alegorik bir anlatımdan yararlanarak bu mesneviyi kaleme alan şair, dönemin anlatım imkânlarını zorlamış ve yeni bir anlatım yolu bulmuştur. Bu da onun eski bilgileri olduğu gibi değil, yenileyerek ve onlara çağın ruhunu üfleyerek genç kuşaklara anlatma çabası içinde olduğunu bize gösterir. 
Kutadgu Bilig’in şairi, İslamiyet’in Türkler tarafından kabulüyle birlikte ilk manzum eseri yazmasının zorluklarını eserin son bölümünde bize şöyle anlatır:
 
6616. elig sundum uş men biligni tilep / sözüg sözke tizdim şaşurdum ura 
          (İşte ben bilgi isteyerek ona el uzattım; sözü söze katarak dizip sıraladım.)

6617. keyik tağı kördüm bu türkçe sözüg / anı akru tuttum yakurdum ara 
 (Bu Türkçe sözü yabani geyik gibi gördüm; onu yavaşça tuttum, avlayarak kendime             yaklaştırdım.)

6618. sıkadım sewittim köñül bérdi terk  / takı ma beliñler birerde yére
(Okşadım, ısındırdım, çabucak bana gönül verdi; yine de ara sıra ürküyor.) 

6619. sunup tutmışımça ederdim sözüg / kelü bérdi ötrü yıparı bura
(Ele geçirdiğim gibi sözü izledim; onun miski güzel kokular saçmaya başladı.)

6620. köni sözledim söz irig hem açığ / köni sözni yüdgen ukuşluğ er e
(Sözü doğru söyledim, o sert ve acı oldu; doğru söze tahammül eden akıllı kişidir.)

6621. okığlıka artuk ağır kelmesün /özüm ‘udri koldum aça hem yora
(Okuyana fazla ağır gelmesin diye ben uzun uzadıya uzun uzadıya açıklayarak özrümün bağışlanmasını istedim.)  

6622. köni sözde taştın sözüg söz téme /köni egri farkı ürüñli kara
(Doğru sözden başka söz deme; doğru ile eğri arasındaki fark beyaz ile siyah arasındaki fark gibidir.)

Bu dünyaya bir garip gibi gelip giden Yusuf Has Hacip eseriyle hem kendi adını hem de eseri sunduğu hakanın adını ölümsüzlük listesine kaydetmeyi başarmış ve bizlerden kendilerini daima hayırla yâd etmemizi istemiştir. Şairin bizden istediği bir başka şey de sözü ve bilgiyi yenileyerek yeni biçimlerde çağın insanına aktarmak için çaba göstermemizdir. Söz ve bilgi yenilenir ve yeni tarzlarla insanlara sunulursa tazeliğini korur, yoksa bayatlar ve ilgi çekiciliğini kaybeder. 

“6628 üküş sözlediñ söz suwı barmasun / üküş sözke yalkar bu yalñuk ire” 
(Sözü çok söyledin, -dikkat et- tazeliğini kaybetmesin; çok sözden insan usanır ve bıkar.)
Emanetler ve İhanetler – VIII
Bahri Akçoral
Dertli: Hocam, maruzatım var
Galesiz: Estağfirullah; hayırdır inşallah Dertli !
D: Ama kızmıyacaksan
G: Gayret ederim 
D: “Dediydim” de demiyeceksen
G: Demem inşallah
D: Hocam, Osmanlıca ...
G: Bitirip kapatmamış mıydık ?
D: Evet ama ...
G: Ama, ne ?
D: Daha sonra kendimi biraz yokladım da ... Bir yığın soru işareti var
G: Eskiden kalma mı, sonradan çıkma mı ?
D: İkisi de
G: Eh, ne yapalım; buyur, başla bakalım
D: Buyurun var olsun hocam; ama sıkı dur
G: Hadi bakalım
D: Bir sahaf tanıdığım var, ona gittim
G: Kitap bakmaya mı ?
D: Hayır, Osmanlıca konusunda fikrini almaya
G: Çok mu bilgili bu konuda ?
D: Hayır, pek değil
G: Eee, niye gittin öyleyse ?
D: Bak, söz vermiştin, kızmayacaksın
G: Tamam be Dertli, başka şeye değil ama bu tavrına kızacağım galiba
D: Dingilterenin dünyaca ünlü bir haber ajansı, Osmanlıca hakkında bilinmeyenleri açığa çıkarmak, çok sorulan soruları cevaplamak için bir çalışma yapmış
G: Eee, ne alâka ?
D: Bu amaçla başvurduğu kişi bir sahaf !
G: Eh, hadi bakalım; sen de bunun için bir sahafa gittin öyle mi ?
D: Her hangi bir sahafa değil, fikrini merak ettiğim sahafa
G: Önce şu haber ajansını söyle, ne sonuçlara varmış ?
D: Onu daha sonra sana sormayı düşünüyordum hocam; izin ver önce benim sahafın görüşünü arz edeyim, çünkü çok daha kısa
G: O zaman önce bu sahafı bu iş için niye seçtiğini söyle
D: Tamam, ben de böyle yapmayı düşünüyordum: bu sahafta diğerlerinde görmediğim bazı özellikler var
G: Meselâ ?
D: Meselâ her gittiğimde ilgilenmesi gereken biri yoksa mutlaka kitap okurken görüyorum
G: Bak sen; demek bir kelaynak ?
D: Aynen öyle. Her kitabın son sayfasına mutlaka fiyatını yazar, o fiyata verir. Bir’den fazla kitap alana yekûnu yuvarlıyarak indirim yapar
G: Bu da güzel
D: Bu son gidişimde daha da güzel bir şey gördüm: cama bir kâğıt yapıştırmış : “Lütfen son çıkan, çok satan kitap sormayın” diyor
G: Yani bu güzel tarafları için mi gittin yanına ?
D: Hayır. Osmanlıca konusuna sıcak bakmıyacağını biliyordum, gide gele dünya görüşü hakkında bir kanaat oluşmuştu çünkü
G: Yani şeytanın avukatlığını yaptırmak için gittin ?
D: Karşı görüşü yerinden, hiç değilse akıllı birinden öğrenmek için diyelim
G: Peki, buraya kadar bir sorun yok, adamının ne kadar akıllı olduğu dışında; ne sordun, ne cevap aldın peki ?
D: “Osmanlıca hakkında ne düşünüyorsun ?” diye sordum ? “Eski’den bir fayda gelmez” dedi.
G: Yani meseleye eski-yeni açısından bakıyor ?
D: Sanırım öyle. “Bir şeye değer biçmek için yaş tek veya en mühim ölçü müdür ?” diye sordum,  soruyu anlamamış gibi yaptı. “Peki niye cama o yazıyı koydun; ‘burda yeni bulunmaz’ anlamında ?” dedim, bunun da cevabını yuvarladı.  Ve tabii hemen konuyu dallandırdı; bunun, yani Osmanlıca eğitiminin sonucunun ülke için hiç de iyi olmayacağını, bunların zaten Felsefe derslerini de kaldıracaklarını” falan ileri sürdü. 
G: Anlaşıldı. Nerden bulursun, daha doğrusu nasıl katlanırsın da bağlantıyı sürdürürsün böyleleriyle, doğrusu anlıyamıyorum Dertli !
D: Bu da senin diyalektik eğitiminin sonucu hocam; her zaman demez misin, “karşı tezi değerlendirmeden doğru senteze varamazsın” diye ? Tabii bir de dilinden düşürmediğin “ahenk zıtların uyumudur” tarifin var.
G: Bırak Allah aşkına be Dertli; bunların her tarafı tez olsa ne uyum çıkar ? Her konuya siyaset penceresinden bakan, “sizden mi, bizden mi ?” den başka değer ölçüsü olmayan malûm echel tipi işte !
D: Öyle deme hocam; çok mühim bir sonuç çıkardım ben bundan
G: Neymiş peki o mühim sonuç ?
D: Bunların elinde “eski” den başka bir argüman yok !
G: Yahu, sen zaten en başta söylememiş miydin, “Osmanlıca” deyince zıvanadan çıkıyorlar” diye
D: Kötü mü oldu işte, bir kere daha isbatlandı
G: Dertli, sizde buna “malûmu ilâm” demezler mi ?
D: Hayır hocam, “berkitme” derler
G: Adam gibi müzakere edebileceklerini bilsek şöyle sorardık : “Şimdi bir mucize olsa, o tapındığınız ama adını bir türlü telaffuz edemediğiniz sistem işbaşına gelse, ilk iş olarak da Latin alfabesini kaldırıp Kiril alfabesini koysa ve herkesi öğrenip kullanmaya mecbur etse, uymayanları İstiklâl mahkemelerine sevk edip adam sallandırmaya başlasa; o zaman da ‘Latin alfabesi artık eskidi, eskiden hayır gelmez’ diyebilir misiniz ? “ 
D: Böyle bir soru abesle iştigal olur hocam; hemen “elbette, diyebiliriz, hem de can u gönülden” diyeceklerdir
G:  Haklısın Dertli; öyleyse abes’i terk edip işimize bakalım
D:  Hocam, haber ajansının başvurduğu sahaf yıllardır Osmanlıca dersi veriyormuş. Tabii, sorular kurgulu, cevaplar da hep menfi; bu işin lüzumu hakkında görüş yok, sadece zorlukları sayılıp dökülmüş, hem de bir hayli mübalağa ile. 
G: Şu malûm medyatik akademik personel gibi, desene
D: Evet, aynen öyle hocam; tek merkezden yönetiliyor gibiler
G: Peki, biz ne yapabiliriz ?
D: Biz de işin zorluğundan bahsettik, ama zorlukların teferruatına pek girmedik; uygun görürsen şu zorlukları bir de biz sayıp dökelim, bakalım felâket tellallıkları ne kadar doğru
G: Uygundur Dertli; her şeyden önce birileri bunu yapabildiyse, yapabiliyorsa bir imkânsızlıktan, çok aşırı zorluklardan söz edilemiyeceğinin altını çizmemiz lâzım
D: Osmanlı döneminde bütün ders kitapları bu usulle hazırlandığına göre, bu umacılaştırılan konu aslında okur-yazarlıktan ibaret, değil mi hocam ?
G: Aynen öyle Dertli
D: Meselâ okuma yazmayı öğrenmiş bir iptidaî, yâni ilkokul öğrencisi kendi ders kitaplarını zorlanmadan okuyabiliyor, ödevlerini yazma bakımından zorlanmadan yapabiliyordu; öyle değil mi ?
G: Başka türlüsü olamıyacağına göre 
D: Demek ki “zor, zor” deyip duranların ya kendileri ebleh, ya da milleti ebleh yerine koyuyorlar
G: Onlara inananları da unutma !
D: Buna göre “okuma-yazma öğrenmek gibi basit bir konunun ne zorluğu olabilir ki ?” diyebilir miyiz ?
G: Sanırım diyebiliriz, ama zorluk konunun kendisinden değil de bizim alışkanlıklarımızdan kaynaklanıyor gibime geliyor
D: Ne gibi alışkanlıklar hocam ?
G: Şimdiki imkânlarla okuma yazma öğrenmenin eskiye göre çok daha kolay olduğunda şüphe yok; Osmanlıcada bu kolaylıkların bazılarını göremeyince daha işin başında ürküp geri çekiliyoruz
D: Öyleyse ne yapmamız, bunu nasıl aşmamız lâzım ?
G: Evvelen, eğitimin birleştirilmesi, alfabenin değiştirilmesi ve benzeri tatbikatın Kültür İhtilâli meyanında, belirli bir kadro ve bilhassa o kadronun başındaki kişi tarafından kısa süre içinde düşünülmüş, tasarlanmış ve uygulanmış olduğu yolundaki düşüncemizi ve ve hususen bütün bunların tek sebebinin ‘ihanet’ olduğu yolundaki önyargımızı düzeltmemiz lâzım
D: Bunun doğrusu nedir peki sayın hocam ?
G: Bunun doğrusu, bütün bu faaliyetlerin fikir safhasının çok daha eskilere gittiğidir sayın Dertli !
D: Yâni Osmanlı zamanına mı ?
G: Aynen öyle
D: Peki, Osmanlı zamanında bu fikirlerin doğmuş olmasının sebebi nedir ?
G: Sence ne olabilir ?
D: Olsa olsa batı özentisi olabilir
G: Bu da bir sebeptir, hatt⠓özentisi ve etkisi” de diyebiliriz; ama asıl sebep bu değil
D: Peki, asıl sebep ?
G: Asıl sebep bu değişikliklere duyulan ihtiyaç
D: Peki bu gerçek, yani doğru bir ihtiyaç mıdır ?
G: Evet, öyledir; en azından kısmen öyledir
D: Hocam bunu açmalısın
G: Olur ama biraz geriden almam gerekir
D: Ne kadar istersen o kadar geriden alabilirsin hocam, benim vaktim var
G: Diyelim ki elimizde bir dil var ve biz bu dil için bir alfabe oluşturmak durumundayız, bunun için nasıl bir yol takip etmemiz icabeder ?
D: Önce dildeki sesleri tesbit ederiz
G: Çok güzel, sonra ?
D: Sonra her ses için bir harf seçeriz
G: Bu da güzel; bu harfler birleşince alfabe oluşmuş olur, değil mi ?
D: Evet, zaten alfabeyi de böyle tarif etmiştik
G: Peki, şimdi işi biraz zorlaştıralım: diyelim ki elimizde bir dil ve bir alfabe var; öyle bir alfabe ki ait olduğu dil için bile çağdaş ihtiyaçları karşılayamıyor. Bizden de bu dili bu alfabe ile yazmamız isteniyor, ne yaparız ?
D: Sanırım bu durumda dil – alfabe münasebetini zorlamamız, alfabeye ek olarak bir takım kurallar koymamız gerekir
G: Bu kurallara ne denir ?
D: İmlâ, yâni yazım kuralları denir
G: Güzel. Demek ki burdan şu netice çıkıyor: bir alfabe ne kadar mükemmel olursa olsun bir dildeki bütün sesleri karşılayamıyor olabilir; bu durumda bire bir harf karşılığı olmayan seslerin doğru telaffuzu için imlâ kuralları konur ve uygulanır; doğru mu ?
D: İtirazım yok hocam
G: Öyleyse işi bir kat daha zorlaştıralım
D: Daha zoru ne olur ki hocam ?
G: Zaman etkisi
D: O da nedir ?
G: Konuşma dili zamanla değişir; değişmek zorundadır, çünkü yaşayan bir organizmadır
D: Ama alfabeler ve yazı değişmez değil mi ?
G: Aynen öyle Dertli; bunun tabii neticesi nedir peki ?
D: Yazılışından farklı okunan, telaffuzundan farklı yazılan diller !
G: Onun için mi ‘station’ yazıp ‘steyşın’,  ‘shakespeare’ yazıp ‘şekspir’, ‘Charles Baudelaire’ yazıp ‘şarl bodler’ okunuyor ?
D: Evet, haklısın hocam; peki ama ...
G: “Türkçede bu durum niye yok” diyeceksin değil mi ?
D: Haksız mıyım ?
G: Elbette haksız değilsin, ama cevabını da ver bakalım !
D: Benim cevabım tahminden öteye gitmez hocam, siz buyurun lütfen
G: Çünkü Türkçenin alfabesi ve imlâsı çok yeni
D: Yani yazı ile telaffuzun arası henüz açılmadı, öyle mi ?
G: Aynen öyle 
D: Peki, bunun başka örneği var mı ? Bildiğim kadarıyla batı dillerinin hiç birinde okuma-yazma birliği yok
G: Bir tanesinde var
D: Hangisi ?
G: Latince !
D: Öyleyse onun telaffuz-yazı birliğinin sebebi başka olmalı
G: Aynen öyle; genç olmadığı açık !
D: Peki nedir ?
G: Çünkü Latince bozulacak kadar yaşlanmadan ölmüş !
D: Anladım. Hocam Arapça !
G: N’olmuş Arapçaya ?
D: O da mı yazımıyla telaffuzu farklı bir dil ?
G: En başta Kur’an Arapçası için bu doğru
D: Ama bu fark okunmasını zorlaştırmıyor, değil mi ?
G: Çünkü yazma ile okuma arasında bir aracı var
D: İmlâ kuralları !
G: Veya okuma kuralları
D: Ben böyle bir şey duyduğumu hatırlamıyorum
G: Çünkü ismi farklı
D: Nedir ?
G: Tecvid !
D: Yani tecvid’in anlamı bu mu ?
G: Evet. Tecvid olmasaydı ‘errahim’ değil, ‘elrahim’; ‘errahman’ değil, ‘elrahman’; ‘küllehu’ değil, ‘künlehu’ şeklinde okuyacaktık. 
D: Evet, bunu da anladım inşallah; gelelim Osmanlıcaya
G: İstersen buraya gelmişken “Arapçada sesli harf” konusuna öncelik verelim
D: Uygundur hocam, buyurun lütfen
G: Bir kere, önce de bahsettiğimiz gibi, “sesli harf” terimi yanlış; harfin seslisi sessizi olmaz; sesli veya sessiz, başka bir ifadeyle ünlü veya ünsüz olma keyfiyeti harflere değil, seslere aittir. Bazı sesler başka seslere eklenmeden ağızdan çıkarılabilir; Türkçede bunların sayısı sekizdir : a, e, ı, i, o, ö, u, ü. Geriye kalan sesler ünsüzdür, yani başka bir sesle, bir ünlü sesle desteklenmeden ağızdan çıkarılamaz. Bu durum istisnasız bütün diller için geçerlidir. Demek ki Arapçada olmayan, daha doğrusu olmadığı iddia edilen şey, sesli harf değil, ünlü seslere ait harflerdir. Gene de Arapçada ünlü seslere ait harf vardır; bunlar elif, ye ve vav harfleridir. Bu üç harf esasta ‘med’ yâni uzatma harfleri olsa da Türkçedeki anlamıyla ünsüz seslere eklenerek okunmalarını sağlamak için de kullanılır. Nitekim Osmanlıcada da böyle yapılmıştır.
D: Peki, her şey yolunda ise alfabe değiştirme ihtiyacı nereden doğmuş ?
G: Alfabe değiştirme ihtiyacı doğmuş, çünkü işler pek de yolunda değilmiş, Dertli. 
D: Nasıl yani ?
G: Arapçada ünlü seslere ait harflerin olmayışı veya sınırlı sayıda oluşunun çok geçerli bir sebebi var: Arapça, yapısı bakımından da, her bakımdan da o kadar sağlam, o kadar mükemmel bir dil ki, buna ihtiyaç yok. Türkçeye Arapçadan geçen kelimeler için de bu imkân geçerli, ama Türkçe kelimeler için böyle değil.  Neticede Türk alfabesinde sekiz ayrı ünlü ses için sekiz ayrı harfe ihtiyaç var.
D: Ya  ünsüz sesler ?
G: Ünsüz sesler için de Arapça ve Türkçe bire bir uyum içinde değil; her iki dilde de biri birinde olmayan sesler var; yani Arapçada olmayan sesler için de ayrı harfler lazım
D: Yani mesele harf yetersizliği mi ?
G: Bu sadece birinci mesele. İkinci bir mesele ise gene ‘zaman etkisi’. Türkçenin Arap alfabesiyle yazılması bin küsur yıldır devam eden bir hadise. Başlangıçta Türkçede var olan bazı sesler zamanla terkedilmiş. Bunun tipik örneği ‘nazal’ tabir edilen, burundan gelen ‘n’ sesi. Bu ses için ‘sağır kef’ denilen, ‘kef’ harfine minik bir işaret eklenerek oluşturulan bir harf tahsis edilmiş. Zamanla bu ses kaybolunca bu sağır kef’in anlamı kalmamış ama ‘söz gider yazı kalır’ kuralı gereğince harf kullanılmaya devam edilmiş. Keza Türkçe kelimelerde yoğun olarak kullanılan ince ‘g’ sesi de Arapçada yok; bunun için de gene ‘kef’ harfi, üst kenarına paralel bir çizgi ekleyerek, adına da ‘keşideli kef’ denerek kullanılmış. Bunlara Farsçadan gelen bazı sesler de eklenince Osmanlıcadaki ‘kef’ sayısı altıya çıkmış. Çoğu kimse bu altı çeşit kef’i biri birinden ayıran işaretlere de boş vermiş. Mesel⠑gönül’, ‘güvercin’, ‘yirmi’, ‘göğüs’, ‘ciğer’ kelimeleri  ‘könkül’, ‘kökercin’, ‘yikirmi’ ‘köküs’, ‘ciker’ şeklinde yazılır olmuş ve böyle yazılmaya devam edilmiş.
D: Demek ki hocam, bu ve benzeri durumların her biri Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasını hem zor hem de hatalara açık hale getirmiş  
G: Evet Dertli. Alfabe değişikliği ihtiyacının başka gerekçeleri de var
D: Ne gibi hocam ?
G: Yukarıda bir yerde ‘çağdaş ihtiyaçlar’ gibi bir terim kullandık. Arap yazısı başlangıçta ‘bitişik yazı’ olarak kurulmuş; yani bir kelime içindeki harfler kural olarak biri birine bitişik yazılır, araya boşluk konmaz. Ancak bitişik yazıldığında başka harflerle karışma ihtimali olan sınırlı sayıda bir grup harf bu kuralın dışında tutulur.  Osmanlı aydınları Avrupalıların harfleri icabında bitişik yazmakla beraber kural olarak ayrı yazdığını görüp bu usulün imlâ kurallarını, dolayısıyla yanlış okuma, yazma ve anlama ihtimallerini azalttığını fark edince alıp kullanmayı, yani Arap harflerini ayrı yazmayı düşünmüşler. Hattâ bir ara bu yolda çalışmalar yapılıp emirle uygulamaya bile alındığı halde tutmamış, devamı gelmemiş.
D: Yavaş yavaş aklıma yatmaya başladı bu ‘ihtiyaç’ meselesi
G: Dahası var; alfabe değişikliğini zorlayan, hattâ günümüzde bir bakıma vazgeçilmez kılan bir sebep de teknoloji kaynaklı
D: Teknoloji ?
G: Evet; o zamanlar telgraf ve daktilo makinesi, şimdi de bilgisayar
D: Ama bilgisayarda Arapça dahil her dil kullanılabiliyor ?
G: Evet, kullanılabiliyor ama ne müşkülatlarla ! Bir bilgisayarda yazılan başkasında, hatta bir süre sonra aynı bilgisayarda okunamıyor. Hele de ağ ortamında tam bir keşmekeş hakim. Arap harflerinden vazgeçtik, i-net adreslerinde hâlâ dillerin kendilerine mahsus harfleri, meselâ Türkçe için ı, ş, ğ gibi harfler kullanılamıyor.
D: Peki telgraftaki sorun ne ?
G: Bitişik yazma keyfiyeti; mors alfabesinin Latin alfabesi üzerine kurulmuş olması vs
D: Anladım hocam
G: Buna sevindim Dertli. Türkçeyi Arap harfleriyle yazıp okuma konusunda önemli bir dar boğaz da şu: o zamanlar bu konuları bilimsel yöntemlerle araştırıp çözecek bir kurum, sonuçları topluma kabul ettirip birlik ve beraberliği sağlayacak merkezi bir otorite de yok. Bunun da sonucu her ‘bilirim’ diyenin kural koymaya, mevcut kuralları değiştirmeye kalkışması; haberleşme imkânlarının sınırlı oluşu sebebiyle bütün bunların tabana mal edilememesi olmuş.
D: Yani bir keşmekeş
G: Bir bakıma öyle. 
D: Alfabe değişikliğini gerekli kılan başka ihtiyaçlar da var mı hocam ?
G: Zorlayıcı değilse bile özendiren, teşvik eden sebeplerden bahsedebiliriz. Bunların başında kitap, gazete, dergi ve okul kitapları gibi yazılı kaynakların yayınında kaydedilen gelişmelerin sonucunda bunlara olan ihtiyacın ve daha geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasını sağlamak için kolaylaştırmaya olan ihtiyacın artması gelir. Diğer bir sebep de Osmanlı aydınları arasında çok yaygın olan Avrupa hayranlığı. Bu hayranlığın kendi kültürüne düşmanlığa varan bir aşağılık kompleksi haline geldiği de çok açık bir gerçek. Nitekim bu kötü ahlâkın uzantıları günümüzde de yaşamaya devam ediyor.
D: Hocam bir de Osmanlıcadaki harf sayısının fazlalığının da öğrenmeyi zorlaştırdığı öne sürülüyor; bunun sebebi de bitişik yazma mecburiyeti olabilir mi ?
G: Sayılar aritmetik olarak doğru gibi görünse de ulaşılan sonuçlar doğru değil. Arap alfabesinde 28, Osmanlıcada üç ilave ile 31 harf var ama, bitişik yazma sebebiyle her harfin kelimenin başında, ortasında ve sonunda oluşuna göre üç farklı biçimi var. 
D: Buna göre harf sayısı 93’e ulaşır diyorlar
G: Hatta bu üç form’a harfin “yalnızken” yani kelime içinde olmaksızın yazılması halindeki şeklini eklersek dört farklı biçimden söz edilebilir. Ancak harf sayısını böyle katlıyarak artırıp, bunun öğrenmeyi zorlaştıran bir faktör olduğunu iddia etmek doğru değil. Bir kere kendinden sonraki harfle bitişmeyen harflerin ortada ve sondaki formları aynı. İkincisi ve daha önemlisi, harfler konuma göre biçim değiştirirken asıl formlarını kaybetmez, sadece fazlalıklarını kaybeder ve komşu harflere bağlayan minik çizgiler alır. Yani harfin aslını tanıyan, konumuna göre aldığı şekli algılamakta zorlanmaz. 
D: Demek ki bu noktada bir müşkülat yok. Bir de nesih, sülüs, rik’a, kûfi, tâlik gibi ‘hat’ adı verilen çok sayıda yazı şekli olduğu, yazıdaki bu hat farklarının da öğrenmeyi zorlaştırdığı ileri sürülüyor. 
G: Öğrenmenin değil ama özel amaçlarla geliştirilmiş hatlarla yazılan metinleri okumanın zorluğundan söz edilebilir.  Sanat alanına giren hat levhalarında kullanılan ‘istif’ teknikleri de okumayı zorlaştıran faktörler arasındadır. Ama bu durum ne Arapçaya, ne Osmanlıcaya ne de Farsçaya mahsustur.  Bütün alfabelerde bu gibi özellikler vardır. ‘Hat’ terimi temelde bu günkü ‘font’ kavramından başka bir şey değildir.
D: Anlaşılan bu yoğurt daha çok su götürecek hocam
G: Anlamadım Dertli
D: Bu konuyu bu gün de kapatamayacağız demek istedim 
G: Galiba haklısın Dertli; ne yapalım bir daha ki sefere devam ederiz inşallah
D: Hocam, bir dörtlük okumak istiyorum, izninle
G: Hay hay, buyur
D:       Kurtulur dil, tarih, ahlâk ve iman. 
Görürler nasılmış neymiş kahraman. 
Yer ve gök su vermem dediği zaman, 
Her tarlayı sular arkımız bizim. 
G: Sağolasın Dertli; hem cuk oturdu, hem de iyi geldi; maasselam
D: Fi-emanillah hocam

Chanson d'automne / Paul VERLAINE
Bicahi Esgici
Les sanglots longs
Des violons
De l'automne
Blessent mon coeur
D'une langueur
Monotone.

Tout suffocant
Et blême, quand
Sonne l'heure, 
Je me souviens
Des jours anciens
Et je pleure

Et je m'en vais
Au vent mauvais
Qui m'emporte
Deçà, delà,
Pareil à la
Feuille morte.

Paul VERLAINE   (1844-1896)
Sonbahar Şarkısı

Uzun hıçkırıkları
Kemanlarının
Sonbaharın
Kalbime giren bıçak
Uzayıp gider
Yeknesak

Hep boğucu
Solgun ve sönük
Saat çalınca
Hatırlarım
Eski günleri
Ve ağlarım

Kalkar giderim
Berbat rüzgârla
Beni taşıyacak
Oraya buraya
Sanki
Ölü bir yaprak



Kitap İnceleme / Kavaid-i Osmaniye
Mehmet Harputlu

Kitap 1317 yılında Matbaa-i Amire’de basılmış. Basım tarihini rumi takvim kabul edip miladi takvime çevirdiğimizde 1901 tarihine ulaşıyoruz. 2016’dan geriye doğru hesapladığımızda 115 yıl önce basılmış bir kitabı elimizde tuttuğumuzu idrak ediyor ve doğal olarak heyecan duyuyoruz. Heyecanımızın sadece tarihsel değere sahip bir nesneye dokunmaktan değil, kitabın önemi ve kudretini bir kez daha anlayabiliyor olmaktan. İşin heyecandan başka, şaşkınlık veren bir diğer vechesi daha var. Bu kitap Türkçe Dilbilgisi hakkında yazılmış ilk eser olma özelliğine sahip. 
Hani iki bin yıllık tarihimiz vardı, hani Orhun Kitabeleri, hani Güneş Dil Teorisi, hani imparatorluk dili, hani şöyle, hani böyleydi? Koskoca bir milletin koskoca bir tarihi ortada durup dururken, dilinin bilgisi nasıl olmuş da bu kadar ihmal ve göz ardı edilmiş, üzerine giden olmamış? Bu soru ve sorun üzerinde düşünmeye geçmeden önceden atılması gereken bir kaç adım var; ilki kitabın sayfaları arasında bir gezinti yapmak. Kapak kısmında şu bilgileri okuyoruz:
Tertib-i Cedid / Kavaid-i Osmaniye / Eserhame Ahmed Cevdet / Mekteb-i İdadiyenin dördüncü senesinde tedris olunmak üzere / Maarif –i Umumiye Nezaret-i Celilesince kabul olunmuştur. / Nezaret-i müşarileyhin 362 numara ve 9 Eylül sene 315 tarihli ruhsatıyla tab edilmiştir. / Maarif-i Umumiye Nezaret-i Celilesiyle Matbaa-i Âmirenin bâlâdaki mühürlerini havi olmayan nüshalar mekâtibe kabul olunmaz./ Darül Hilafetil Âliye /  Matbaa-i Âmire / 1317/ Fiyatı (50) paradır.

Mutat olduğu üzere dua ve teşekkür bölümünü ihtiva eden girişten hemen sonra harften ve sesten başlamak üzere kaidelere ve örneklere başlanıyor. Harf, ses, kelime, edatlar, tamlamalar, cümlelerle devam ediyor. Dilbilgisi üzerinde de Arapça ve Farsça’nın baskın etkisi görülüyor. O tarihe kadar kaleme alınmamış ana dilimizin dilbilgisi kurallarının ihdasına girişilmiş müstesna bir belge. Hâliyle günün şartlarının baskın üslubu ve esası çarpıyor ilk anda yüzümüze. Kadim meselemiz; anlamını bilmediğimiz eski kelimelerle inşa edilmiş bir metni anlaşılır hâle getirmek için gerekli çaba ve gayretin sarfedilme zarureti. Sadece bu kadar da değil, bununla beraber kuralların ve tanımların da Arapça ve Farsça lisanlarının tarifleriyle yapılmış olması işi iyice zorlaştırıyor. Söz gelimi; müpteda haber, fiil, fail, meful, ismi fail, sıfat-ı müşebbehe, mazi, müzari, istikbal, malum, meçhul, lazım, müteaddi gibi kelime ve cümle bilgisinin üzerine inşa edildiği temel terimlerin bugün Türkçe Dilbilgisi dediğimizde hiç bir çağrışımının olmaması da cabası.
 Özne- yüklem- tümleç yerine “fiil- fail- meful”, isim cümlesi için “mübteda haber”, fiil çekimi yerine “tasrif”, geçişli -geçişsiz yerine “lazım ve müteaddi”, türemiş kelimeler için “müştak”, kelimeleri türetmek için gerekli olan kalıplara “vezin ve bab”, isimden türetilmiş sıfatlar için “sıfat-ı müşebbehe“gibi tarifler eseri okumaktan maada anlamak, işe yarar, bilgilenilir bir kaynak hâline dönüştürme ek çabalar gerektirmekte. 
Bu birinci adımın yerli yerine oturması için, eserin bizzat kendisini tanımlayan dilbilgisi teriminin bir miktar üzerinde durmak faydadan hâli olmaz. 
Dil ve bilgisi şeklinde iki ayrı kelimeden türetilmiş bu terimin birinci kelimesi "dil" hem ağzımızda tat alma organına verilen isimdir, hem de konuştuğumuz, annemizden öğrendiğimiz ve “anadil” dediğimiz özelliği ifade etmektedir. 
İnsan anadilini öğrenirken kuralları da öğrenmesi gerekmediğini, her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini düşündüğü için meseleye dilbilgisinin gerekli olmadığı gibi bir ön kabulle bakar. Belki de yüzlerce yıl boyunca bunun kurallarının kaleme alınmamış olmasının sebebi budur. Oysa dilbilgisi doğru okumak ve hele de doğru yazmak çok temel bir gereksinimdir. Dil yerine Arapça’dan dilimize geçmiş olan "lisan" kavramı bu ayrımı daha iyi hissettirmektedir. Dilbilgisi yerine kullanılan gramer kavramı Yunanca’dan Fransızca’ya, Fransızca’dan Türkçe’ye geçmiştir ve “cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim” şeklinde tarif edilir. Arapça menşeli "sarf" kelimesi de bunların eş anlamlısıdır ve “bir lisanı meydana getiren kelimelerin değişmesinden, birbirinden türemesinden bahseden ilim şubesi, kelime bilgisi, kelime şekli bilgisi, morfoloji, tasrif çeşitlerini, isim ve fiil nevilerini öğreten ilim” şeklinde tarif edilir. Keza, Arapça menşeli “nahiv” de “kelimelerin birbirine bağlanmasıyla sözün teşkili ilmi, sözdizimi, sentaks” diye tarif edilmiştir. 

Kitabın sayfaları arasında hızlıca bir gezinti yaptıktan sonra ikinci adım kitabın ilim çevrelerince mahiyeti nedir diye merak etmek ve son derecede kısıtlı kaynaklardan malumat düzeyinde de olsa bir fikir edinmek gelmelidir. Ahenk Dergisi'nin 49. sayısında M. Cahit Hocaoğlu imzalı, Ahmet Cevdet Paşa başlıklı araştırma ve incelemede eserle ilgili şu satırlar var:
Kavaid-i Osmaniye: Eser Türkçe’ de yayımlanan ilk gramer kitabı olarak önem taşıdığı gibi Cevdet Paşa’nın hayatının sonuna kadar ilgileneceği dil konusundaki çalışmalarının da ilk adımını teşkil eder. Ders kitabı olmasının da tesiriyle otuz kadar baskısı olduğu bilinmektedir. Kitabın ilk tertibi (İstanbul 1281) Cevdet Paşa ile Keçecizâde Fuad Paşa’ya aittir. Ancak daha sonra Cevdet Paşa eseri “Tertîb-i Cedîd Kavâid-i Osmâniyye” adıyla yenilemiş ve kendi ismiyle bastırmıştır (İstanbul 1303). Kitap Cevdet Paşa tarafından ayrıca muhtasar olarak tertip edilmiş ve değişik adlarla otuzdan fazla baskısı yapılmıştır. Eserin ilk tertibini H. Kelgran Almanca’ ya tercüme etmiştir (Grammatik der Osmanischen Sprache, Helsingfors 1855).  
Üçüncü ve son adım bu eserin müellifi “Ahmet Cevdet Paşa kimdir?” sorusuna cevap aramak olmalıdır. Bu üç adım, böyle muazzam eserlerin ancak böyle muazzam insanlar tarafından meydana getirileceğini  tebeyyün ettirecektir. 
Son günlerde yapılan "Osmanlıca" eksenli tartışmaları, bir toplumun kendi dilini öğrenmek için ek bir eğitim sürecinden geçme zorunluluğunun trajik çelişkisini bir tarafa bırakmalı. Bu sahada arzu, istek, çaba ve gayreti olanların mutlaka edinmeleri gereken bir eser olduğu vurgulanmalı. 
Bicahi Esgici ve M. Şevket Özkorkmaz'ın yayına hazırladığı bu müstesna eser yakında Ahenk Dergisi'nin e-kitaplar bölümünde yayınlanacaktır. 

Sirenler Kimin İçin Çalıyor?
Ahmet Saim
Mitoloji, adından da anlaşılacağı üzere, mitleri inceleyen bilim dalıdır. Mit sözcüğü de Yunancadır, efsane, destan ve masal karşılığıdır. Ayrıca, esatir, esatir kelimesinin çoğulu olan usture ve hurafe kelimeleri de aynı anlamdadır. Mitlerin, belli ahlaki değerlerle ilintisini dile getirmek yanlış olmaz. En bilinenlerinden Yunan Mitolojisi, sözlü edebiyatın önemli örneklerindendir hatta en zenginlerindendir de denilebilir.
 
Maneviyat, tıpkı günümüzde olduğu gibi geçmişte yaşamış insanlar için de, yaşam tarzını ve yapılan her tür faaliyeti etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Dolayısıyla mitolojik hikayelerin etkilerini günümüzde görmek hiç de şaşırtıcı değildir. Zaten günlük yaşamımızda çok da  farkında olmadan bir çok Mitolojik sembol ve karakterle temas ederiz. Mesela Nike markası sembolünü mitolojideki Zafer Tanrısı’ndan alır. Bir çok ülkede adaleti simgeleyen gözü kapalı elinde terazi tutan figür Adalet Tanrısı Themis’in tasviridir. Bu arada bütün gezegen isimlerinin de Mitoloji’deki Yunan Tanrılarından geldiğini belirtelim.

“Sirenler” Yunan Mitolojisinden bir efsanedir. Efsaneye göre bir zamanlar, bazılarına göre Foça açıklarındaki bir adada seslerinin güzelliğiyle ünlü denizkızları yaşar. Bu kızların sesleri o kadar güzel ve büyülüdür ki o civardan geçen denizciler bu sesi daha yakından duyabilmek için adaya yaklaşırlar. Bu istek onların sonu olur. Ada etrafındaki kayalıklara çarparak gemileriyle birlikte karanlık sulara gömülürler. Zamanla bu durum kulaktan kulağa denizciler arasında yayılmasına rağmen, yine de ada açıklarından geçen ve bu güzel sesin bir tınısını dahi duyan denizciler kendilerini kayalıklara yaklaşmaktan ve parçalanmaktan alıkoyamaz.

Tarihin en büyük ve en destansı savaşlarından birisi olan Truva Savaşı’nın galibi , Truva Atı fikrinin de sahibi, zeki ve kurnaz Odysseus’un da yolu bu savaştan sonra Siren Kayalıkları’na düşer. Söylentileri bilen Odysseus hem o büyülü sesi dinlemek istemekte hem de kayalıklarda parçalanıp gitmekten korkmaktadır. Kendisinin ve denizcilerinin bu büyülü ses karşısında çaresiz kalıp denizin dibini boylamasından endişe etmektedir. 

Böyle korkular içinde kıvranırken baş danışmanı kâhin Kirke'den akıl ister.
Kirke;  "Askerlerine seni geminin direğine bağlamalarını söyle. Her ne sebeple olursa olsun, bağırmaktan ölsen bile seni çözmemelerini tembihle. Denizcilerinin de kulaklarını balmumu ile iyice kapat, ta ki hiçbir şey duymadıklarından emin oluncaya kadar. Siren kayalıklarına da yakın gitmemeyi emret. Böyle yaparsan belki kurtulursun" der.

Odysseus, Kahin’in söylediklerini aynen yapar. Kendisini geminin en sağlam direğine bağlatır, denizcilerine de Siren kayalıklarının yakınından geçmemeleri ve asla o yöne bakmamaları için emir verdikten sonra hepsinin kulaklarını balmumu ile iyice kapattırır.
Siren Kayalıklarına yaklaşmalarıyla birlikte denizkızlarının büyülü sesleri Odysseus'un aklını başından alır, bir an önce seslere doğru gitmek için gemicilerine kendilerini çözmelerini emreder. Ancak kulakları balmumu ile kapalı olan denizciler hiçbir şey duymazlar. Denizkızları da ilk defa yakınlarından geçen ama seslerine aldırış etmeyen bu gemiyi görünce sanki seslerini daha da yükseltirler.

Odysseus, bağırmaktan yorgun ve bitkin düştüğü için sonunda dayanamaz ve olduğu yerde bayılır. Gözünü açtığında tehlikenin geçtiğini, kendisini de çözdüklerini farkeder sevinçle.
Odysseus tehlikeyi atlatmıştır ama denizkızlarının o büyüleyici sesi ömür boyu kulaklarından gitmez.
Odysseus tehlikeyi biliyor olmasına rağmen kendi kulaklarını kapattırmaz ve sesi duymak için dayanılmaz bir istek duyar. 

Bu efsanenin gerçekliği üzerinde hiç durmadan olayın akışında dikkat çeken noktaları sıralamak istersek şöyle bir sonuçla karşılaşırız:
Bir: Odysseus tehlikeyi ve iradesinin bundan korunmaya  yetmeyeceğini  biliyor
İki: İradesinin iflas edeceği yerde ona bir takviye gerekeceğini hesaplıyor. 
Üç: O takviyenin bir bilgi ile elde edilebileceğini, o bilginin gereğini yerine getirmesi halinde tehlikeden korunabilecek oluşuna karar veriyor. 
Dört: Tedbirlerin, konuya yabancı birisi için çok anlamsız görünmesine aldırmıyor. 
Beş: Ayrıca gelen çağrıya direndikçe çağrının şiddetinin artması bize bu mücadelenin ne kadar zorlu bir süreç olduğunu anlatıyor.
Gerçeğe ulaşmak için dikkat ve özen gösterenlerin önemsiz sayılan şeylerden bile büyük hakikatlere ulaşılacak bir yol bulabileceğini biliyoruz. Buna genel anlamıyla "ibret" denmektedir. Anlatılan "siren" efsanesine bu gözle bakmayı denemekte ve içinden genel geçer bir ibret dersi çıkarmakta hiç bir beis olmaması gerekir. 

Efsanedeki siren sesini insanın mücadele etse bile kurtulamadığı haz, zevk ve tutkuları olarak düşünelim. Buna terim olarak "nefis" dendiğinden hareket ederek konuyu insanın nefsiyle mücadelesinde bir yol haritasına götürebiliriz.
Bir: Vazgeçilmez hazların tutkusu, bağımlılığı öldürücüdür. Sonuç insanın kendi benliğini kaybetmesi olacaktır. Bununla mücadelede öncelikle mümkün olduğunca sağlam bir irade lazımdır. Ama bunun yetmeyeceği aşikar.
İki: Takviye. İradeyi güçlendirecek destekler aranıp bulunmalıdır. Evrensel ölçekte mutlak doğrular, güvenilir rehberler, örnekler, rol modeller veya bunları muadili olan kitaplar. Efsanede kahin "bilgi"yi simgelemektedir. 
Üç: Edinilen bilgiler üzerine tefekkür ve araştırma. Ayrıca bu bilgileri zamanın gelişmeleri ışığında tekrar ve tekrar değerlendirme
Dört: Bilgiler ışığında yapılması ve yapılmaması gerekenlere tam ve eksiksiz uyum. Bilgiyi uygulayarak içselleştirme. Sadece nazari bilgi, malumat düzeyinden yükselterek bilgiyle bütünleşme. Bilgi ve eylem bütünlüğünü sağlama. 
Beş: Dışarıda kalanlara anlamsız gelse bile bilginin öngördüğü eylemi eksiksiz gerçekleştirme. Daha önemlisi tüm bunları az/çok demeden süreklilik içinde yaşam şekli haline getirme.

Hikayenin tezat kısmına değinmekte de fayda var. Dünyaca ünlü kahve dükkanları markası Starbucks logo olarak “Sirenler” sembolünü kullanır. Basit bir kahve markasının nasıl tüm Dünyada bilinir olduğunu açıklamak zaten zorken, zararları herkesçe malum kahve ürününü satmak için “dayanılmaz çağrı” sembolünü seçmesi ilginçtir. 
Tabii en az bunun kadar ilginç olan diğer bir konu da; günümüzde siren kelimesinin “davet eden” anlamından “uzaklaştıran uyaran ses” anlamına nasıl dönüştüğüdür.


Halden Bilmez Ne Çare
Coşkun Yüksel
Şiddetin kol gezdiği günlerdi. Devlet ahalinin can güvenliğini sağlamakta çaresizdi. Her gün haber bültenlerinde onlarca cinayetin haberi veriliyordu. Cinayet haberlerinde katillerin isimleri geçmiyor sadece maktullerin kimlikleri hakkında bilgiler aktarılıyordu. Ölümün ne sebebi ne de bilindik bir amacı vardı. Kahvede çay içerken, sokakta evine doğru yürürken, otobüsten inerken, komşu ziyaretinden dönerken, berberde tıraş olurken, manavdan sebze alırken insanların üzerine ateş açılıyordu. Öldürülüyorlardı. Her haberin arkasından basmakalıp bir cümle tekrarlanıyordu. "Saldırganların aranmasına devam ediliyor" Asla bulunamayan saldırganlar, toplumda can güvenliğinin kalmadığı korkusunu planlı bir şekilde yaymak için aralıksız insan öldürüyordu. Böylece kitlesel çatışmaların zeminini hazırlıyorlardı. Alevî-sünnî, sağcı-solcu, devrimci-faşist ayrıştırması bu kitlesel çatışmanın taraflarını belirlemişti. Hızla sonuca doğru gidiliyordu. 

Vakit namazlarında genellikle boştur ama cuma ve bayram namazlarında camiler insan almaz. Hele bir de tanınmış bir adamın cenaze namazı kılınacaksa kalabalık kat be kat artar. 

Şehrin değil belki bölgenin en büyük camilerinden birinde cuma namazı kılınmaktaydı. Cuma namazından sonra cenaze namazı kılınacaktı. Cemaat caminin dışına taşmış, şadırvanın etrafını aşmıştı. Camiyi çevreleyen caddede yere serilmiş kartonların üzerinde bile namaz kılanlar vardı. Caminin tam ortasına, kubbenin altına düşen yerde iki adam çarpıştılar. Arkadaki eğilirken öndeki kalkıyordu. Eğilenin kafası doğrulanın tam da belinin ortasına çarpmıştı. Çarpmanın şiddetini kafasının ağrısından hisseden adam namazın içinde öndekinin canının ne kadar yandığını düşündü. Namaz bittikten sonra öndeki döndü, çarpanın yakasından tuttu ve "ne biçim namaz kılıyorsun ulan sen" dedi. Çarpan bir tepki bekliyordu ama böylesi çok şaşırtıcıydı. Azarlayan adam kendisine kasten çarpıldığını, canını bilerek yakıldığını zannediyor ve bütün şiddetiyle karşılık vermeye hazırlanıyordu. Diğeri şaşkınlık içinde ne yapacağını, neler olacağını düşündü. Düşünceler kafasından yıldırım hızıyla geçmekteydi. Yakasından tutan adam bir yumruk veya tokat atacak, karşılığını verse de vermese de kalabalığın tam ortasında olduklarından hiç kimse ne olduğunu anlayamayacak, camide planlı bir saldırı yaşandığını zannedilecek, korku içinde kapılara hücum edilecek, çıkacak izdihamdan ezilenler olacak, bir kargaşa içinde kimse ne yapacağını bilemeyecek, hiç tahmin edilemeyecek tepkilerden hiç tahmin edilemeyecek sonuçlar çıkacaktı ortaya. Kitlesel çatışmanın fitili işte böylece ateşlenebilirdi. 

En sempatik tavrını takınarak, en yumuşak sesiyle, en ikna edici kelimelerden kurulmuş cümlelerle, olan şeyin istem dışı bir çarpışma olduğunu, kasıt olmadığını, olamayacağını özür dileyerek anlatmaya başladı. Canı yanan adamın laf dinleyecek hali yoktu. Duydukları sadece darbeye karşılık vermesini geciktirmişti ama öfkesi dinmemişti. Son derecede kararlıydı. "Nasıl istemeden oldu, öyle kaza mı olur, belimi sakatladın" dedi. "Peki, öyleyse, şimdi caminin içinde konuşmak pek doğru olmaz, dışarı çıkalım orda konuşalım" cevabını almak öfkesini şiddetlendirmişti. "Dışarı çıkalım" teklifini bir meydan okuma olarak anlamıştı. Adamın yakasını kendisine doğru çekmeye başladı. 

Çarpan adam, kendisinin göreceği zarardan daha çok olayın camide yol açacağı karmaşayı düşünüyordu. Dil dökmeye devam etti. Bütün benliğiyle bu öfkeden kudurmuş adamı olayın kazaen olduğuna ikna etmeye, durdurmaya çalışıyordu. Hangi dili hangi kıvamda kullanacağını hesaplıyordu. Çok alttan alırsa adamın azgınlığını artıracağını, çok sert konuşursa daha çok tahrik edeceğini hesaplıyor öyle konuşuyordu. 

İyice çaresiz, iyice bezgin, ne yapacağını bilemez bir noktaya geldiğinde, "sen ne biçim adamsın kardeşim, nasıl olur da bir insanın namazın içinde kasten bir hareket yapabileceğini düşünürsün, ilk defa mı camiye geldin, ilk defa mı namaz kılıyorsun?" dedi. Bu sorudan sonra adeta bir mucize gerçekleşti. Öfkeli adam yakasını bırakıp ayağa kalktı; kalabalığın içinde kaybolup gitti. Böylece laf anlamaz düşmanların şiddetine maruz kalmanın ilk kapısı açılmış oldu; “Laf anlamaz düşmanın şerrinden sana sığınırım Allah'ım” duasının anlamını hücrelerine kadar hissettirecek sayısız olay peş peşe geldi. 

Her sabah karşılaştığı ve günaydın diyerek selamlaştığı mesai arkadaşlarından biri de laf anlamazın biriydi. Etrafında kim varsa ne yapıyorsa takip eder, kayıt tutar, genel müdürlüğe imzasız şikâyet dilekçeleri gönderirdi. Öyle böyle değil, yaptığı suçlamalar muhatabını işten attıracak hapislerde çürütecek cinstendi. Herkesi korkutmuş sindirmişti. Tanıyanlar yüzüne iğrenerek baktıkları belli olmasın diye her karşılaşmalarında gözlerini tam aksi istikamete çevirirdi. O bunları umursamaz, suratında aşağılık bir istihza gülümseyişi ile geçer giderdi. Zekâsını, yasalara dair bilgi ve birikimini, suçlar ve cezalar hakkındaki keskin muhakemesini bu yolda kullanmaya devam eder, insanlara zarar vermekten, kötülük etmekten, korkutmaktan habis bir zevk alırdı. Üstünlüğünü ve hatta varoluşunu buna bağlamıştı. 

Daha önce çalıştığı fabrikadaki ustabaşı da böyle biriydi. Fıtratın kendinden esirgediği kısa boyunun intikamını gücü yettiği herkesi ezerek, küfrederek, aşağılayarak almaya çalışırdı. Patronunu gördüğü zamansa, kuyruğunu sallayıp ayakkabılarına sürünerek ilgi bekleyen bir köpek yavrusunun sırnaşıklığına bürünür,  makinelerin başına geçtiğinde ise yırtıcı bir aslana dönüşürdü. Ezeceği adamın hiçbir kusurunu göremezse bir başkasına küfür etmeye başlardı. Öylesine galiz küfürler ederdi ki bunları duyan, aman bu adamdan uzak durayım tersine denk gelirsem kötü olacak derdi. Onun istediği de buydu zaten. 

Bir zaman, gece vakti ıssız ve karanlık sokakta yürürken, karşıdan gelen çakırkeyf beş-altı kişilik genç gurubun en azgın olanı, yalnız başına yürüyen bu adamı, etrafının da yardımıyla bir güzel pataklayabileceğini düşünürken aynı duygu içindeydi. Hiçbir gerekçesi olmasa dahi, yiğitliğini sergileyebileceği bir güçsüz karşısına çıktığı için mutluydu. Yaşına başına bakmadan "gel lan buraya kimsin sen, ne iş, buralarda ne geziyorsun" diyerek racon kesecekti...

Başına gelen bir başka olay da, okul koruma derneğinin başkanı olan yaşını başını almış, görece zengin  kereste tüccarı bir başka laf anlamaz olarak baş roldeydi. Geniş bir sülalesi vardı. Yetişkin oğulları ona itaatlerine halel getirmeksizin işlerini yürütmekteydi. Ona sadece cahilliğinin ve ezilmişliğinin dengesini arayacağı sosyal alanlarda gezinmek kalmıştı. Her konusu her meselesi her çabası kaba güç gösterisi için bir bahaneydi. Lafa, "kızdırmayın deli kafamı, kalkar ağzınızı burnunuzu kırarım" diye başlar, okul idaresine ve öğretmenlere kurduğu tahakkümün tarifsiz hazzını yaşardı. Onunki sadece zenginlik şımarıklığı değildi çünkü parasal olarak her tarafta yarışamayacağının bilincindeydi. Zenginliği sadece gücünü ortaya saçmak, şiddet uygulamak ve uluorta tehditler savurabilmek için bir araçtı. 

Toplu taşıma aracındaki maganda, arabasının egzozunu patlatıp gürültü çıkararak peşinde koştuğu kıza kendini ispatlamaya çalışan zibidi, trafik muayenesi yapan polis, asker üniformasını ve sırtına astığı silahı kırsalda yaşayan gariban köylünün gözüne sokan jandarma, “geç sıranı bekle” diye çemkiren nüfus memuru, “adaletin keskin kılıcı benim” der gibi insanın gözüne dik dik bakan savcı, siyah arabasından siyah takım elbisesi beyaz gömleğiyle “alçak dağları ben yarattım” edasıyla inen mafya bozuntusu ve daha nesi ve daha nesi...

Bütün bunlar, girdiği yerleşim merkezini, ardından gelen ağır silahlı birliklere sırtına dayayarak talan eden, gördüğünü alan, dokunduğuna tecavüz eden, işkence ederek öldüren milis kuvvetlerinin yanında ne kadar masum. Seri katiller, hapishane arkadaşları arasında "dört tane leşim var" diyerek övünen caniler düşünüldüğünde kötülük bile sayılmaz. Kötülüğün sebebi de amacı da uydurmadır aslında. Kötülüğü sırf kötülük olsun diye yapan, karşısındakinin canını yakmaktan başka bir amacı ve sebebi olmayanlar arasındaki bağ, kötülüğün şeklini de biçimini de şiddetini de önemsizleştirir. 

Sevgilisi halini anlamıyor diye dövünen "halden bilmez ne çare" diye sitem eden şairin asıl sözü dizenin ikinci bölümünde. "Laf anlamaz ne çare" diyor ya.

Laf anlamaz düşmanın şerrine maruz kalmak zordur. 

Laftan başka savunma düzeneği yoksa daha da zordur. 

Son kertede, “Laf anlamazlığın tek çaresi kötülüğe karşı kötülük yapmaktır” diye düşündürtür tüm yaşananlar. “Başka bir savunma imkânı yoktur” cümlesi gövdelenir. Ve o anda kötülük döngüye girer, katmerleşir, katlanır, çoğalır. Geriye kötülüklerden örülmüş bir dünyada yaşamak mecburiyeti kalır. 

Adil Padişah
Laedri


Âdil Padişah


Adaletiyle ünlü padişah Nûşirevan
Ava çıkmak istedi yola koyuldu kervan

Yemek vakti gelince hemen verildi mola
Görevliler koşuştu kurmak için bir sofra

Her şey tamam tuz eksik ya şimdi ne olacak
Biri ata atlayıp yakın köye koşacak

Padişah görevliye tembih etti sıkıca
“Yanına para al da öyle git sen oraya

Sakın parasız alma aman âdet çıkmasın
Bu yüzden zavallı köy hâne-harap olmasın”

Yakınları dediler  “nasıl gelir bir zarar
Bir tutam tuzun cirmi ne kadar bir yer tutar ?”

Cevap verdi: “En başta küçük bir şeydi zulüm
Her gelen ek yaptı da büyüdü bölüm bölüm

Zulümler böyle başlar ufak ufak ve sinsi
İlâveler de öyle çok küçüktür kimisi

Küçük görür insanlar onu önemsemezler
Böyle büyür gelişir o pek büyük zulümler”

Bir elma yerse sultan bir fakir ağacından
O ağaç kurtulamaz kulların yağmasından

Sultan üç beş yumurta için zulüm ederse
Askerler bin tavuğu vururlar hemen şiş’e

Zulmeden yönetici dünyada uzun kalmaz
Ama üzerindeki lânetler asla kalkmaz

 
Kaynak : Gülistan, Sadi-i Şirâzî




Şiir Defteri
Şeref Hanım
Şeref Hanım Divanından

Tarih-i Velâdet
Daima Han-ı Mecidî kereminden Mevla
Eylesun duhter u ferzend ile şad u handan
Doğdu bir vakt-ı şerifte dedim ana tarih
Aleme geldi şeref verdi cemile sultan
Sene 1209

Niyaz
Tutup bir ali himmet dâmenin şairler adettir
Eder takdim kalay-ı suhen her al-i Osman'a

Benimde bâ-husûs zatın gibi varken meded-hâhım
Niçin benzetmeyim ahvalimi emsal ü akrana

Keremkâra aziz başın için tarihlerim arz et
Demidir hâk-pây hazreti Abdulmecid Hana

Olup sadrında daim devlet ve ikbâl u sıhhatle
Muîn u dest-gîr ol bi-kesan dermandane

Nola hasıl olursa matlab u ümidim alemde
Şeref mur-ı zaifim arzuhal ettim Süleyman'a


Kudûmiye Beray-İ Ali Paşa
Bir nice zamandı meğer vali
Eylerdi felek alet-tevali

Ağlardı hücum-ı ceyş-i gamla
Kalmamış idi dilin mecali

Olmuş idi senin mihnetin ile
Murğ-ı emelin şikeste bali

Gelse bile yok idi elemden
Gönlümde sürura cay hali

İndimde bir oldu fark olunmaz
Iyd ile muharremin hilali 

Gösterdi felek birer birer hep
Her mihneti bana laibali



Günümüz Türkçesi

Doğum Tarihi
Yüce Allah keremiyle Mecit Hanı daim etsin 
Kız ve erkek çocuğuyla sevinç ve saadet versin
Mübarek ve yüce bir vakitte doğdu tarihini söyledim
Dünyaya geldi Cemile Sultan, aleme şeref versin
Sene 1359

Niyaz
Şairlerin ulu birinin eteğini tutması adettir
Sözden bir hediye takdim eder Osman oğluna

Hele ki benim de zatın gibi yardım dilediğim varken
Neden benzetmeyeyim ahvalimi emsalime akranıma 

O cömert zata aziz başın için arz et tarihlerimi
Tam vaktidir, Hazreti Abdulmecid Han’ın ayak tozuna

Makamında devlet ikbal ve sıhhatle sürsün saltanatı
Yardımcısıdır çaresizlerin elinden tutandır garibana

İsteğim ve ümidim gerçekleşirse ne olur alemde
Şeref! Bir zayıf karıncayım, arzuhal ettim Süleyman'a


Ali Paşa İçin Kudumiye
Bir nice zamandı meğer vali
Felek adeti üzere deveran ederdi

Ağlardı gam ordusunun saldırısıyla
Kalmamış idi gönlün mecali

Sebebi senin kederindi
Emel kuşunun kanadı kırılmış idi

Gelse bile yok idi elemden hiç yer
Gönlümde görülmezdi bir sevinç hali

Zihnimde hepsi birdi bir farkı yoktu
Ha bayram ha muharrem hilali

Gösterdi felek birer birer hep
Her mihneti teklifsiz her derdi laubali

Nesir Defteri
Ahmet Cevdet Paşa
Ahmet Cevdet Paşa / Kavaid-i Osmaniye'den

LAHİKA
Müspet ve Menfi Hakkındadır
Müspet edat-ı nefiyden ari olan fillerdir. Balada kerraren ve merraren mezkur olan misallerdir. 
Menfi madde-i asliyesine edat-ı nefiy lahik olan fiillerdir. Fiillerde edat-ı nefiy mim-i meftuhadır. Gelmemek. Yazmamak. İstememek. Aramamak. Erimemek. Okumamak gibi. 
İş bu mim-i nafiye bazen hafif harekeli ise ha-yi resmiye ile ve ağır harekeli ise elif ile gelmemek yazmamak suretinde yazılır. Bazıları hafif harekelisini dahi elif ile gelmemek suretinde yazılır. 
----------------------
FASL-I SALİS
Malum ve Meçhul Beyanındadır
Fiil-i müteaddi ya malum veya meçhul olur. Şöyle ki: Eğer failine isnat olunur ise malum olur. Ve eğer faili meskut-i anh olur ise meçhul olur. Ve meful-i bih failin makamına kaim olarak alamet-i mefuliyet olan kesreden tecrit olunur.
65
Söz kesildi. Tezkere yazıldı. Denildiği gibi ki kesen ve yazan kim olduğu meskut-i anh kalır. 
Malumu meçhul kılmak tariki budur ki edat-ı mastarın makabli lamdan başka bir harf-i sakin var ise harekelenerek ona bir lam ilave olunur. Salifüz-zikir misallerde olduğu gibi. Eğer lam yahut diğer bir harf müteharrik ise nun ilave kılınır. Bilinmek. İstenmek. Aranmak. Dinmek. Okunmak gibi. 
Bazen şaz olarak denilmek ve istenilmek dahi denilir. Eylemek lafzından meçhul gelmez. Fakat onun meçhulü makamında olunmak lafzı kullanılır. Mefulü ileyhi olan fiil-i lazımlardan dahi meçhul gelir. Filan yere gidildi. Yahut varıldı denildiği gibi. Ama esnemek ve uyumak gibi mefulü ileyhi talik etmeyen lazımlardan meçhul gelmez. 
Madde-i asliyenin ahırı müteharrik olduğu suretlerde mutavaat ile meçhul siğaları lafzen müttehit olup ancak karine ile fark olunur. Mesela, bir adam  şurasını burasını aradı, makamında arandı denilir ise mutavaat olur. Eğer filan şeyi aradılar makamında filan şey arandı denilir ise meçhul olur. Kezalik "bir adam kendi kendine söyleniyor" mutavaat "ve bir söz söylendi" meçhuldür. Kezalik bir adam kendi kendine yıkanmak, mutavaat ve elbise yıkanmak 

 
Copyright © 2011-2015 | Âhenk Dergisi | Tüm Hakları Saklıdır | bilgi@ahenkdergisi.com