Eski Sayılar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
e-Kitaplar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bilmek İçin Bilenler ve Bilinmek İçin Bilenler
Editör
Başlıktaki “Bilenler” tarifi bildiğini sananları da kapsayacak şekilde geniştir. Ayrıca bildiğini bilenleri, bilmediğini bilenleri de kapsar. Keza bilgiye, beş duyusuyla ulaşanları, akıl yürütme yoluyla bilenleri, görerek bilenleri, duyarak bilenleri, bilgiyle bütünleşenleri de içine almaktadır. 
Bilmeyenleri, bildiğini bilmeyenleri ve bilmediğini bilmeyenleri dışarıda bırakmaktadır.  
Fakir gibi Ortodoks Laik eğitimden geçenlerin dinle bağlantı noktaları parmakla sayılacak kadar azdı. Bilim mabedi okulların kendilerini o mabedin ruhbanları sanan öğretmenleri tarafından büyük harflerle camlı levhalara yazılmış slogan düzeyinde dolayısıyla iç anlamı boşaltılmış iki cümle olurdu. Biri “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” İmza hazreti Ali, diğeri “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” altında ayet yazılı iki büyük levhaydı. Bu levhalar göze en çok batacak yüksekçe yerlere özenle asılırdı. Genellikle “mu” soru eki ayrı yazılmamış imla hatalı iki cümleyle bilmenin önemine kutsallık izafe eden bir vurgu yapılırdı. 
Çünkü “bilgi” içinde yaşadığımız çağa adını verecek kadar önemliydi. Bilgi çağıydı içinden geçtiğimiz. Bilgi güçtü. Güç iktidardı. İktidar silah ve paraydı. Silah da para da bilgi ile elde edilirdi. Denklem böyle kurulunca herkes bilgiye koşacaktı kuşkusuz. Cahillikten, köylülükten, ilkellikten, hurafelerden, karanlıktan kurtulmak için bilgiye muhtaç idik. Okulları doldurduk. İmtihanlar olduk. Diplomalar aldık. Test çözdük, netlerimizle gönendik. Yanlışlarımız doğrularımızı götürdükçe üzüldük. 
İlkler okuyup öğretmen olmak için çırpındı. Her sınav kişiyi biraz daha seçilmiş kılıyordu. Öğretmenler çocuklarını doktor mühendis olmaları için okuttu. Okullar bittikçe toplumun bir üst katmanına geçmiş olmanın hazzından öldük, öldük dirildik. Ama işin sonu yoktu. Bir lisan bir insan iki lisan iki insan çağı başladı. On lisan on insan sınırına doğru bir koşturmaca başladı. 
Bunlar olup biterken işin yan etkisi gibi sahteciler türedi. Bilmediği halde biliyormuş gibi görünenler çıktı aradan. Yarım yamalak birkaç malumat kırıntısını hayatın sırrını öğrenmiş de kimseye söylememesi gerekiyormuş gibi davrananlar boy attı. Okuduğu iki makale ile iktisat uzmanı haber bültenlerine bağımlılığıyla politika dehası, ottan çöpten şifa devşirip tıp şahikası gibi şişinenlerin devri başladı. Fakat tuhaf bir şekilde bunlar daha çok pirim yaptı. Daha çok ilgi ve alaka topladı. Daha çok alkış aldı. Gerçekten bilenler bu duruma çok üzülüp küstüler, bir kenara çekilip ahalinin ne kadar cahil ve eşek olduğundan yakınmaya başladılar. 
Böylece bilginin gerçekten ne işe yaradığı unutulmaya yüz tuttu. İnsanlar bilmek için değil bilinmek için öğrenmeye başladı. Bu durum daha avantajlıydı. Çünkü gerçekten bilmek için gösterilmesi gereken çaba, emek ve çileye ihtiyaç kalmamıştı. Zır cahil olduğu hâlde etrafına adam toplayıp alkış devşirenlere “bilgisi fazla değil ama satışı iyi” şeklinde mazeret üreten cümleler kurulmaya başlandı. 
Bugün artık bilginin ne kutsallığı, ne önemi, ne kıymeti var. Çünkü bilgiye ulaşma yolları kolaylaştı. Bu arada her kolay gibi bilgi de kirlendi. Çer çöp, değersiz, gereksiz, faydasız bir sürü şeyin uzmanlığıyla geçimini temin edenler piyasada cirit atıyor. Ticaret insana ihtiyacı olanı satmak değil, insana sattığı şeyin ihtiyacı olduğuna inandırmaktır, diyenler haklı çıktı. Bilgi ilgi görüyorsa bilgidir. İlgi görmüyorsa beş para etmez bir yüktür. Bilinmek için bilmenin bilgiyi ne kadar değersizleştirdiği unutuldu. Kaşıkçı elmasını iki tahta kaşığa değişen ahmaklar, bulduğu inciyi bir ölçek darı ile takas edenler sardı ortalığı. 
Çünkü alkışlandılar. Alkışlayanlar kendilerini belirleyici zannetti. Ama asıl belirleyici olan onları kitlesel olarak neyin önemli olduğuna, neden korkmaları, nelere sevinmeleri, kimi sevmeleri, nasıl yaşamaları gerektiğine inandıran kabilenin büyücüleriydi. 
Gerçeğine inanmazsan sahtesi sarar seni. 

Medet
Artunç İskender

              - mübtelâ-yı gam'a sor ki geceler kaç saat-

intikam mı alıyor şimdi acaba böyle
gaflette kalmış seher ya da şahitli fecir ?
tercih edilen uyku bedeni terkederse
ne şu köhnemiş beden ne duygular dinlenir

yeraltı mahlûkatı çıkmış dehlizlerinden
testere dişleriyle damarları parçalar 
akar birikmiş kanlar yollar boyu derinden
ve acı en tepede kendisine yer arar

cezanın vakti mi bu böyle zor mu olacak ?
ve bunun sonu yok mu daha çok mu sürecek ?
şikâyet değilse de yardım istemek suç mu ? 

aman dilemek suç mu şifa beklemek suç mu ?
yoksa vakti geçti mi son pişmanlık mı bu ?
her durum ve her halde el aman medet ya Hu !


Ben Sadece Kuru Dalları Kesen Bir Bahçıvanım
Mehmet Sait Karaçorlu
İblis ve Emir arasında bir konuşma cereyan etmektedir. Konuşma İblis’in kendisini savunması şeklindedir. Bu savunmanın iki temel noktası vardır. Birincisi İblis, ben insanları günah işlemeye zorlayacak bir güce sahip değilim demektedir. İkincisi, günah ve isyan kişinin kendi tercihi olduğu için sorumlusunun yine kendisi olduğudur. Bunu açıklarken kullandığı teşbih, istiare, akıl yürütme, önermeler ve yargılar mutlak olarak doğrudur. Ama sözün doğruluğundan daha önemli olan sözü kimin söylediğidir. Doğru söz bile yerine zamanına göre bir kötülüğün aracı olarak kullanılabilir. Bu yüzden Emir onun söylediklerini değersiz olduğunu “bu söylediklerin doğru ama bu doğrudan senin payına düşen nedir?” cümlesiyle ortaya koyar.
İblis Emir’e şöyle demektedir. 

İblis “Gönlünden şüpheyi gider de dinle beni”
“Ben ki, sahte ile gerçek olanın mihengi”

“Aslan ile köpek benimle imtihan oldu”
Sahte ile gerçek benimle ayrıştı birbirinden”

(2/2700)“Sahtenin yüzünü nerede karartmışım”
“Ben sarrafım sadece kıymet biçerim”

Birinci beyitte (gönlünden şüpheyi gider) ibaresinde geçen şüphe kelimesi kesin bilginin zıddı olan zan ve şüphe anlamındadır. Zan ve şüphe bilgi değildir. İşin aslını bilmeyenler, kesin bilgiye sahip olmayanların ön kabulleri şüphe veya zan veya tahmin veya ihtimaldir. Bunlardan kurtulmadan, bilgiyi şüpheden ayırmadan gerçeğe ulaşılmaz. Önce ön kabullerinden kurtularak beni dinlemelisin. Böylece kesin bilgiye ulaşabilirsin demektedir. 
Bu ön kabullerin ilk sırasında şeytanın bizzat kötülüğü yapan olduğuna dair kanaattir. 
Tarih boyunca temel düşünce sorunlarından bir tanesi kötülüğün nedeni, kaynağı sebebi meselesidir. Yaratan kötü değildir, olamaz. Öyleyse dünyada neden bu kadar kötülük var sorusu bugün de birçok insanın zihninde problemdir. Tanrıtanımaz olduğunu söyleyenlerin temel paradigmalarından biri de budur. “Madem tanrı var, neden bu kadar kötülük var, bu kadar kötülüğün olmasına niçin izin veriyor” derler. Bu sorunsala cevap vermeye çalışanların bazıları, iyiliğin ayrı kötülüğün ayrı tanrılar tarafından yapıldığını söylemişlerdir. Ehrimen ve Züfer gibi çok eski zamanlardan kalan iki ayrı tanrı olacağı tasavvuruna düalizm denir. Hıristiyanlık temelinde oluşan batı kültüründe bu düalist yaklaşım şeytan ve tanrı şeklinde tezahür eder. Faust gibi İlahi Komedya gibi eserlerde bu görüş baskındır. Bugün dahi kötülük ve iyilik üzerinde düşünenlerin birçoğunun şeytanın kötülüğü bizzat yapan olduğuna kail olmaları bir bakıma düalizmdir. 
Şeytan kötülüğü bizzat yapan değildir. Çünkü kötülüğü yapanın üzerinde onu zorlayacak bir gücü yoktur. Teşvik eder, ilham verir, yanıltır, tabelaların yerlerini değiştirir ama yapmaya icbar edemez. Yapan insandır. Tercih hakkını şeytanın işaret ettiği tarafa kullandığı için sorumlu olan da bizzat insanın kendisidir. 
Bunun aksini düşünmek veya iddia etmek tevhit inancını zedeler. Allah’tan başkasına güç isnat etmek şirk olur. (Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman) şeklinde tarif edilen temel prensip de bunu intaç etmektedir. 
İblis, insan kötülük ve kendisi arasında kurulan üçgende kendi rolünü “mihenk” ve “sarraf” kelimeleriyle ifade ediyor. Her ikisi de sahte ve sağlamı birbirinden ayırt etme uzmanlığıdır. 

“İyilere yol gösteririm, doğruyu benimle bulurlar”
“Yolda ki kestiğim dallara bak hepsi de kurumuşlar”

“Kestiğim otları yol üstüne koyarım”
Geçen hayvanın cinsini bununla anlarım”

“Kurt ceylandan bir yavru doğurmuş olsa”
“Yavru, acaba kurt mu ceylan mı yoksa”

“Ot ve kemik atarsın önüne anlamak için”
“Hangisine meylederse cinsi olur belirgin”

“Kemiğe olursa meyli o köpektir besbelli”
“Eğer ota giderse anlarsın ceylandır cinsi”

Uzmanlığın sadece kötülerin kötülük yapmaları için değil aynı zamanda iyilerin iyiyi bulabilmeleri için de bir yol göstericilik olduğunu söylüyor. Çünkü kötülerin kötülüğü tercih edişlerinde onun yol göstericiliğine aldanmaları kendi kötülükleri veya kendi mayalarından gelen bir haslet sebebiyle de değildir. Öyle olsaydı yine sorumlulukları kalmayacaktı. Kurt ile ceylandan doğmuş bir mahlûk, kurt mu ceylan mı olduğunu önüne koyulan et ve ot arasında meyli ile ortaya çıkarır. Ben o et ve otu onun önüne atanım, diyor. Burada cins ayrımı yine fıtrat ayrımı değildir. Çünkü insan ne kurttur, ne ceylandır, ne de kurt ile ceylanın birleşmesinden dünyaya gelmiştir. Kurt ve ceylan olmak bariz bir şekilde davranış biçimini ifade eder. İnsan içinde kurt davranışlarını da ceylan davranışlarını da barındırır. Önüne koyulan et veya ota meyli hangi davranışa meyledeceğini ortaya çıkarır. 

“Keder de mutluluk da aynı şeydir aslında”
“Hayır ve şer bu ikisinden doğmakta”

“Sen otu da kemiği de koy ki ortaya”
“Biri nefsine gıda diğeri ruha gıda”

“Nefsin gıdasını arayan adam cehennemliktir”
“Ruhun gıdasına yönelen ise cennetliktir”

“Tene hizmet ederse olur haza bir merkep”
“Ruh deryasına yönelenler inci bulur”

Kederin de mutluluğun da aynı şey olması çok çarpıcı bir ifadedir. Olay tekdir, ona keder veya mutluluk anlamı yükleyen insanın bizzat kendisidir. Kötülük ve iyilik biri diğerinin varlığı sebebiyle var oldukları için üst başlıkta birleşirler. İyilik olmasaydı kötülüğü, kötülük olmasaydı iyiliği bilemeyecektik. Esas önemli olan bizzat insanın hangisini tercih edip hangisini ürettiğidir. Tercihine göre şekillenen davranışının iyilik ise ruhunu besleyeceğini bilmelidir. Kötülükler ise nefsinin taleplerinden doğar. Biri insanı cennetlik yapar. Cennete girebilecek bir yücelme, arınma, yükselme sağlar. Diğeri insanı hayvanlaştırır. Çünkü tenin talepleri basit ve sığdır. Tatmin edilemezler. Doyurulamazlar. Oysa ruh sonsuz büyüklükte bir okyanus gibidir. Oraya yönelen inci gibi değerli mücevherler bulur. İnci denizden çıkar. İnsanın değerini yükseltecek cennete girecek kıvama getirecek olan şey ise iyiliklerdir. 
İyilikler de kötülükler de insanın tercihini yapabilmesi için vardır. 


(2/2710) “Hayır ve şer birbirine zıt gibi görünürse de”
“Her birinin bir işlevi bir amacı vardır”

Hayır ve şer diye tanımladıklarımızın durumu da böyledir. Birbirlerinin zıddıdır, insan hayrı tercih edip şerden kaçınmalıdır. Fakat her ikisi de gerekli olduğu için vardır. Kötülükler keşke olmasaydı demek iyilikler de olmasaydı demekle aynı anlama gelir. Dünya hayatını tarifleyen şeylerden biri de budur. Dünya hayatı kısadır. Dünya hayatı zaman ve mekânla sınırlıdır. Dünya hayatı somutla soyutun bir arada bulunmak zorunda olduğu boyuttur. Bu ortamdaki yaşam formları birbirlerini besleyerek bir besin zinciri oluşturur. Dünya hayatı geçicidir. Tarzındaki tariflere ek olarak dünya hayatında iyilikler ve kötülükler bir arada bulunmak zorundadır, şeklinde bir tarif daha yapmak gereklidir. Ancak bununla beraber dünya hayatını düzenleyen kurallar içinde insan tercih hakkıyla özgürdür. Bu kuralların ne olduğunu nasıl uygulanacağını manevi âlemle irtibat hâlinde olan üstün insanlar yani Peygamberler öğretir. 

“Peygamberler taatlarını arz eder insanlara”
“Onların düşmanlarının sunduğu ise şehvetleridir”

Şeytan ise tercihler üzerinde bir yaptırım gücü olmaksızın kötülükleri tercih etme yönünde telkinlerde bulunur. İşlevi bununla sınırlıdır. 

“Güzeli çirkinleştirmek benim elimde değil”
“Sadece davetçiyim, yaratan değil”

“Güzeli çirkin etmeye kudretim yoktur benim”
“Güzele ve çirkine bir aynayım, gösteririm”

“Hintli, elindeki aynaya öfke duyar, azarlar”
“Bu kara bir surat gösteriyor, der baksana”

“Aynanın cevabı şudur, nedir benim günahım”
“Yüzü siyah olanındır kabahat, siz ona bakın”

Şeytan güzeli de çirkini de gösteren bir ayna gibidir. Onun telkinleriyle kötülüğü seçenler içlerinde pusu kurmuş kötülükleri onun telkiniyle göstermiş olurlar. Bu ortaya dökülüş bu açığa çıkışta ayna gibidir. Yoktan var etmez. Var olanı gösterir. 


“Bende hünerler de ayıplar da akseder”
“Güzel yüzü de çirkin yüzü de gösteririm”

“Zindan nerededir ben biliyorum yerini”
“Huda şahit, ben değilim zindan ehli”

“Ben nerede meyveli bir ağaç görsem”
“Bakarım, yetiştiririm, bir dadı gibiyim”

“Nerede bir kuru dal görsem onu keserim”
“Pis kokuyu güzelinden tefrik ederim”

Sadece kötülükler değil, iyilikler de o ayna marifetiyle ortaya çıkar. Onun telkinlerine kanmayan, aldanmayan, iyiliği tercih edenler ise içlerinde saklı duran iyiliği ortaya koymuş olurlar. Kötülüklerin tercihi zamanla insanın içini kurutur. İyiliğe dair yetisi ve yeteneği kaybolur. İyilik ve güzellik dalları kurur. İblis kötülüğü tercihe dair yaptıklarım o dalları kesmek gibidir. Bahçıvanın görevi kuru dalları kesmektir. 


(2/2720) “Kuru ağaç bahçıvana, der ki suçum yok benim”
“Sebepsiz niçin şimdi beni kesersin”

“Bahçıvan, ey hünersiz sus, diye cevaplar”
“Kurumuşsun işte, başka suça ne gerek var”

“Bahçıvan devam eder, ey başı dönmüş!”
“Keşke eğri bile olsan da kurumasaydın”

“O zaman ab-ı hayata uzanırdı köklerin”
“O abı hayattan,  hayat elde ederdin”

“Senin tohumun kötü, mayan ve aslın bozuk”
“Güzel bir ağaç ile aşılanmış da değilsin”

“Kötü bir ağaca bir güzel ağaç aşılansa eğer”
“Onun kötü tabiatı değişir, güzelleşirdi”


Burada dalın eğriliği kötülüğün işlenmesi, dalın kuruluğu ise kötülüğün yerleşik hâle gelip iyilik kabiliyetinin kaybolmasını simgelemektedir. Dalın aşılanması insanın aldığı terbiyedir. Bu terbiyeyi yüksek ahlak sahibi kâmil insanlardan alabilir. Güzel ve iyi hasletleri kazanmanın yolu o hasletlere sahip birinden ders almak, etkisine kendisini açmak, onunla beraber olmaktır. Tasavvufun mürit mürşit ilişkisinin temeli budur. Seyri süluk ile kendini geliştirmek ve yüceltmek meyvesiz bir ağacın iyi bir ağaçla aşılanması şeklinde tarif edilmektedir.  Henüz kurumamış bir ağacın kökleri ona hayat verecek su damarlarına ulaşabilir. Ama kurumuşsa kesmekten başka yapılacak bir iş kalmamıştır. 
Ağaç ve insan arasında kurulan anlam ilişkisi son derecede dikkat çekicidir. Kaldı ki tam olarak ağaç değil ağacın bir dalı denmesi, insanın bir bütünün parçası olduğunu hatırlatmakta, kuruyup kesilip atılma bütünden kopuş anlamını hissettirmektedir. 
İblisin kötülüklere yol açan telkinleri ve tezvirleri kurumuş dalları kesmeye benzer. 



Kuş Adam
M. Cahid Hocaoğlu

Şairin biri “kimsesizlik” adında bir şiir yazmış:

Yıllar var ki bir kılıcım kapalı kında

Kimsesizlik dört yanımda dört duvar gibi

..

diye başlıyor;

...

Varsın yine bir yudum su veren olmasın

Başucumda biri bana “su yok” desin de!


diye bitiyor.

İnsanın içine buruk bir acı bırakan bu dizeler neden bu kadar etkileyici acaba?

Zaman zaman biz de mi böyle duygulara kapılıyoruz,  yalnızlık duygumuz bu kadar mı bizi pençesine alıp eziyor? “

Galiba yalnızlık edebiyatta en çok işlenen temalardan biri; kimsesizlik de, yalnızlığın bir başka boyutu, belki de son ve en koyu safhası. Şair, kendini yalnız hissetmektedir ve bu duygusunu şiir formunda anlatmaktadır. Bunun en başarılı, adeta acının elle tutulur hale geldiği bir örneğini Fuzuli’de görürüz:

Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge

Ne çalar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı

Okuyucu bu anlatım içinde ne kadar kendisini, kendi halini buluyorsa şiir ve ve şair o kadar başarılı sayılmaktadır. Zaten bu “kendisini bulma”, her sanat eserinin temel başarı ölçüsüdür. Bir müzik parçasını dinlemekle kendini jiletle doğramaya kalkışmanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Kendimizi şiirin mâna nehrine bırakmak yerine meseleye biraz nesnel bir gözle bakmaya çalışmak, anlamak, ama doğru anlamak için gerekli olabilir.

“Kimsesizlik” kelimesiyle ifade edilen duruma sebep olan “kimse” kimdir ?

Herhangi bir insan mıdır, belirli bir insan mıdır, yoksa belirli nitelikleri olan biri, birileri midir?

Birisi “su yok” diyorsa, diyebiliyorsa, kastedilen her hangi bir kimse değildir.

Çok basmakalıp bir ifade ile insan “toplumsal bir varlık” olduğuna göre kimsenin mutlak mânada “kimsesiz” olması mümkün olmamalıdır. Demek ki “kimsesizlik” le birilerinin, herhangi birilerinin varlığından yoksun olmayı değil, belirli birilerinin yokluğu kastedilmektedir.

Bu duyguyu en çok hastaların yaşıyor olabileceğini varsaymak fazla yanlış olmasa gerektir. Hastalık, kişinin kalkıp sokağa çıkmasını, gezip dolaşmasını ve eş dost ahbap ziyaretleriyle avunmasını engellemektedir. İşte bu “eş, dost, ahbap” şiirde bahsi geçen “kimse” lerdir. Sohbet edilebilecek, sözü dinlenebilir, amiyane tabiriyle “kafa dengi” kimseler. Tabii bunların gelip kişiyi ziyaret etmeleri daha da güzel duygulara yol açacaktır. Bunların dışında kalanlar bu ihtiyaca cevap veremeyeceği için yok hükmündedir ve “kimse” den sayılmamaktadır.

Yaşlı adam hastadır. Yetişmiş çocuklarının her biri ayrı uzak şehirlerde kendi hayatını yaşamaktadır. Baba, birinden birinin gelip kendisini iyi bir doktora götürmesini ve derdine deva bulmasını beklemektedir. Kendisini “kimsesiz” görmesi yanlış mıdır? Ona göre “kimse” gelip elinden tutmasını beklediği kişilerdir. Yoksa konu-komşu, tanıdık, hatta hısım akraba gelip gitmektedir yanına.

Demek ki okuyucu bu temadaki şiirlerde yalnız kendi yalnızlığını bulmakla kalmamakta, bu durumdaki kişinin halini de anlamaya bir yol bulmaktadır. Hele de “beklenen kimse” nin kendisi olduğu, olabileceği senaryolar varsa zihninde, mesele acı da olsa daha bir anlam kazanmaktadır.

Buna göre “kimsesizlik” te bahsi geçen “kimse”, yakınlardır. Soyca veya başka nitelikleriyle kişinin kendine yakın bulduğu kimseler.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: “yakın” olmanın, bulmanın ölçüsü bahsi geçen “kafa dengi” nitelemesini aşar, taşar bazen. “Anlayan”, “hayran” gibi sıfatlara bürünebilir. Anlaşılmak, anlaşılmayı beklemek belki en insancıl yanlarımızdan biri. Ama çok sinsi bir şekilde “beğenilmek” düzlemine kayabilir. “Sath-ı mâil” denilen nitelikteki bu düzlem ise insanı pek de olumlu yerlere götürmez genellikle. Çünkü beğenmek kalpten, beğenilmeyi istemek, beklemek ise nefisten gelir.

Bir de mahpusların durumu var. Toplum, kendine karşı suç işleyenleri, kendinden uzaklaştırmakla cezalandırmaktadır. Kişinin zorla tutulduğu, sınırlarını aşmadan yaşamaya mahkûm edildiği mekân, ne kadar dar veya geniş, ne kadar kalabalık veya tenha olursa olsun, soyutlanmış olmak kişinin kendini kimsesizlik girdabında görmesine yetmektedir.

Bu alanda pek popülerliği kalmamış eski ama tipik hikâye vardır. “Vatan benim için bir anlam ifade etmiyor, bu vatanı sevmiyorum ve ona ait olmak istemiyorum” gibi laflar etmiş bir adamın hikâyesi: “Vatansız Adam”. Adamı bir gemide yaşamaya mahkûm ederler. Her ihtiyacı karşılanacak, ancak karaya çıkmak değil, kamarasından çıkmasına, kimsenin kendisiyle konuşmasına izin verilmeyecektir. Gemi ülke ülke dolaşır, kamarasının lomboz deliğinden dışarıyı seyreden mahkûm, arada bir kendi ülkesine de geldiği görebilmekte, ancak elinden bir şey gelmemektedir. Sonunda ecel gelip can gittiğinde kamaraya girenler, duvarların adamın vatanının haritaları ve manzaralarıyla süslenmiş olduğunu görürler.

Bir de deyim yerindeyse “kült” bir Hollywood yapımı olan “Alkatraz Kuşçusu” (Birdman of Alcatraz) isimli film vardır. Başlangıçta dokuz yıllık bir hapis cezası olduğu halde, can sıkıcı bazı olaylar karşısında takındığı boyun eğmez tavırlar, işlerin ters gitmesine ve önemli hatalar yapmasına ve sonuçta ömür boyu hapse mahkûm edilmesine yol açan “kahraman”, çevresiyle uyumsuz tavırları sebebiyle hücresinden de çıkamamaktadır. Ancak bu “kimsesizlik” durumu onun “kuşçu” (birdman = kuş adam) olmasına yol açar. Bir gün hücresinin penceresine gelip konan bir kuşun yaralı olduğunu fark edip onu tedavi etmesiyle başlayan bu macera, pencere kenarına dökülen kırıntılara gelen kuş sayısının giderek artmasıyla cam kırıklarını bıçak gibi kullanarak kuş kafesleri yapma aşamasına kadar ilerler. Dahası, bir kuş hastalıkları uzmanıdır artık o.

Bu hikâye, mutlak manada kimsesizlik hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor.

İster mutlak ister izafi mânada olsun, kimsesizlik katlanması zor bir durum. Galiba en iyisi işlerin buralara gelmesine izin vermemek, vaktiyle tedbirli ve tedarikli olmak.

Yüce Rabbimiz kimseyi kimsesiz bırakmasın, kimsesizliğe mahkûm etmesin.

Kemdürür
Behlül Nuri Demircan
Kimi var peşin yapmış hayatla pazarlığı
Sırtında taşır durur zahmeti bizarlığı
Kimi de hayal eder krallığı çarlığı
    Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı
    Bunca varlık iken, gitmez gönül darlığı

Nasıl olmuşsa olmuş çıkmış servi dalına
O hep kârına bakar herkes onun eline
Sokakta nasıl yürür bak salına salına
    Batmış dünya malına, bakmaz ölüm haline
    Ermiş Karun malına, zehi iş düşvarlığı

Kendini bu âleme bilemedi kim saldı
Kimi bilmeden geçti kimi kimdürür bildi
Geçmişe şöyle bir bak niceler bura geldi
    Bu dünya kime kaldı, kimi berhudar kıldı
    Süleyman'a olmadı anın berhudarlığı

Bereketi o buldu kim kanaat ederdi
Hakk'ı vekil edenin olmaz tasası derdi
Ter dökmeden kazanan sanır nimete erdi
    Süleyman zembil ördü, kendi emeğin yerdi
    Anınla buldular anlar Peygamberliği

Topla dünya malını şöyle küçük hurc eyle
Fazla darda kalırsan gücün kadar borç eyle
Doğru sözün içine hakikatı derc eyle
    Gel imdi Miskin Yunus, nen var Hakk'ka harc eyle
    Gördün elinden gider, bu dünyanın varlığı


---------------------------
kemdürür : kötüdür
bîzâr : rahatsız, bıkmış, usanmış, küskün
zehi : ne güzel, ne iyi
düşvar : müşkil, güç, zor
kimdürür : kimdir
berhudar : selâmette; mükâfata erişen, nasibli

Mes vers fuiraient / Mısralarım Uçardı
Bicahi Esgici
Mes vers fuiraient

Mes vers fuiraient, doux et frêles,
Vers votre jardin si beau,
Si mes vers avaient des ailes,
Des ailes comme l’oiseau.

Ils voleraient, étincelles,
Vers votre foyer qui rit, 
Si mes vers avaient des ailes,
Des ailes comme l’esprit.

Près de vous, purs et fidèles,
Ils accourraient nuit et jour,
Si mes vers avaient des ailes,
Des ailes comme l’amour.

Victor Hugo (1802 – 1885 )

Mısralarım Uçardı

Mısralarım uçardı yumuşak hafif narin
Yanarak hasretiyle o güzel bahçenizin
Kanatları olsaydı kuşların kanadından

Çakarlar uçarlardı kıvılcımlar misali
Mutlaka bulurlardı hep gülen kalbinizi
Kanatları olsaydı ruhların kanadından

Dönerek çevrenizde saf ve sadık her zaman
Gece gündüz demeden akarlardı durmadan
Kanatları olsaydı aşkların kanadından
İçimizdeki Karanlık
Atilla Gagavuz
Mesnevi’nin ilginç karakterlerinden biri Cuha’dır. Bu kişi aptallığıyla ünlü bir hayal kahramanıdır. Cuha, bir gün bir çocuğu dinler. Çocuğun babası ölmüştür. Babasının tabutu başında şunları söylemektedir. 
“sen şimdi ne karanlık, ne dar, ne kötü bir yere gidiyorsun, gittiğin nasıl bir ev ki, içinde halı yok, hasır yok, damı yok, bacası yıkılmak üzere, içinde yemek pişmez” 
Çocuk hem bunları söylemekte hem ağlamaktadır. Buna şahit olan Cuha; babasına döner, “baba galiba bu cenaze bizim eve gidiyor” der. Dar, karanlık, kötü bir yer tarifi Cuha'ya kendi evini işaret etmektedir. 
Hikâye buradan insanın gönül evinin bazen mezara dönüştüğüne evrilir. Allah’ın güneşinin ışığı girmeyen nice gönül, tıpkı tarif edilen ev gibi, dar, karanlık, damsız, bacasız, çıkışsız bir harabeye dönüşür. Biz sözün burasında insanın en trajik macerasının izlerini sürmeye başlarız. 
Yaptığı Musa heykeline konuşsana diyerek çekicini fırlatan heykeltıraş, çizdiği resmin karşısına geçip kulağını kesen ressam, sözcüklerin sihirli dünyasına çektiği afyonun buğulu bulutları arasında ulaşmaya çalışan şair, bir iç savaşın bütün acısını ve hüznünü gitarın nağmelerinde yeniden yaşatan müzisyen bir bakıma kurtulamadığı gönül karanlığını dışa vurmaktadır. İç karanlığı gönül viraneliği modern insanda; anti depresanlarla bastırmaya çalıştığı ruh çöküntüsü, intiharı kurtuluş olarak gören çaresizin bileklerine bastırdığı jilet keskinliğinin hışırtısı şeklinde dışa vurur. Bazılarının cinsellikte, uyuşturucuda, farklı olmak adına girdiği her kılıkta, marka düşkünlüğünde, çılgınca tüketmekte, kariyer saplantısında aynı karanlığın dışarıya sızdığı görülür.
  
Böyle gönüldense bir mezar daha iyi sana
Kendi kalbin bir kabirdir manzarası fena
Dirisin ey dirinin çocuğu, dirisin
Bu daracık mezarda nefessizsin
Vaktin Yusuf’u olmuşsun, çık o kuyudan
Sen gökyüzünde güneşsin göster yüzünü
Balığın karnındaki Yunus gibisin
Onun gibi seni de kurtarsın tespihin

Mısralarında Yusuf’un kuyusu, Yunus’u yutan balığın karnı o karanlık ve dar gönülle eşleştirilir. İçimizde taşımak zorunda olduğumuz karanlıktan kurtulmanın, gönlümüzün ışımasının çaresi önce karanlığın asıl sebebini keşfetmekten geçmektedir. İçimizdeki gönül karanlığının dış sebeplerle bir ilgisi yoktur. Ötelere ait olmakla buraya sıkışıp kalmış olmak arasındaki ince çizgidir içimizdeki karanlık. Ötelerle kurulacak irtibatla ışıyacak buraya saplanıp kalmakla kararacaktır. O karanlığa saplanıp kalmak sana yakışmaz, sen kendi gönlünü kendine mezar edersen, diri oluşuna ihanet etmiş olursun, denmektedir. 
Balığın karnında Yunus şöyle diyordu. “Ey kendisinden başka ilah olmayan âlemlerin Rabbi Allah’ım! Sen bütün noksanlıklardan münezzehsin. Ben kendine zulmedenlerdenim”  Mevlana’nın Yunus’un tesbihi seni kurtaracak dizesindeki öğüt, kendi tercihiyle başına gelen musibet ve tercihten vazgeçiş kararlılığı için hatayı itirafla işe başlamaktır. 
Sonra?
Sonrası kendiliğinden gelir içimizdeki karanlıkla yaşamaktan kurtulma imkânı buluruz. 

Emanetler ve İhanetler – VII
Bahri Akçoral
Dertli: Hocam, Osmanlıca !
Galesiz: N’olmuş Osmanlıcaya ?
D: Konuşacaktık ya !
G: Hatırlamıyorum
D: Neyi hatırlamıyorsun ?
G: Böyle bir konu için kavilleştiğimizi 
D: En son orda kalmıştık ya
G: Kalmadık ki, bahsettik ve kapattık
D: Nasıl kapattık ?
G: “Allah kurtarsın” demedik mi ?
D: Yani bu kapatma cümlesi miydi ?
G: Başka ne olabilirdi ki ?
D: Ben vedalaşma cümlesi olarak algılamıştım
G: Ben de hiç böyle algılama görmemiştim
D: Hocam, niye işi “dedim – dedi” ye döküyoruz ki; diyelim ki yeni bir konu açıyoruz
G: Olabilir Dertli de, açıkçasını istersen bu konuya girmek hiç de içimden gelmiyor
D: Ama ondan iki adım önce “önce dili konuşmalıyız” demiştik ?
G: Evet, demiştik
D: Öyleyse mesele nedir ?
G: Mesele şudur ki sayın Dertli, dil meselemiz sadece Osmanlıca meselesi değildir
D: İyi ya işte, dil meselesine Osmanlıca’dan giremez miyiz ?
G: Bence giremeyiz
D: O niye peki ?
G: Osmanlıcaya bir girmeye kalkarsak bir daha çıkamayız de ondan
D: Tamam. Biz de “Osmanlıca konusuna neden giremeyiz” veya “girmemeliyiz” sorusuna cevap arayalım öyleyse
G: Yani ne yapıp edip beni bu kör kuyuya çekmeye kararlısın, öyle mi ?
D: Hele bir kutuyu açalım da kör mü değil mi anlarız inşallah
G: Peki, sen istedin; ama sonra uyarmadı deme
D: Demem inşallah
G: Pekâlâ; bak şimdi: benim Osmanlıca konusunda kurabileceğim ilk cümle : “Osmanlıca diye bir dil yoktur” olur, olmak zorundadır
D: Varsın olsun hocam, mutlaka bu kanaatin gerekçelerini de açıklarsın elbet
G: Açıklarım açıklamasına da, dinleyen olursa
D: Niye olmasın ki ?
G: Dilimizi, bu temel kültür hazinemizi kötürüm etme savaşı verenler : “Biz de senelerdir bunu söylüyoruz, siz daha yeni mi farkettiniz ?” diye bu cümleyi havada kapar ve ötesini dinlemezler bile
D: Ya diriltmeye uğraşanlar  ?
G: Onlar da “bu karşı tarafın iddiası” diye şiddetle karşı çıkar ve haliyle onlar da gerekçesini falan merak etmezler
D: Hocam, ben merak ediyorum, sen bana anlat
G: Kısa mı anlatayım uzun mu ?
D: Önce kısa lütfen
G: Peki, hükmün “çünkü” süne bakalım öyleyse: kötüleme taraftarlarının “çünkü” sü şöyle olabilir: “çünkü Osmanlıca denilen dil, üç dilin birleştirilmesinden meydana gelen yapay bir dildir”
D: Sizin “çünkü” nüz peki ?
G: “çünkü Osmanlıca denilen dil Türkçe’den başka hiç ama hiç bir şey değildir”
D: Demek ki ortada bir isimlendirme hatası var sadece
G: Orası öyle de, mesele bundan ibaret değil
D: Başka ne hatalar var ?
G: Başka hatalardan önce bu hatanın maksadı var
D: Yani bu kasten yapılmış bir hata mı ?
G: Elbette; kasten, amden ve taammüden
D: Peki maksat ?
G: Maksat yeterince açık değil mi ? “Bu senin dilin değil” diye uzaklaştırmak ve dil vasıtasıyla milleti özünden ve köklerinden koparmak
D: Büyük Osmanlı Devletinin geniş bir coğrafyaya yayıldığı, pek çok kavmi kendi çatısı altında topladığı, bu yüzden de ortak bir medeniyet dili olarak Osmanlıcanın ortaya çıktığı yolunda görüşler var; buna ne dersiniz ?
G: İşte, bu meseleden uzak durmaya çalışmamın bir başka sebebi de bu: aynı safta olanların karşı karşıya gelmesine sebep olacak fikir ayrılıkları
D: Yâni size göre bu görüş de mi yanlış ?
G: Osmanlıca diye bir dilin varlığını kabul ettikten sonra yanlış değil; ama sadece müdafaa sadedinde geliştirilmiş bir nazariye; bu varlığı reddettikten sonra da bu görüşün kabulü mümkün değil 
D: Çünkü ?
G: Çünkü Osmanlı Devletinin, hükümranlık sahasındaki kavimlerin hiç biriyle “dil birliği” denebilecek bir kültür bağı yok. “Dil birliği” nden kasıt iki dilin birleşerek üçüncü bir dil oluşturması; kültür temas’ının ve alışverişinin olduğu her yerde az veya çok miktarda var olan kelime alışverişi bunun dışındadır. 
D: Türkçenin Arapça ve Farsça ile olan münasebetini  de mi bu sınıfta görmemiz gerekiyor ?
G: Şüphen olmasın; ne cümle yapısı, ne kelime türetme (iştikak) usül ve kuralları ne de başka dil özellikleri alınmamış, sadece kelime alınmış. Terkip (tamlama) usulü gibi, çoğullayan, izafe eden sonekler gibi bazı özellikler de mevzii ve nadir olarak taklit edilmiş, bütünüyle alınıp dile mal edilmemiş, kural haline getirilmemiş. O kadar ki Arapça ve Farsça kelimelerden -hattâ zaman zaman bunların birleştirerek- yeni kelimeler türetme işi bile ağırlıklı olarak Türkçenin kurallarına göre yapılmış. 
D: Yani Türkçe, Arapça ve Farsçayla dahi birleşmemiş, sadece kelime almış, öyle mi ?
G: Aynen öyle; alınan kelime sayısının yüksek oluşu etkileşim biçimini değiştirmez; neticede ortada yeni ve farklı bir dil değil, sadece kendisinde olmayan çok sayıda kelimeyi iki komşu dilden alarak zenginleşmiş bir dil var
D: Diğer dillerle ilişkiler için neler söyleyebiliriz ?
G: Biri biriyle kültür teması olan toplumlar arasında kültür alışverişi de bu meyanda kelime alışverişi de tabiidir. Ancak kültür akışı da tabiat kurallarına tabidir, yani yüksekten aşağı doğru akar. Hiç bir medeni kavim vahşi bir kavimden kültür adına herhangi bir şey almaz, almamıştır. Meğer ki kendi kültüründe olmayan, ama iyi, güzel, faydalı olan bir şeyler bulsun. Türkçeye Trakya dillerinde geçen “maşinga”, “kuzine”, “kastara” gibi kelimeler bunlara örnek olarak zikredilebilir.
D: Başka örnekler ?
G: Meselâ köken bakımından bozkırdan gelen bir kavim olarak atalarımız, denizle ve denizcilikle ilgili bilgileri ve terimleri başka milletlerden, en çok da İtalyancadan almış. Bu akış da Osmanlıdan çok önce, Türklerin Anadolu’ya gelmesiyle başlar. O zamanların denizci milleti de Cenevizliler ve Venediklilerdir. Türkçede Arapça, Farsça ve bundan başka kayda değer boyutta kelime ithali yok. 
D: “Dil birliği” dediğimiz hadiseye örnek verebilir miyiz ?
G: Tabii, batı Avrupa dillerinin hepsi böyle meydana çıkmış diller. Üst medeniyet Roma imparatorluğu, barbar Avrupa kavimlerini köleleştirirken vahşi dillerini de bu gün Latince denilen Roma dilinin baskısı altına almış ve sonuçta ayrı milletlerin dilleri gibi görünen şimdiki diller ortaya çıkmış. Bunlar ‘taban’ yani coğrafi mekânın asıl sahiplerinin dili olarak isimlendirilmiş olsa da hâkim, yâni ‘dominant’ dil Latince.
D: Onun için mi hepsi biri birine benziyor ?
G: Elbette. Bu dillerin biri biriyle olan aşırı benzerlikleri ve her biri için kolay öğrenilir olmasının sebebi bu. Yoksa bu dillerin tabanındaki Keltçe, Gotça, Frankça, Cermence gibi iptidai dillerin biri biriyle benzerliği yok.
D: Başka örnek ?
G: Evet; Endülüs hâkimiyeti esnasında İberya’da, yâni şimdiki İspanya’da ortaya çıkan “Aljamia” dili; Arapça ve İspanyolcanın birleşimiyle oluşmuş bir dil.
D: Belli bir dilin baskısı veya önderliği olmadan da dil birliği olabilir mi ?
G: Mecburiyet olmayınca oluşum süresi uzar ama bu da varittir. Meselâ üç kavmin kesiştiği, biri birine yaklaşıp kaynaştığı coğrafyada yaşayanlar bu üç kavmin dillerini beraberce kullanarak dördüncü bir dil oluşturabilirler. 
D: Sonra da “mademki dilimiz ayrı, demek ki biz ayrı bir milletiz” diye ayrılıkçılık sevdasına tutulurlar
G: Ne diyebiliriz ki, Allah ıslah etsin
D: Âmin. Hocam, “Osmanlıca” kelimesi de mi kültür ihtilâlinin bir mahsülü ?
G: Hayır, biraz daha eski; şu “batıya açılma” hengâmından kalma
D: “Osmanlıca” değil ama “Osmanlı Lisanı” konusunda bir not buldum, izninle okuyayım
G: Ne demek, buyur
D: Kendinden sonraki bütün lügatlere kaynaklık etmiş “Kamus-i Türkî” nin müellifi Şemseddin Sami bey 1881 yılında bir dergide çıkan bir makalesinde şöyle demiş:
Söylediğimiz lisan ne lisanıdır ve nereden çıkmıştır? Osmanlı lisanı tabirini pek de doğru görmüyoruz çünkü bu unvan Selâtin-i Osmaniye’nin birincisi, fatih-i meşhurun nam-ı âlilerine nisbetle müşarünileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin unvanıdır. Hâlbuki lisan ve cinsiyet müşarünileyhin zuhurundan ve bu devletin tesisinden eskidir. Asıl bu lisanla mütekellim olan kavmin ismi “Türk” ve söyledikleri lisanın ismi dahi “lisan-ı Türkî”dir. 
G: Çok güzel. Dil’e “Osmanlı” ismi verme sakatlığının bir başka yönü de bu işte. 
D: Hocam, “Osmanlıca” kelimesinde dilbilgisi bakımından da bir acaiplik yok mu ?
G: Ne gibi ?
D: Bir kavmin dilini, kavmin adına “ce” “ca” eki getirerek isimlendiririz, öyle değil mi ?
G: Evet, öyledir
D: “Osmanlı” bir milletin değil bir devletin ismi değil mi ?
G: Evet, hattâ bir hanedanın
D: Bildiğim kadarıyla bunun başka bir örneği de yok
G: Haklısın, bu da “Osmanlıca” adı verilen dilin değil, dilin adını böyle değiştirmeye kalkışmanın “yapay” bir çaba olduğunun delili işte
D: Buna göre, “Osmanlıca Eğitimi” de anlamsız hale mi gelmiş oluyor ?
G: Kavram olarak değil ama, isim olarak öyle
D: Doğru isim ne olmalı peki ?
G: “Türkçe Eğitimi” tabii
D: Ama bu zaten var ?
G: Demek ki lâzım olan, kapsam genişletmesi
D: “Eski Türkçe” diye bir ayırım nasıl olur ?
G: Evet, bir zamanlar bu terim kullanılırdı, “Eskimez Türkçe” de olabilir belki. Ama ne biri ne öbürü doğru olmaz; “eski” gibi aşağılayıcı bir sıfat anne sütü dilimiz için hiç de münasip değil. Meğer ki “eskitilmiş” diyebilelim.
D: Diyelim kapsamı genişlettik, yazı işi nasıl çözülecek ?
G: Yani eskimez yazı mı ?
D: Değil mi ama ?
G: Zaten çoğunun “Osmanlıca” denince anladığı da bu 
D: Evet, hem de iki cephede de 
G: Öncelikle bunu “Arap harfleriyle yazılan Türkçe” diye doğru isimlendirmemiz, sonra da bunun lüzumunda mutabakat sağlamamız lazım
D: Yani sence lüzumsuz mu ?
G: En azından herkese lazım değil
D: Kimlere lâzım peki ? 
G: İhtisas sahalarında çalışacak olanlara tabii 
D: Meselâ ?
G: Türkçe, Arapça, Farsça dil ve edebiyat okuyacak olanlara; tabii İlahiyat, Tarih ve Arkeoloji’ye de
D: Ama bu şubelerde halen var, bildiğim kadarıyla
G: Öyle olması lazım; ayrıca eski eserleri günümüze kazandıracak elemanlar yetiştirilmesi de önemli
D: Yani daha fazlasına lüzum yok mu ?
G: Ne lüzumu olabilir ki ?
D: Herkesin bilmesi iyi olmaz mı ?
G: Diyelim bildi, öğrendi, öğrettik; nerde kullanacak bu bilgiyi herkes ?
D: Eski eserleri okuyacak ya
G: Ya, ya, ne demezsin; mezar taşlarını da unutma !
D: Değil mi ama ?
G: Tabii; zaten bütün mesele Arap harflerini öğrenmekte; o zaman gelsin “Osmanlıca” ne varsa; sade kitap yazısını değil, hat levhalarının hattâ el yazısının her türlüsünü de, şer’iye sicillerini de, salnameleri de, beratları da sular seller gibi okuruz artık.
D: Hocam, bilen sayısının artması iyi olmaz mı ? Bir kere başlansın bakalım, elbet ilerletilir
G: Tabii; baksana Arap harfleriyle yazılmış Türkçe kitaplar kütüphanelerden, kitapçı dükkânlarından taşıyor; herkes her türlü kitabı bol bol okuyor da bir bunları okuyamıyor; herkesin geçmişlerinin bu yazıyla yazılmış mezar taşları var, oku oku bitmiyor; değil mi?
D: Hocam fena mı olur ?
G: Fena olmaz tabii, bilgi bilgidir; meselâ Çince, Korece, Eskimoca falan bilmek de fena olmaz
D: Zararı da olmaz ama
G: Zararı olur
D: Nasıl ?
G: Kullanılmayacak, bir işe yaramayacak, dolayısıyla çabucak unutulacak bilgileri zorla  okutmak, velev ki isteyerek okumak, zaman ve enerji israf etmek yeterince zararlı değil mi ?
D: Yani faydasız ilim ?
G: Değil mi ?
D: Kabul etmek zorundayım, haklısın hocam
G: Teveccühünüz !
D: Yani şimdi biz geçmişimizi araştırıp öğrenme, bağlantı kurma; kültürümüzü geri kazanıp canlandırma hayallerimizden vaz mı geçeceğiz ?
G: Önce iki ayrı Türkçe varmış gibi düşünmek saplantısından vazgeçsek nasıl olur ?
D: Peki, sonra ?
G: Sonra da geçmişimizi öğrenmenin tek yolunun “Osmanlıca” bilmek olduğu yolundaki önyargımızdan vazgeçeriz 
D: Ama meselenin bir boyutu daha var hocam
G: Nedir Dertli ?
D: Madem mesele bir isimlendirme hatasından ibaret, uzun uzun “Arap harfleriyle yazılan Türkçe” veya “Kültür ihtilalinden önceki Türkçe” yerine kısaca “Osmanlıca” demek daha pratik, daha kolay değil mi ? 
G:Bütün kısaltmalar, kısa yollar, matah bir iş yapıyorum zannıyla kelimeleri, cümleleri kesip biçerek kolayına kaçmalar gibi bunun da riskini göze alabiliyorsan olabilir elbette. Sen sormadan ben söyleyeyim : o risk yanlış anlamak, yanlış anlaşılmaktır. Az evvel açık ve net olarak ortaya kondu ki “Osmanlıca”, hem “Kültür ihtilalinden önceki Türkçe” anlamıyla bir dilin, hem de “Türkçeyi yazmak için Arap alfabesini kullanmak” anlamıyla bir usûl ve metodun adı olarak kullanılıyor. Muhatabın bu iki farklı anlamdan hangisini kastettiğini anlayacaksa haberleşme bakımından mesele olmayabilir.  Bu kelimeyi “Türkçe değil; bambaşka, apayrı, Türklere yakışmayan, yapay, tehlikeli, bölücü, yıkıcı, eskimiş, ölmüş bir dil” anlamında kullananlara destek vermek de işin cabası olur tabii.
D: Gene de, her şeye rağmen hangi anlamda olursa olsun; oturmuş, yerleşmiş, kanıksanmış bir kelime; vazgeçilip unutulması bir hayli çetin görünüyor
G: Bak buna itiraz edemem işte. Biz doğru bildiğimizi söyleyelim de; isteyen, beğenen, kabul eden alır, uyar, kullanır; zorla kabul ettirecek halimiz yok herhalde.
D: Hocam bir de, “Arapçada sesli harf yok, onun için bize uygun değil” gibi iddialar var ?
G: Başka bir cehl-i mürekkep örneği. Bir kere harf dil’e değil, alfabeye aittir; yani dillerin değil, alfabelerin harfleri olur veya olmaz. İkincisi, Arap alfabesinde sesli harf olmadığını kabul etsek bile bu ne Arapça için ne de Türkçenin Arap harfleriyle yazılması için bir mâni teşkil etmez. Nitekim Arapça da, Arap harfleriyle yazılan Türkçe de yüzyıllarca sesli harflerin çoğu olmadan yazılmış ve okunmuştur. Türkçenin Arap alfabesiyle yazılmasında ve okunmasında bir takım zorluklardan söz edilebilir belki; ama yalnız ve yalnız tembel cahiller için.  
D: Yani dil ile alfabe başka başka konulardır diyorsunuz ?
G: Sence de öyle değil mi ? Alfabe bir amaç değil, araçtır; dil esastır, alfabe değişebilir. Alfabe harfler topluluğu, listesi; her harf de dildeki seslerin her biri için bir semboldür. Her dil her alfabe ile yazılabilir. Bir alfabe bir dilin ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa noksanlık dilde değil, alfabededir.
D: Hocam, her zamanki gibi çok bilgilendim, sağolasın ama ...
G: Ama, ne ?
D: Biraz nasıl desem, buruk hissediyorum kendimi
G: Niye acaba ?
D: Galiba karamsarlığını bana bulaştırdın 
G: Nasıl yani ?
D: Bizi duyan Osmanlıca, yâni Türkçeyi Arap harfleriyle okuyup yazmayı öğrenmek isteyenlere mani olmaya çalıştığımızı zannedecek 
G: Nasıl mâni olabilirmişiz ki ?
D: Ne bileyim, sanki lüzumsuzmuş, uğraşmaya değmezmiş gibi konuştuk
G: Bir kere bir şeyi öğrenmek isteyen ne yapar eder, öğrenir; kimse mâni olamaz, hele de şu öğrenme imkânlarının bolluğunda. Ama konuşmalarımızdan böyle bir netice çıkabiliyorsa hata etmişiz demektir Dertli
D: Peki, sizce nasıl bir netice çıkarmak gerekir ? 
G: Bizim anlatmak istediğimiz şuydu: Osmanlıca öğrenmek deyince herhangi bir yabancı dil öğrenmek gibi anlaşılmamalı; bundan maksat yeni bir dil öğrenmek değil, öncelikle kendi dilinin kelime haznesini genişletmek, geliştirmek, sonra da Türkçeyi Arap harfleriyle okuyup yazmayı öğrenmek anlaşılmalı, bu bir. İkincisi bunun kolay bir şey, Arap harflerini öğrenmekten ibaret bir şey olduğu sanılmamalı. Bir de, öğrendikten sonra kaldırılıp bir köşeye atılacaksa, unutulmaya terk edilecekse zahmet edip başlanmamalı demek istedik; hepsi bu. Her ne kadar sürç-ü lisan ettikse affola.
D: Estağfirullah hocam; böylece maksadımız berraklaşmış oldu. Bu mesele de böylece hallolduğuna göre artık bir mola hak ettik demektir. Geçmişimize, yani özümüze dönmek, kendimize gelmek için kullanabileceğimiz “Osmanlıca” öğrenmek dışındaki yolları da daha sonra konuşuruz inşallah.
G: İnşallah Dertli, maasselam 
D: Fi-emanillah hocam
Cömert Şehzade
Laedri
Şehzadenin birine babasının mirası
Harcamakla tükenmez büyük hazine kaldı

Kerem elini açtı gerçekten çok cömertti
Askere ahaliye ölçüsüz ihsan etti

Öd ağacı tarlada belli olmaz doğrusu
Ancak ateşte çıkar onun güzel kokusu

Büyüklük isteyenler olmalı açık elli
Meyve peşinde olan tohumunu ekmeli

Anlayışsız bir vezir nasihate başladı
“Evvelki padişahlar asla böyle yapmadı 

Çalışıp topladılar sakladılar güzelce
Gün olur lâzım olur çok önemli işlere

Sen de böyle israftan hiç durma elini çek
Bilemezsin ki günler ne dertler getirecek

Önünde hadiseler arkada düşmanlar var
Âciz kalırsın yoksa bir gün ihtiyaç doğar

Halk’a ihsan edersen kocaman bir hazine
Ancak bir pirinç düşer her hâne reisine

Ama her evden alsan her gün bir parça gümüş
Bir bakarsın hazinen gelişmiş ve büyümüş”

Bu sözler üzerine kaş çattı o şehzade
Çünkü uygun değildi bu sözler cömertliğe

“Beni” dedi vezire “getirdi Hak Teâlâ 
Oturttu bu makama şükürler olsun ona

Varis kıldı bu mülke yedireyim yiyeyim
Bekçisi değilim ki başında bekleyeyim

Yok oldu gitti Karun o koca hazineyle
Nûşirevan ölmedi yaşamakta ismiyle“

Hem cimrilik kötüdür hem de saçıp savurmak
En iyisi arada güzel bir denge kurmak
 

Kaynak : Gülistan, Sadi-i Şirâzî


Gülümsedin
Coşkun Yüksel
Ömrünü adayacak bir şey bulabilenler ne mutlu insanlardır. 
Ben onlara gıpta ederim. Ne yaptımsa onlar gibi olamadım. 
Hayatlarını adadıkları şeyle o kadar dolu olurlar ki ruhlarında hiç boş yer kalmaz. Hiç bir şey sığmaz olur içlerine. Kahramanlar, liderler, bilim ve sanat anıtları, toplumları karanlıklardan kurtarabileceğine kendilerini inandırmış olanlar, hep böyledir. Bazılarının daha küçük daha sıradan daha olağan saplantıları vardır. Onların varsa yoksa kendi tutkularıdır. Arta kalan her şey gözlerinde küçük, değersiz, önemsiz ayrıntılardır. 
Genel geçer sınırların dışında kalan herkesi akıl hastası kabul etme kolaylığından yararlanırlar. Bu kolaylık kendilerine benzemeyeni dışarıda bırakma imkanı verir çünkü. Mesela, ilaçla tedavi gören bir hastanın; "İlaç kullanmamın sebebi, tedavi değil. Çünkü bende tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlık yok. İlaç alıyorum çünkü, çevremdeki herkes deli ve ilaç onlara uyum sağlamama yardımcı oluyor" demesine aldırmazlar. Veya bir diğerinin kurduğu "Sanırım ben yerin lav olduğu zamanla, hayali arkadaşları olan insanların şizofren sayıldığı zaman arasındaki geçiş dönemini kaçırdım" şeklindeki cümle de önemsizdir onlar için. Hele bir jilet keskinliğinde şu cümleyi; "Kendimi öldürmek istemiyorum. Öldürmek istediğim, kendimi öldürmek istediğim kısmım" kayda değer bulmamaları insanı dehşete düşürebilir. 
İnsan ruhunun derinliklerinden gelen şeylere karşı bu kayıtsızlığın sebebi sadece hayatını dolduracak bir tutkuya bağlanmak değildir belki. Belki hiç bir şey hissetmemek için kendilerini öldüresiye meşgul edecek oyalayacak bir şeye sımsıkı sarılma hâlidir. Oysa tedavi görenlerden biri şu cümleyle bu duruma itiraz etmektedir. "Acıyı hissetmek, hiçbir şey hissetmemekten daha iyidir"
Öyle mi gerçekten? 
Haydi o zaman gelsin acılar, gelsin delilikler, gelsin tüylü bir yüzeye değen parmak uçlarının beynindeki bütün sinir uçlarını şaha kaldıran duyarlılığına benzer hastalıklı bir geçirgenlik. Şu çocuk niye ağlıyor? Bu kuşun niye kanadı kırık? Bu yürümekten çok sürünmeye benzer devinimiyle sağlık için yürüyüş eylemine katılan ihtiyarın yalnızlığı nasıl oluştu? Çevresindekileri ne zaman teker, teker kırdı, döktü, harcadı, bencilliğinin hangi burcuna tırmanarak bu yalnızlık girdabında sürünmeye mahkum etti kendini?
Oysa ne lüzum var bütün bunlara? Balık tutsana, tahta oysana, şiir yazsana, resim yapsana, hiç biri olmadıysa bunların çar çaput mahfillerine girip yapanları alkışlasana. Doldursana hayatını. Doldursana biriyle herhangi biriyle. Ne kadar çok imkanın var görmüyor musun? Spor yapamasan bile taraftar olma  özgürlüğün yok mu? Ne güzeldir kim bilir müsabaka yapanların bir tarafında kendine yer tutup, her galip gelişlerinde elbisenin üstünü çıkarıp da yollara düşmek. 
Bunlardan biriyle dolduramadıysan içini sabah yataktan kalkmak için hiç bir sebebin kalmayacaktır. 
Ne zor şeydir sebepsiz kalmak. 
Ne öldürücü bir acıdır sürekli aynı kayayı zirveye taşımak zorunda olduğunu hissediş. Her ulaştığında tekrar aşağıya yuvarlanacağını bile, bile omuzlarının parçalanmasına aldırmadan tırmanmak. Sonra bir sabah yataktan kalkmak için hiç bir sebebin kalmadığını görmek. 
Sakın bilen birine danışmaya kalkma. Sana ilk soracağı şey, kafatasında sürekli bir ağrı duyup duymadığın olacak. Sonra ağrıyı kesecek bir uyuşturucu yazar reçeteye. Aman dikkatli kullan, talimatlarına uy muhakkak, riskli ilaçlardır bunlar, diyecek. 
Oysa her sabahın tekrarı bu sebepsizliğin sebebidir. 
Kalk, uyan, beyne şeker gönder, bir şeyler ye, kahve de olabilir ama çaydan iyisi yoktur. İç. Giyin. Asansör çalışıyorsa küçük bir mutluluk ödülünü al, cebine koy. Arabaya bin. Güneşin elle tutulmayacak kadar ısıttığı direksiyona sımsıkı sarıl. Bir keşmekeşin içine doğru kaymaktasın. Çıkış zor olacak. Korna sesleri. Yol hakkını sadece kendinde gören, yola çıkarsan hakkını elinden alacakmış gibi hırsla arabasını senin üzerine süren onlarca düşmanla kuşatılmış olacaksın. Bir ara, kısacık bir ara bulsan yola çıkacaksın. Ama o aranın olmaması için adeta bir savaş sürmektedir. Korna sesleri, öfkeli el sallayışlar, gürültüyle üzerine gelenler arasında iki seçeneğin vardır. Ya onlardan biri olmak ya kendini böcek gibi güçsüz ve çaresiz hissederek geri dönmek. 
İşte tam o sırada, tam her şeyin koptuğu anda bir araba yavaşlar. ışıklarını yakarak seni uyarır, sonra camın arkasında belirsiz bir bayan yüzünün gülümseyişini, eliyle buyurun der gibi bir işaretle yol verdiğini görürsün. 
Birden dünya değişmeye başlar. 
Ürküntü veren bir bataklığın içinden çıkıyor, aydınlık bir ufka doğru yürüyor gibi hissedersin. Çiçekler, ağaçlar, kelebekler, yemyeşil vadiler, şırıltıyla akan berrak dereler, bir tablo kaldırılmış yerine bambaşka bir tablo koyulmuş gibidir. 
Sen ey tanımadığım insan! 
Gülümsedin bana ve her şey değişti. 
Bu kadar kolay, bu kadar basit miydi? 
İnsanın hayatını dolduracak şey büyük tutkular, erişilmez zaferler, ulaşılmaz başarılar değil de basit bir gülümseme miydi? 
Galiba öyleydi. Gülümsedin bana. Asla ödenmeyecek bir minnet borcu yükledin yorgun omuzlarıma. Minnettarım sana. 
Artık sesini kaybedince "işte şimdi yalnızım" diyen gibi olmayacağım. 
Kitap İnceleme / Zamanın Farkında / Şule Gürbüz
Mehmet Harputlu
Kitabın ön kapağında ki koyu mavi zemin hafif kıpırtılı bir denizi andırıyor, üç tane martı olması kuvvetle muhtemel kuş birbirinden epey uzakta uçuyor, kitabın kalın harflerle yazılmış adı, zamanın farkında iki satır halinde, hemen altında daha küçük puntolu yazarın adı, Şule Gürbüz, hepsi birden ne kapak kompozisyonu, ne kitabın adı ne yazarın adı, ne renkler ve ne de boyutlar "Zamanın Farkında" adına dair bir işaret taşımıyor. Kitabı okuduğunuz zaman da kitaba ad olan bu tamlamaya dair bir şey bulamayacaksınız. şaşırmayın. Kitabın künyesinde "öykü kitabı" diye tanımlanmış. Okuduğunuz şeylerin öyküye benzemediğini gördüğünüzde buna da şaşırmayın. 
Keza içinde beş tane öykü okuyacaksınız. Hani irili ufaklı derler ya tıpkı öyle, muhtelif uzunlukta beş öykü. Adları şöyle; Müzik Hocası, Cansın, Mezarlıktan Geçiş, Mutfak, Zamanın Farkında. 
Kitabın arka kapağında metinlerden seçilmiş bir bölüm var. Bu seçkiyi kim neden yapmış bilinmez ama son derecede isabetli olmuş. Şöyle diyor.

"Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana. Be nabekar kadını anlayıp da ne yapacaksın? yapacağın değişecek mi? Peki hayatı ne yapacaktım? Onu anlayayım diye psikanaliz mi öğrenecektim? Jungları Laingleri okuyup şizofreni yolculuklarına mı çıkacaktım, şeyhleri ayrı doktorları ayrı mı etekleyecektim? kendimle ilgili hem de bu dünyama ait bir söz söyleyecekler diye kulak mı kabartacaktım, söz doğru olsa zaten kaçardım, yalan olsa bayılır tekrarını duyayım diye yapışırdım bunun ne faydası olurdu, zavallı Reich gibi dolaplar yapıp içine mi girseydim, o pos bıyıklı filozof gibi coşkunluk seline mi kapılsaydım, ikinci benlik, birinci benlik, öndeki, arkadaki, birincinin sesi, ikincinin ayak sesi diye huzursuzluk ve yetersizlikten tuhaf ama kibirli bir dünya mı inşa etseydim. Kibrimin nedenini anlatacağım diye canım mı çıksaydı, birinin ruhu az öteye kıpırdayabilsin diye elli sene gırnata mı çalsaydım, zaten öbür dünyada göreceğim cini meleği mekiri göreceğim diye gece üçlerde kalkıp namaza mı dursaydım, avizeler sallanıyor, başım secdeden bir saatten evvel doğrulamıyor diye sonra kime anlatsaydım" 

Bu metni okuduktan sonra ne düşünürsünüz diye sormamak lazım doğru soru "ne hissettiniz" olmalı. Çünkü düşündürmekten çok düşüncenizi allak bullak etmek amacıyla kaleme alınmış bir metinle karşı karşıyasınız. Evet, ne hissettiniz? 
Bu paragrafın 191 sayfa boyunca devam edip gittiğini düşünmeniz istenmiyor, sadece bu azıcık bölümle yetinmek üzere, sorulmuş bu soruya verilebilecek cevap şu olmalı. Damın tepesine çıkmış birisi, kafamdan aşağıya kazanlar dolusu, kelime, kavram, lafız, isim, sıfat, imge boca ediyor. Öyle böyle değil, sağanak hâlinde dökülüyor yukardan, bardaktan değil kovadan boşalırcasına. İstiarenin envai çeşidi, teşbihin, mecazın, tecahülü arifin her türlüsü. Birini anlamayı daha başaramadan bir diğeri, peş peşe, aralıksız yağıyor adeta. 
Yukarda zikri geçen bölümün ilk cümlesine bakın. [Hayatı anlayamamak kadınları anlayamadığını söyleyen adamın sözü kadar perişan bir ifade gelir bana] diyor. Hemen zihninizi ikiye bölün, birincisine (hayatı anlayamadığını) söyleyen adamı koyun. İkincisine (kadınları anlayamadığını) söyleyeni. Hangi istiare kullanılmış bu ikisi arasında. Mukniye, mekniye, murahhasa, mürekkebe, telmihiye. Orada duramazsınız, hemen peşinden ifadenin (perişan) gelişine sıçramak zorundasınız. Saçma değil, anlamsız değil, rezil, kayda değmez, hatalı değil. Perişan. Hayat ve kadın arasında kurulan paralellik, anlayamamak eyleminde ortaklaştırılır, sonra (perişan) yargısının ortak paydasına buluşturulursa zihninizi bir kenara bırakıp akışın akıl almaz keyfinin kollarına atılmak kalır geriye. Zaten (Nabekar) hakaretamiz nidasıyla (yapacağın şey değişecek mi anladığında) sorgusu ile iş çok başka mecralara doğru akmaya başlar. 
Şule Gürbüz'ün ifade gücünü, kelime zenginliğini (akma) kelimesi yeterli miktarda tarif etmez. Çok klişe bir söyleyişle betimleyecek olursak, gürül, gürül akan bir nehre dönüşür, algıyı çıkardığı yükseltiden birden aşağıya doğru bırakıvermesi bir çağlayan coşkusuna düşürür okuyucuyu. 
Çok satan bir kadın romancımızın kelime zenginliği de hayranlık uyandırıcıdır. Fakat onun İngilizce yazdığı sonra Türkçeye çevrildiği dedikodusu o zenginliğin çok da meşru yollarla elde edilmediği konusunda şüpheler tereddütler uyandırır. Şule Gürbüz'ün kelime zenginliğinin hiç bir tereddüde meydan vermeyecek şekilde meşru bir kaynaktan temerküz ettiği apaçıktır. Miras da değildir, alın teri de. Adeta anlamların somut olmayan evrenine ulaştığı bir yol bulmuştur. O taraftan bu tarafa taşıyıp durmaktadır. Sonra onları seslerden hecelerden cümlelerden müteşekkil bir kalıba sokar, ete kemiğe büründürür. 
Bu yüzden hikayeye benzemez. Her ne kadar edebiyatın bilinen normlarının dışında uyduruk bir kelime ise de anlatı demek daha çok ifade etmeye yaklaştırır. Borges'in büyülü gerçekçilik adını verdiği soyut kavramlara somut sıfatlar ekleyerek yaptığı işe benzer biraz. Biraz da Cemil Meriç'in dilbilgisi kurallarını berhava eden üslup zorlamasından bir adım daha ilerde olduğu izlenimini verir. Şekli ve biçimi ne olursa olsun kendisini okutan yazıya razı bu fakirliğimiz içinde, okuyucunun ayaklarını yerden kesip bilinmeyen bir evrene taşıma gücüne sahip bir zenginliğe ulaştırır. Bu yüzden şaşırtıcıdır. Hayranlık uyandırmayla eş anlamlı olarak şaşırtıcıdır. 
Öğretmeyen, zorlamayan, yönlendirmeyen sadece okuma keyfini zirveye taşıyan bir metni okumak, bu berzahta gezinen herkes için kolay ele geçmeyecek bir şanstır. Sadece bu yüzden şükran hissini hak etmektedir. 
Bütün bunlar üst katmanda kalan kısım için söylenmektedir. Bu üst katmanlık kısmı, Türkiye'de kitap okuyucusu yok, saçmalığını iptal etmeye yeter de artar. Diğer kitaplarının birden fazla baskı yapması bu iddiayı ispat etmektedir. 
İşin bu noktasından sonra muhtevaya gelmek hem kolay değil hem de pek gerekli değil gibi görünüyor. Sivaslı köylü şehre geldiğinde bir politikacının konuşmasını dinler. Köyüne dönünce bu olayı nakleder. "Ne dedi" diye sorarlar doğal olarak. Köylü dinlediği adamın ne dediğini bir türlü aktaramaz. "Dedi ha dedi" diye cevap verir. "Peki onu anladık da ne dedi" sorusunun cevabı yine aynıdır. "Dedi ha dedi" 
Bu kitabın muhtevası hakkında "dedi ha dedi" demek gerekiyor. Çünkü Şule Gürbüz sıradanlığa savaş açmış bir cengaver görüntüsünde. Yerli yabancı bütün isimleri, doktorları ve şeyhleri, secdeyi ve şizofreniyi uzun mızraklar gibi kuşanmış, sıradan insanlar, savulun çevremden, hayatımın içinden diyor. Sizin ne duygunuz, ne inancınız, ne isyanınız, ne itaatiniz ne de olmayan düşüncelerinize ihtiyacım var. Olmasanız ne kadar mutlu olurdum, çelişkilerinizle yüksek ruhumu kirletiyorsunuz, diyor. 
Edebiyatımızın bu ayar tutmaz savruluşundan muazzep oluyorum. Bir tarafta, sin kaflı küfrü öyküsünün içinde pervasızca kullanıp, hayatın içinde bunlar da var, argo dilin bir parçasıdır diyen ve bu tavrıyla gelecek vaat eden genç yazar gibi payelerle ödüllendirilen yeni yetmeler. Diğer tarafta Şule Gürbüz gibi neredeyse iki sayfaya yakın cümleler kuranlar. Ömer Seyfettin ile başlayıp Sait Faik ile pik yapan minyatür anlatıcılık sarkacın bir ucuydu. Onların tahkiyesinde sadece yüzeyde devinen eylemler vardır. Hiç bir derinlik bulamazsınız. Modern anlatının kısa ve eylem ifade eden cümleler ile olacağı tezine dayanmışlardır. Bu basitlik yazar patlamasına yol açmıştı. Okuyandan çok yazanın yaşadığı bir ülkeye böyle dönüşmüştük. O basitliğin bir adım sonrası yazının içinde küfrün apaçık geçmesi olabilirdi. Bu oldu. Bundan sonrası yok artık. Okuyucu bir kaç kelimelik kısa, anlamsız, muhtevasız cümlelerle hayatını geçirmek zorunda.  Hadi biz de argoya müracaat ederek durumu ifade edelim. Bu dibe vuruştu. 
Şule Gürbüz gibi yazarlığı doğal yeteneğiyle bulmuş olanların bunun bir lütuf olduğunun farkında olması ne güzel olurdu. Sarkacın öbür uca savruluşunu değil de dengeye gelişini müşahede ederdik. 
O da olur inşallah. En azından benim gibi sıradan insanların beklentisi böyle. 

Şiir Defteri / Habersiz
Niyazi Mısri
Kus-i rihlet çaldı mevt ammâ henüz cân bî-haber,
Asker-i a’zâya lerze düştü Sultan bî-haber.

Günde bir taşı binâ-yı ömrümün düştü yere,
Can yatur gâfil binâsı oldu virân bî-haber.

Dil bekâsın, dost fenâsın istedi mülk-i tenin,
Bir devâsız derde düştüm ah ki Lokmân bî-haber.

Bir ticaret kılmadın ben nakd-i ömr oldu hebâ,
Yola geldim lîk göçmüş cümle karbân bî-haber.

Çün “gel” oldu yalnız girdim yola tenhâ garîb,
Dîde giryân sine büryân akıl hayrân bî-haber.

Azığım yok, yazığım çok yolda türlü korku var,
Yolum alırsa n’ola ger div vu şeytân bî-haber.

Yol eri yolda gerektirir çağ ve çıplak aç u tok,
Mısrıyâ gel dedi sana çünkü canân bî-haber.

Niyazi-i Mısri

Ölüm yolculuk kösünü çaldı amma henüz can habersiz
Beden askeri her uzva titreme düştü sultan habersiz

Ömür binasının her gün bir taşı sökülüp yere düştü
Can gaflet içinde yatar, binası oldu viran, habersiz

Gönül; ten mülkünün ebedi olmasını istedi dost ise yokluğunu
Bir devasız derde düştüm ah ki Lokman habersiz 

Ömür sermayesi boşa gitti ticaret yapamadım
Yola geldim lakin göçmüş bütün kervan, habersiz

"Gel" dediler yola çıktım hem yalnızdım hem garip
Göz yaşlı, göğüs yangın yeri, akıl hayran habersiz

Azığım yok, yazık denecek şeyim çok, yolda türlü korku var
Yolumu keserse ne yaparım dev ve şeytan habersiz

Yolcu yolda gerektir, ister aç, ister tok, isterse çıplak
Ey Mısri' gel dedi sana çünkü canan habersiz

Şans-Kader-Kısmet
Ahmet Saim
“İlham” dediğimiz şey bizim akıl seviyemizde çok kavrayabileceğimiz bir şey değil. Bilimsel, teknik, sanatsal olabileceği gibi gündelik hayatta kimsenin dikkat etmediği bir olayla ilgili bir an için beynimizde kıvılcım çakması şeklinde de gerçekleşebiliyor. Bu tarz ilhamın en bilineni de “Eureka (Buldum !) diyerek hamamdan fırlayan Arşimet herhalde.
Bazı ilhamlar o konuyla ilgili hiç düşünmediğimiz anda çıkagelirken, bazıları ise günlerce aylarca aklımızın bir köşesinde bizi meşgul eden bir sorun ya da bir araştırmanın cevabı olarak ansızın aklımıza düşüyor.
Bu konu en çok da mesleği ilham üzerine kurulu olan sanatçı camiası için bir sorun teşkil ediyor. Çünkü ilham dediğimiz şey genelde bizi hazırlıksız yakalıyor.
Ne zaman ve ne koşuldayken geleceği belli değil. O yüzden özellikle besteciler sürekli cebinde çantasında ve bilhassa da yatağının başucunda küçük defterler bulundurur ki gelen ilham kıvılcımlarını anında kağıda dökebilsin.
Ve bir diğer özelliği de geldiği andaki  o tılsımlı hissiyatını bir daha aynı şiddette ve duyguda hissettirmemesi. O an kayda aldın aldın, alamazsan şansını kaybediyorsun.
İlhamın nereden geldiği ve geldiği insanı nasıl seçtiği konusunu bir başka yazıya bırakıp buradan asıl konumuza girizgah yapalım.
Sanatla uğraşan bazı kişiler bazen çok enteresan bir fikir kıvılcımı yakalarlar ve uğraştıkları sanat dalına göre sinema, tiyatro veya kitap gibi eserlerinde bu fikri işlerler. Eserin başarısı; fikrin enteresanlığına doğrudan bağlı olmakla birlikte, okuyucuya/izleyiciye yeni ufuklar açması, yeni sorular sordurması veya bazı sorulara cevap buluyor olması önemlidir.
Bu yazıya konu olan film de, Senaryo yazarı tarafından sorulan kadim bir sorunun birçok başka soruyu beraberinde getirmesi ve bunların üzerinde kendince cevaplar araması üzerine kurulu. Evet sorular gerçekten enteresan fakat bu kadar çok soruya cevap bulunabilmiş mi? Bunun cevabını izleyiciye bırakalım.
Avustralya-İngiliz ortak yapımı filmin orjinal ismi: OXV The Manual – Frequencies
OXV terimi filme göre, birbiriyle iletişime geçen farklı frekansa sahip 2 insanın yaydığı frekansların çakışmasıyla oluşan desenden kaynaklanıyor. “The Manual” terimi ise Türkçeye “Teknik kullanım kılavuzu” olarak çevrilebilir. En sondaki kelime ise frekanslar demek. Yani ilk bakışta filmin isminin bize çağrıştırdığı anlam; Farklı frekanslar vasıtasıyla “İnsan”ın kullanma kılavuzu
Filmin sorduğu birbirinden ilginç sorulara geçmeden önce, ilhamını nereden aldığına bir göz atmak gerekiyor. Yönetmen, Senarist ve aynı zamanda Yapımcı olan Darren Paul Fisher, arkadaşıyla bir hayır kurumunun yardım organizasyonuna katılıyor. Batıda adet olduğu üzere yardım için hediye çekilişine bilet alıyorlar. Yazarımız, amaç zaten hayır işi olduğu için çekilişin sonucunu beklemeden ayrılmak istiyor. Fakat arkadaşı çok şanslı birisi olduğunu söyleyip çekilişin sonuna kadar beklemekte diretiyor. Sonuçta gerçekten de hediye arkadaşına çıkıyor ve Yazar şu sorudan yola çıkarak filmin senaryosunu yazmaya karar veriyor;
Şans diye birşey var mıdır ? Varsa kimlerde bulunur ?
Sonrasında da diğer sorular film boyunca etrafa saçılıyor.
Şanslı insan varsa şanssız insan da vardır. Bu durum kişinin kaderimidir ?
Kader nedir ?
Kader sabit ve değiştirilemez midir ?
Kişinin kader üzerinde tahakkümü var mıdır?
Kader hesaplanabilir mi?
İki insanın birbirini beğenmesi hangi kriterlere bağlıdır?
Birbirini beğenen insanların tanışması tesadüflere mi bağlıdır yoksa belli bir çekim yasası mı geçerlidir?
İnsanlar özgür iradesi olmayan mükemmel makineler midir?
Filmde kurgu; her insanın (doğuştan gelen) hesaplanabilir doğal frekanslar yaydığı ve bu frekans değeri ne kadar yüksekse hayatın o kişi için o kadar kolay geçtiği yani “şanslı” olduğu teorisi üzerine kurulmuş. Gerçekten de çevremizde, gündelik hayatta şanslı olduğunu gözlemlediğimiz ve elini attığı işler genelde düzgün giden insanlar vardır. Eğer bunun doğuştan gelen bir “hediye” olduğuna inanıyorsak, bu duruma “şans” kelimesi çok uygun düşmez aslında. Çünkü şans kelimesi anlam olarak içinde “tesadüfilik” ve “kendiliğinden oluverme” barındırır. Oysa biz Allah inancı olan kişiler biliriz ki Evrende hiçbir şey kendiliğinden oluvermez, herşey Allah’ın Bilgisi ve Kudreti dahilinde olur. Bu yüzden bu durumu şans yerine “Kısmet” kelimesiyle açıklamak daha doğru olacaktır.
Fakat kimler, niçin kısmetlidir? Bu doğuştan itibaren verilen bir hediye midir? Hep böyle sürer mi? Filmde bu soruların hepsinin cevabı “evet” ve sebebi de yüksek frekanslı bir insan olmaya bağlanıyor.
Tabii burada işin içine bir de doğuştan düşük frekanslı kişiler giriyor ki, iddiaya göre ne yapsalar boş. Bu kişiler hep yanlış zamanda yanlış yerde olacaklar ve hayat onlara hep kötü davranacak. Filmin baş karakteri olan Zak de böyle frekansı eksi değerlerde olan biri. Fakat bilinen en yüksek frekans değerine sahip kişi olan Marie’ye aşık olması onun kadere başkaldırmasına yol açıyor.
Zak, tüm gerçek Aşıklar gibi sonunun ne olacağını düşünmeden, ışığa koşan pervaneler gibi imkansız Aşk’ının peşinden koşuyor. Bu Yol’da başkalarının söyledikleri, düşündükleri, değiştirilemez denilen doğa kuralları, hatta Aşk’ını yönelttiği kişiden karşılık bulamaması dahi onu Yol’undan döndürmüyor. Hani Karıncaya sormuşlar “Nereye ?” diye, “Uzaktaki sevgilime “diye cevap vermis. “Bu ayaklarla varamazsın ki” demişler, “Olsun, hiç olmazsa yolunda ölürüm” demiş. İşte o hesap…
Bu Yol’da karınca misali kararlılıkla ilerleyen kahramanımız (aslında Anti-Kahraman demek daha doğru olacak) bir arkadaşının da yardımıyla tesadüfen kaderini değiştirebilecek sırrı keşfediyor; Bu sır, Kelimelerin Gücü
Keşiflerine göre; bazı kelimeleri sesli olarak söylediğinde ortamdaki frekans dengeleniyor, hatta bazı anlamsız kelimeler karşısındaki kişilerin kayıtsız şartsız uyacağı komutlara dönüşüyor. (Otur, kalk, yürü veya beni sev ! gibi… )
Yani bazı kelimeleri çıkarırken oluşturduğumuz titreşimler “beyin” dediğimiz alıcıya ulaştığında hem vücudun yaydığı frekansı etkiliyor, hem de tüm fiziksel ve duygusal faaliyetler beyin aracılığıyla yönlendirildiği için, bu kelimeler komuta dönüşebiliyor.
Vücuttaki her organın ayrı bir frekansı olduğu bilimsel gerçeğinden yola çıkarsak, aslında çevremizdeki canlı ve cansız herşeyin de ayrı bir frekansı (veya enerjisi) var diyebiliriz.
Bu kabulle Dünya mitolojisinde yer bulmuş bazı masallar/hikayeler de aslında artık bize o kadar da saçma veya uydurma gelmeyebilir.
Mesela “Ali Baba ve 40 Haramiler” masalında “Açıl susam açıl” denildiğinde kayanın hareket etmesi mantık dışı gelmeyeceği gibi, “Fareli köyün kavalcısı”nın flüt çalarak şehirdeki tüm fareleri peşine takması da mümkün olabilir.
Zaten “Dua” ve “Zikir” de aslında bazı özel kelimeler üzerine niyetimizi bindirerek önce Evrene ve dolayısıyla da tüm Evrenin sahibi Allah’a dileklerimizi isteklerimizi yollamak değil midir?
Filmde tam bu noktada her şey yoluna girecek diye düşünürken, bu kelimelerin gücünün kötü niyetli ellerde bir silaha dönüşebileceği endişesiyle gücü etkisizleştirebilecek bir yol bulma ihtiyacı doğuyor.
“Her hayırda bir şer ve her şerde bir hayır vardır”, “Her zehir kendi içinde panzehirini de barındırır” 
Bu gerçeklerin işaret ettiği gibi çözüm de aslında sorunun kendisinden elde ediliyor; Cevap Müzik’te..
Tıpkı ses gibi bir titreşim türü olan fakat seslerin formülize edilmiş ve belli zaman aralığında ifade edilmiş hali olarak adlandırabileceğimiz Müzik çaldığında ortamdaki tüm frekanslar üzerindeki tahakkümü etkisiz hale getiriyor.
Yani filmin deyimiyle “Ruhları Özgürleştiriyor”
Ama bu “özgürleştirme” Hayır mıdır yoksa Şer mi ? İşte o noktada bilgimiz yetersiz kalıyor.
Hz Mevlana Müziğin ve güzel seslerin “Hayırlı” olduğunu savunarak şöyle anlatıyor;
(A’raf 172) Yüce Allah ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye nida buyurdu. Sonradan tecessüm edecek bütün ruhlar “Belâ (evet)” diye cevap verdiler. İşte bu hitabın manevi hazzının hiçbir zaman yok olmadığını bâki kaldığını söyleyen Mevlân⸠cisimlenen ruh sahiplerinin dünyaya indirildikten sonra¸ ne zaman güzel bir ses işitseler¸ o ezeldeki Yaratan ile buluşmada geçen konuşmanın lezzetini hatırladıklarını bildirir. Hakikatte Müzikten zevk almanın sırrı da ezeldeki ilk vuslatta aranmalıdır.
Bazı farklı görüşe göre de Şeytan, Cennetten kovulmadan önce duyduğu müziği dünyaya getirerek insanları yönlendirmek için kullanmaktadır. Fakat bu görüş bile Müziğin Cennetten çıkma olduğu görüşünü destekler bir bakıma.
 Gelelim başından beri değindiğimiz tüm konuların, tüm soruların hepsini kapsayan ve İnsan’ın kendine itiraf etse de etmese de aklının bir köşesinde hep bulundurduğu kadim meseleye;
Kader nedir ? İnsan kaderini değiştirebilir mi? Seçimlerimizde özgür müyüz?
Zamanla yaşanan teknolojik gelişmeler, yeni buluşlar  ve bazı konularda bilgi düzeyimizin artması bazı kavramları anlamamızda işimizi kolaylaştırıyor.
Oynadığımız bilgisayar oyunlarını ele alalım, mesela bir futbol oyunu oynuyoruz diyelim.
Her bir anda yapabileceğimiz yüzlerce farklı seçenek vardır; yavaş koşabiliriz, hızlı koşabiliriz, yere atlayabiliriz, zıplayabiliriz, yerimizde durabiliriz ve daha yüzlerce seçenek..
Her bir seçimimiz de yine anlık bir sonuca yol açar ve sonrasında yine yüzlerce farklı seçenek çıkar önümüze.
Oyunu oynarken aslında özgürüzdür, elimizdeki cihaz vasıtasıyla istediğimiz hamleyi yapabiliriz.
Fakat aslında büyük resme bakarsak 2 büyük kısıtımız vardır;
1-Hamle ihtimalimiz yüzlerce binlerce çeşit de olsa, oyunu yazan programcının tasarladığı kadar adetle ve yetenek çeşidiyle sınırlıdır.
2- Oyunu yazan programcı hangi seçimi yaptığınızda oyundaki adamınızın hangi hareketi yapacağını ve karşılığında oyunun ona ne tepki vereceğini bilir.
Kader aslında tanım olarak; Yüce Allah’ın, olacak şeylerin zamanını, yerini vb. özelliklerini bilmesidir.
Allah’ın ezeli ilmiyle, bizim Dünyada neler yapacağımızı  ve nasıl bir hayat süreceğimizi önceden bilmesi kaderimizi oluşturur. 
Bana göre kafamızdaki karışıklığın tek sebebi her şeyi zaman algısıyla değerlendirmemizden kaynaklanıyor.
Mesela karşınızda yüzlerce ekran olduğunu ve bir kişinin hayatındaki tüm yaşadıklarını çocukluğunu gençliğini ilk işe başladığı günü bu ekranlarda ayrı ayrı izlediğinizi düşünün.
O zaman bu kişinin ne karar verdiğini/vereceğini bilmek sürpriz olmazdı çünkü zaten o ekranda bu kararı izlemiştin.
İşte Zamandan münezzeh olan Allah da böylece olmuş ve olacakları bilir.
Allah bize önümüzdeki yolu seçme özgürlüğü verir, İnsan bu özgürlüğü istediği gibi kullanır. Bu seçimin sonucuna katlanacak olan da kendisidir.
Allah’ın yapacağımız seçimi biliyor olması, seçimi bizim yaptığımız gerçeğini değiştirmez.
Film ise tüm kurguyu getirip “Laplace’nin Şeytanı” teorisine bağlıyor. Bu teoriye göre;
“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”
Bu teoride ‘Şeytan’ olarak tasvir edilen, evrendeki tüm gerçek bilgiye sahip bir Canlıdır. Bu Canlı sadece bir an için dahi evrendeki saf bilgiye ulaşabilirse , örneğin her bir atoma etkiyen kuvveti hesaplayabilirse veya düşünce hızını hesaplayabilirse tüm gerçek olasılıkları görebilir. Ve doğru kararı verdiği takdirde ( bunu gördüğü olasılıklardan en iyi olanı seçerek yapar) geleceğini kendisi belirler.
Evrende böyle bir Canlı var mıdır? Ya da Şeytan bu kabiliyete sahip midir? Bilemiyorum.
Bize düşen bu tip filmlerden, kitaplardan, sohbetlerden feyz alarak tefekkür etmektir.

Nesir Defteri / Çamlıca Boğaziçi
Sami Paşazade Sezai
Hava-yı muattar o kadar hafif ve latif idi ki Halik-ı Kerim'in Çamlıca'ya o gece ihsan ettiği bedayi-i kudreti temaşa için bir çok melekler gözlere görünmeyerek insanın başı ucunda uçuşuyorlar da o rüzgar onların kanatlarının ihtizazından hasıl oluyor denilebilirdi. Aşk ve muhabbet alemlerinin ruh-efza ulviyeti olan mah-ı taban kemal-i sükun ve sükunetle derece, derece itila etmeye başladı. Çamlıca'nın ötesinde berisinde hasıl olan nurani izler pertev-i irfan ile münevver alem-i manevileri gibi ruh-perver idi. Ziya-yı mah ile tetevvüc libas-ı tabiatla tezeyyün eden ağaçlar, çemen-zarlar hayalat ve tasavvurat şevk-engizane içinde tesadüf olunan mevkiler gibi pür-zib ü fer idi. 
Tepelere kırlara çıkan ince ince yollar, hayal-i şairanenin avalim-i ulviyeye itilasında kat' ettiği güzergahlar gibi nazar-rüba idi. Ziya-yı mah ağaçların üzerlerini o kadar tenvir etmişti ki bütün eşcar beyaz çiçekler açmış zannedilirdi. 
Çamlıca'dan bir büyük bahçenin "laki" veya mevaki-i tabiyeden geçen bir nehir gibi görünen Boğaziçi o kadar ziya içinde cereyan ediyordu ki bir nuraniyet alemi paralanmış ondan dökülen ziyadan bir tufan-ı envar vücuda gelmiş su yerine nur akıyor gibi görünüyordu. 
Enhar-ı ebediyetten beri mansıbını değiştirmiş de Boğaziçi'nin menbaına döküyor zan olunurdu.
 
Copyright © 2011-2015 | Âhenk Dergisi | Tüm Hakları Saklıdır | bilgi@ahenkdergisi.com