Eski Sayılar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
e-Kitaplar :
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kitap Tutkusu
Editör
Tutku kelimesi daha çok olumsuz anlamda kullanılır. İnsanı, sonuçları itibarıyla felakete sürükleyen saplantılara tutku denir. Müptelalık, bir başka deyişle bağımlılık, tamamen kontrolden çıktığında artık tutkuya dönüşmüştür. Kumar tutkusu, mücevher tutkusu, hükmetme tutkusu ve hatta aşkın bile tutkuya dönüşmüşü olabilir. Belki tutkuya bu şekilde, sonuçları itibariyle felaket nokta-i nazarından bakma sığlığını bir tarafa bırakıp, ruhun karmaşık algı ve idrakin dışında kalan seyri açısından bakmakta fayda vardır. Kumar tutkunu biri için "aşağılık, iradesiz herif, kaptırmış kendini, evini, ailesini, evladını, hatta haysiyetini bile kaybetmiş" demek kolaydır ama bir insan nasıl olur da bu denli bir tutkuya duçar olur?  Akıl,irade, ruh, karar ve tercih nasıl çalışır diye kafa yormak zordur. 

Tutkuların adanmışlıkla ilişkisini teemmül etmek daha da zordur. Ruhun bir katmanında her şeye hükmetmek, diğer katmanında kaynağıyla bütünleşmek eğiliminin çatışkısı içinde yaşamak hepsinden zordur. Ruhun kaynağıyla bütünleşebilmesi için diğer eğilimlerinden vazgeçmesi, bir hiçlik sonrasındaki adımla varlık bulmasıdır belki de adanmışlığın temeli. Bu adanmışlık, bu "ben"den vazgeçişle azizler, kahramanlar ortaya çıkmaktadır belki. Belkiler çoğaldıkça şairin "akıl olmazların zoru içinde" mısraında anlatmaya çalıştığı mecraya sürüklenme tehlikesi hemen başucumuzda durup durmaktadır. 

"Kitap" ile ilgili duygu durumuna "tutku" demek pek mümkün görünmüyor. Ama ilkokul yıllarımda okulun loş koridorunda asılı olan "bir kütüphane açmak bin hapishane kapatmaktır" sözünün yazılı olduğu  levhanın küçük zihnime ettiği saldırının tek başına kitaptan nefret etmek için yeter sebep olması gerekirken, kitaplara duyduğum koyu muhabbetin sebebini merak etmemek mümkün değil.
 
Çevremiz kitap okuyanlarla alay eden, aşağılayan, onları sevimsiz, antipatik hatta kof bir kibrin esiri gibi görenler tarafından kuşatılmıştı. İşin doğrusu böyle olanlar da yok değildi. Fakat her şeye rağmen kitaplar güzeldi. Resim, pul, enstrüman, heykel, antika veya benzeri, değeri zamanla artan nesnelerin koleksiyonunu yapan bir zengin, değerli taşları biriktiren bir tuzu kuru, pahalı zevkleriyle eşine dostuna böbürlenen bir varsıl sahip olduğu şeylere baktıkça, dokundukça, onları gösterdikçe neler hisseder? Tam olarak bilmek zor ama kitaplar bunların hiç birine benzemez. Çünkü işin gerçeği değeri zamanla artan nesnelerin sahibi olmaz, onların değişen sahipleri olur. Sahip olma duygusunun geçerli olmadığı şeylerdir kitaplar.  

Kitaplar, bazıları tarafından sadece bu düzlemde değerlendirilir. El yazması, geçmiş zamanlara ait bir kitap içinde yazandan çok antika değeri üzerinden işlem görür. Bu tutum kitap muhabbeti mevzusuna dahil değildir. Başka bazıları için kitaplar alım ve satımı yapılan bir emtiadan ibarettir. Bu yüzden sahaflardaki kitaplar insana hüzün verir. Kimsesi olmayan yalnız ve düşkün ihtiyarların sığındıkları huzur evlerine benzer sahaf dükkanları. Bazı kitaplar doğuştan şanslı beyzadeler gibi şaşaalı bir hayat sürerler. Büyük konakların devasa salonlarında, parlak ve pahalı ciltleriyle, maun, camlı kitaplıkların içinde varlıklarını sürdürürler. Bazı kitaplar ettikleri hizmetten yorgun düşmüş, ezilmiş, yıpranmış ciltleri bozulmuş, sayfaları dağılmak üzere ama yine de mutena bir köşede son nefeslerine kadar çabasını devam ettirmeye kararlı savaş gazileri gibidir. İnsan ister istemez saygı duyarak dokunur. 

Kitaplara saygı duymayan, muhabbet beslemeyen veya ilgisiz kalan, hiç yokmuş gibi davrananlara "kitapsız" hakareti çok yerli yerinde görünür. Tıpkı "şerefsiz" hakaretine benzer. Ve yine ne yazık ki şereften haberi olmayan birinin bu hakaretten pek de etkilenmemesi gibi, kitapsız hitabı çoğu insan için pek hasar verici değildir. 

Kitapları okurken başkadır hissettiğimiz, kitapsız kalınca daha başka. Bir kitabın içinde kaybolmak, dünya hayatı içinde hiçbir şeyle değişilmeyecek ve tarifi mümkün olmayan bir hazdır. Kitap insandır. Tıpkı insanın da bir kitap olduğu gibi. İçinde bilgiden fazlasını, duyguyu da taşıdıkları için. 
 
Ahenk dergisinin 50. sayısı tamamlandı. Şimdi sıra her sayının pdf dosyasını indirip, hepsini birden ciltletip kitap hâline getirmekte. 

Esenlik ve iyilik dileklerimizle. 
*

Yokoluş
Artunç İskender
Bir zirveydi aşıldı inişe döndü yokuş 
Bundan sonra hiç bir şey geriye dönmeyecek
Vurulmuş bir kuş gibi artık her şey inecek
Bir tek merhale kaldı düşman için yokoluş

Sevinçler baki kalsın elemin her türlüsü
Eylem ve hafızadan ebedi silinecek
O büyük gün nasılsa elbet bir gün gelecek
Elbette çözülecek bu akıl ermez büyü

Nasıl geri dönmezse namludan çıkan kurşun
Nasıl geri almazsa meme verdiği sütü
Karanlık tellalları kargalar artık susun

Susun ki bu fakire biraz da sükûn lazım
Hazırlanmak adına artık biraz uyusun
Herşeyi kudretinde tutanadır niyazım

Mesnevi'den / Ölümsüzlük Ağacını Arayan Adam
M. Sait Karaçorlu
Gökteki ay bir tanedir desen bir şaşıya
Sana der ki "Vahdet konusunda düştün hataya"

Başkası alay maksadıyla ay ikidir dediğinde
O görüşü bet yeltenir bu sözü tasdike

Yalanıcının yalanı her nefestedir
"Pis şeyler pis olanlara" sözü yetecektir

Gönlü geniş olanların elleri de geniştir
Gözü görmeyenler taşlık yerde sürçerler

Gerçek, kişiye göre değişir mi? Bir filozofun “gerçek ya bu kadar çok değil, ya da gerçek diye bir şey yok” demesine benzer bu sorunun cevabı. Günlük konuşmaların içinde çoğu zaman geçen “sana göre öyle” veya “bana göre öyle” tabirlerinde gerçeğin kişinin bakış açısına göre değişebileceği iddiası vardır.  Bir tartışmada taraflardan birisi, “o sana göre öyle” dediğinde “görüşünü çürütecek bir kanıtım, bilgim veya belgem yok. Ama kabul de etmiyorum” demek istemiştir. Gerçeğin kişiye göre değişmesi veya değişmemesi konusunda iki temel kavram var. 
Öznel ve nesnel 
Eskilerin bu iki kavramı karşılayan kelimeleri, enfüsi ve afakî şeklindedir. Öznel kelimesinden, yine eskilerin indi mütalaa dedikleri, kişinin kendi iç dünyasına ait bir fikri bir düşünceyi bir kanaati anlamaktayız. Nesnel ise nesneye ait olan, somut, elle tutulur, gözle görülür bir varlık hakkındaki yargıdan bahsedildiğini ifade eder. Bu iki kavram arasındaki farka ölçülebilir ve ölçülemez denmesinde pek hata olmayacaktır. Enfüsi kelimesi, öznel olanı, insanın kendine mahsus düşüncesini ifade eder. Afakî ise ufuk kelimesinden türediği göz önünde bulundurularak, dış dünyaya ait, müşahhas varlıklar hakkında ki yargılardır. Bir başka deyişle afaki ölçülebilir olan, enfüsi ölçülmesine gerek olmayan, bir duygu, bir düşünce, bir fikir hakkında kullanılması gerekir. 
Fakat zaman içinde kelimelerin anlamlarında meydan gelen kaymalar, aşınmalar hatta tamamen tersyüz oluşlara bir örnek teşkil edecek şekilde “afakî” kelimesi, öylesine, gelişigüzel, ölçümden uzak, kendine has anlamlarında kullanılmaktadır. Oysa durum bunun tam aksinedir. 
Üzerinde konuşulan gerçek şayet nesnel ise, afakî ise, somut, ölçülebilir bir vasfa sahipse kişiye göre değişmez. Evrenin her tarafında herkes için aynıdır.  Evrensel bir gerçeklik hakkında tartışmak aptallıktır ama çoğu tartışma bu eksende cereyan eder. Çünkü tartışan taraflardan en az bir tanesi gerçeği aramak yerine sadece tartışmak peşindedir. Gerçek umurunda değildir. Kendi arızasının farkında da değildir. Böyleleri için “şaşı” ifadesi kullanılmış. Elbette burada geçen şaşılık, göz kaymasıyla herhangi bir alakası olamayan şaşılıktır. Görüş bozukluğu, gerçeği aramak yolunda fıtri özelliklerini mesela vicdanını kaybetme halini ifade etmektedir. Bir şaşıya “Gökteki ay bir tanedir desen” o kendi durumuna bakmaz da senin hatanı ortaya koymaya çalışır. "Vahdet konusunda düştün hataya" der. Aynı kişiye sadece alay maksadıyla görüşünü tasdik eder şekilde konuşuldu mu hoşuna gider. Çünkü hatası yaygınlaştıkça hata olmaktan çıkacak, gerçeğe dönüşecek zannetmektedir. “Pis şeyler pis olanlara" sözü bir ayeti kerimeye telmihtir. Yalancıya yalancı, biri iki görene kendi gibi görüşü bozuk olan uygun gelir. “Gönlü geniş olanların elleri de geniştir / Gözü görmeyenler taşlık yerde sürçerler”  mısralarından gerçek konusunda doğru bir bakış açısına sahip oluş yani uygunluk esas olduğu anlaşılmaktadır. Anlatılacak hikaye, bir sözün hakikatine erebilmek, gerçeğe ulaşabilmek için doğru kişilerle ve doğru sorularla aramak lazım geldiğini anlatmaktadır. 
Bahtı açık gönlü parlak bir adam hikâye etti
Hindistan taraflarında bir ağaçtan bahsetti

[3680]Bir padişah bunu duyunca doğru zannetti
O ağacın meyvesinden yemek istedi

Sadık bir adamını çağırıp yanına
Gayretle gönderdi dosdoğru Hindistan'a

Bir adam bir ağaçtan bahseder. Hikâyeye göre o ağacın meyvesinden yiyen ölümsüz olmaktadır. Ne ihtiyarlamakta ne de ölmektedir. Bu ağaç Hindistan taraflarındadır. Padişahın biri bu hikâyeyi duyunca bir adamını o ağacı bulmak üzere görevlendirir. 
Üç ana karakter, ekseni ölümsüzlük ağacı olan bir hikâyede buluşmuşlardır. Hikâyeyi anlatan gönlü ışıltılı bir adam ki bu adam hikâyenin sonunda tıpkı kendi gibi bir başka gönül eriyle birleşecektir. İktidarı, kudreti ve devleti kendisine yetmeyen, bütün bunlarla beraber ayrıca ölümsüz olmayı arzu eden bir padişah ve ne pahasına olursa olsun üzerine aldığı vazifeyi yapmaya kendini şartlamış bir görevli.  
Padişahın adamı yıllarca dolaştı gezdi
Hindistan'ın altını üstüne getirdi

Nice yerler gördü şehir, belde, diyar
Dolaştı durdu, ova, vadi, tepe, dağ

Her kimse sorduysa bıyık altından güldüler
"Zavallıda kafa gitmiş, deliye benziyor" dediler

Padişahın adamı, diğer hemcinslerine benzemektedir. Sadıktır, vazifeşinastır, fedakârdır, sorumluluğu kayıtsız şartsız itaat olarak anlamaktadır. Gerçekten bir ölümsüzlük ağacı olup olmadığını hiç sorgulamaz. Mademki bana böyle emir verildi, o halde böyle bir ağaç mutlaka vardır ve benim o ağacı mutlaka bulmam lazımdır, der. Yollara düşer. Hindistan’a kadar gider. Orada dağ, tepe, dere bayır demeden dolaşıp ağacı arar. Fakat böyle bir ağacın yeri öyle kolayca bulunacak, sorduğu herhangi bir kişi tarafından işte şurada denecek bir şey değildir. Gezer, şehirler, beldeler, köyler geçer, bulabileceği her yeri arar, sorabileceği herkese sorar. Ağacı bulamamak bir derece, bir de arayışındaki meşakkat, zorluk, sıkıntı had safhadadır. Bu yetmezmiş gibi bir de etraftaki insanlardan gördüğü muamele işin tuzu biberidir. Ona deli muamelesi yaparlar. Ölümsüzlük ağacını aramak akıl karı değil, mutlaka bu adamın aklından zoru var diyerek ciddiye almazlar. Vazife erbabının çoğu zaman maruz kaldığı bir muameledir bu. Çektiği sıkıntı ve meşakkatin etrafındakiler tarafından anlaşılmaması, gereksiz ve lüzumsuz yere bunlara tahammül ediyorsun denmesidir. 
Alay edilmek, oyun ve silleydi bütün kazancı
"Ey kurtuluş arayan adam!" dedi bazıları

"Bunca çaban ve gayretin tertemiz yüreğinle"
"Laf u güzaf olamaz, boşuna değil, devam et bildiğinle"

Bu söz de istihzaydı bir başka sille meğer
Maddi silleden çok daha kötü besbeter

Sırf alay olsun diye ağaç yeri tarif ettiler
"Falan yerde bir ağaç vardır" dediler

[3690] "Bir ormanın içinde, yüksek mi yüksek bir ağaç"
"Yaprağı yeşil, kendisi süslü, dalları yüksek bir ağaç"

Bazıları bu merhamet gösterisini apaçık bir istihzaya döktüler. Bazıları, “sen temiz bir adama benziyorsun, aramaya devam et” diyerek alay ettiler. Bazıları işi daha ileri götürdü. İnanmadıkları halde sanki gerçekten bir ölümsüzlük ağacı varmış gibi ağacın yerini tarif ettiler. "Bir ormanın içinde, yüksek mi yüksek bir ağaç" dediler. "Yaprağı yeşil, kendisi süslü, dalları yüksek bir ağaç”  şeklinde ayrıntılarıyla tarif edenler bile çıktı. Fakat bunların hepsi adamla alay etmek içindi. 
Şiirde geçen hikâyenin yan karakterleri de son derecede ilginçtir. Kendisine soru soran bir yolcuya işini gücünü bırakıp uzun uzadıya bilgi veren bir adam çıkar ortaya. Bu adam sorulan ağacın yerini söylemekten fazlasını yapmaktadır. Ağacı bütün detaylarıyla tarif eder. Yaprakları şöyle, dalları böyle, der. Oysa söyledikleri yalandır. Bu yalandan kendisine dönecek bir fayda yokken neden ihtiyaç duymuştur? Amacı nedir? Sadece eğlenmektir maksadı. Sırf eğlence olsun diye böyle davranan, yalan söyleyen, karşısındakinin bilgisizliğinden hatta çaresizliğinden yararlanmaya çalışan insanlar vardır. Bu tür bir zalimliğin yasalarda cezası yoksa da boynuzsuz koçun boynuzlu koçtan hakkını alacağı günde işi epeyce zor olacaktır. 
Her duyduğu habere koşan şahın adamı
Yine yollara düştü gayret kemerini kuşandı

Oralarda da seyahat etti yıllar boyunca
Şah maddi destek gönderirdi ihtiyaç duydukça

Gurbet ellerde envai çeşit eziyet çekti
Nihayet acze düştü artık gücü tükendi

Padişahın görevlisi sadık adamın çektiği meşakkatin en katmerlisi bu alaylara maruz kalmaktı. Ama sadakati onun yılgınlık göstermesine, aramaktan vazgeçmesine sebep olmadı. Aramaya devam etti. Yollara düştü, seyahat etti, eziyet çekti. Padişahtan gelecek parayı beklemek zorunda kaldı. Nihayet direncinin bitmesine yakın bir noktaya geldi. 
Maksadına dair görünür bir eser yoktu
Nesne yoktu, sadece bir haber o da soyuttu

Ümit ipliği iyice zayıfladı nihayet koptu
Gayret ettiği amaca ulaşmanın imkânı yoktu

Artık şahın yanına geri dönmeliydi niyeti buydu
İki gözü iki çeşme ağlayarak yola koyuldu

Bütün çabasına sabrına gayretine rağmen ölümsüzlük ağacından hiçbir iz hiçbir emare yoktu. Ümitleri tükendi. Artık geri dönme fikri belirmeye başladı. Bu sefer vazifesini başaramamanın kederine duçar oldu. İki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Umudunu kaybettiği mahalde vardı
Bir Şeyh, âlim ve tertemiz yaratılışı

"Umutsuzum" dedi "bari o hazrete gideyim"
"Uğurlu bir başlangıç olsun, eşiğine yüz süreyim"

"Arzuma ulaşmaktan umudumu kestim" diyeyim
"O hazretin duasını kendime yoldaş edineyim"

Çarelerin tükendiği yerde insanın çareleri yaratana sığınması ne güzeldir. Padişahın görevlisi varlığından haberdar olduğu bilge kişiye ağacın yerini öğrenmek maksadıyla gitmiyor. Allah katında değerli, duası makbul bir yüce zatın kapısına gideyim, onun hayır duasını alayım, diyor kendi kendine. Dua aslında bizzat çarenin ta kendisidir. Dua, elimden geleni yaptım, aklımın erdiği kadar emek ve çaba harcadım, buradan sonrası benimle ilgili değil, demektir. Belki işin başında kendini fazla önemsemeden, nefsini öne çıkarmadan duayla başlamak çok daha güzeldir. Ancak duayla başlamayı elinden geleni yapmaya gerek görmemek şeklinde anlayanların düştüğü hataya da düşmemek gerekir. 
Padişahın görevlisinin ruh hali üç katmanlıdır. Birincisi görevinin meşakkatine tahammüldür. Bu tahammülün içinde sabit kadem olmak, kararlı bir şekilde, engelleri aşarak hedefine ulaşmak çabası vardır. İkinci katmanda maddi meşakkatin yanı sıra onun gönlünü ve zihnini bulandıracak, direncini kıracak, vazgeçmeye mazeret teşkil edecek şekilde üstüne çöken manevi baskıdır. Alay ve istihza. Buna direnmek ise gösterdiği sabır olmaktadır. Üçüncü katmanda bütün bunlara rağmen görevini başaramamış olmanın keder ve üzüntüsü vardır. İşin en zor kısmı burasıdır. Sorumluluk bilincine sahip insanlar için bu keder, maddi meşakkatlerin de alay ve istihza gibi manevi baskının da ötesindedir. Her şey bir tarafa görevimi başaramadım, umudumu kaybettim, bari bu bilge kişinin eşiğine yüz süreyim, onun duasını kendime yoldaş edineyim deyişinde hem bu kederin ağırlığı hem kendini bırakmayışın asil direncini görmekteyiz. 
[3700] Gözyaşları içinde perişan şeyhin huzuruna vardı
Yağmur dolu bulutlar gibi ağlamaktaydı

Dedi "Ey Şeyh! Vakit merhamet vaktidir"
"Umutsuzum şimdi bana şefkat vaktidir"

Şeyh ona sordu "Neden meyussun söyle?"
"Hangi arzu seni perişan etti böyle?"

Şeyhin "seni hangi arzu böyle perişan etti" sözü çok manidardır. Bu sözden insanın bütün mutsuzluklarının, bütün kederlerinin, bütün perişanlığının asıl sebebinin "arzu" olduğu anlaşılmaktadır. "Neden perişansın" "Şunu elde edemedim, bunu elimden kaçırdım, ötekine ulaşamadım, berikine ulaşmama şu engeller mani oldu" Peki, bunların bir önceki adımı onları arzu edişin değil mi? Asıl yüzleşmen gereken arzularındır. Arzularını serbest bırakırsan sınırsız olanla kısıtlı olanı harmanlamış olursun. Bunun sonu da perişanlıktan başka bir şey değildir. 
Dedi ki "Padişahım beni seçip görevlendirmişti"
"Böyle, böyle bir ağacı bulmamı emretmişti"

"Öyle bir ağaçmış ki bütün cihan onu istermiş"
"Meyvesi ömre sermaye olmaya yetermiş"

Bu kadar zaman bütün dikkatimle aradım durdum
Hiç bir iz bulamadım ahaliye alay konusu oldum

Padişahın görevlisi arzusunu özetler. Ölümsüzlük ağacını aramaktadır. Bu ağacı kendisi için değil, kendisine emir veren padişahı için aramaktadır. Asıl arzu sahibi padişahtır. Onun arzusu üzerine aldığı vazifeyi bihakkın yerine getirmek, üstlendiği işi başarmış adamların gururu ve övüncüyle dönmektir. Bazen arzular böyle üst üste gelir, katmerleşir, hangisi kimindir karışır. 
Şeyh güldü ve ona "Ey temiz yürekli saf adam" dedi
Aradığın o ağaç bilgidir, bunu âlim olanlar anlar idi

Hikâyenin çözgü noktasına gelinmiştir. Bilge kişi meselenin aslını söyler. Ölümsüzlük ağacı diye bir ağaç yoktur. Bunu anlatan kişi ağaçtan "bilgi"yi kastetmiştir. Seni görevlendiren padişah şayet âlim olsaydı bunu anlayabilirdi. Ama manaya değil lafza bakmış ve kendini bir ölümsüzlük ağacının varlığına inandırmış. Sonra da seni bu yollara salmış. Ağacı değil bilgiyi aramalıymışsın. Der. Buradan bilginin nasıl bir ölümsüzlük kaynağı olduğuna döner kıssanın mahiyeti. 
Bilgi hem yüce hem büyük hem de basittir
Abıhayatın kaynağıdır engin bir denizdir

Sen surete takılıp kalmış gaflete dalmışsın
Mana dalının yaprağından meyvesinden mahrum kalmışsın

Onun adı bazen ağaçtır, bazen de güneş derler
Namı bazen deniz olur bazen buluta benzer

Bilgiye ağaç denmesinde bir gariplik yoktur, güneş de diyen olur. Adı çoktur ama kendisi tektir. Manayı arasaydın ağacı değil meyveyi bulacaktın. Seni şaşırtan belki onun adının çokluğudur.
[3710] Tektir ama binlerle eseri vardır
En değersiz eseri ebedi hayattır

Gerçi tektir fakat eseri binlercedir
Her bir eseri sayısız ad ile bilinir

Bilgi tektir fakat eseri çok olduğundan çok zannedilir. Çok zannedildiği için adı da çoktur. Herkes kendince bir isim verir. 
Mesela bir şahıs ki senin babandır
Fakat baban, bir başkasının oğlu olur

Bir hadise birisi için kahır zulüm musibet iken
Bir diğeri için, sayılır lütuf kerem ve cömertlikten

Bir adam ki yüz binlerce ismi var
Her dem bir başka sıfatıyla anarlar

Sadece bilgi için bu böyle değildir. Zat tektir ama onun sıfatları çok olduğundan o çok zannedilir. Bir kişi hem baba hem oğuldur. Ama iki kişi değildir. Babalık ve oğulluk onun zatı değil sıfatlarıdır. Meydana gelen hadise tektir. O hadiseye sıfat herkesin kendince verdiği için farklı olur. Yağmur yağar, bu kiminın saadeti kiminin felaketidir. Aynı hadise biri için keremdir cömertliktir, bir başkası için zulüm ve musibettir. Bir adamın yüzlerce ismi olabilir. Çok farklı sıfatlarla anılabilir. Ama bunlar onu çoğaltmaz. 
Kim böyle sadece mücerret bir isme bağlanırsa
Onun işi işte böyle olur, böyle yeis böyle tefrika

Sen de böyle o ağacın sadece adına bağlandın
Böyle bedbaht böyle darmadağınık kaldın

Adı bırak sıfatlara bak, dikkat et sıfatlara
O sıfatlar ulaştırır seni zatın sırrına

Halkın parçalanıp kavgasına sebep de addır
Sükûna ermenin çaresi manaya ulaşmaktır

İsimlere bağlanan, manayı bırakıp lafza dayanan, işte böyle umutsuzluk içinde perişan olur. Sıfatlar ise zatı anlamanın aracıdır. 
Halkın arasındaki tefrika ve parçalanmışlığın sebebi de bundan başkası değildir. isimlere bağlanıp kalmak, manaya ulaşmak yerine isimler üzerinden çatışmak ve savaşmak. Sükûna ermenin çaresi manaya ulaşmaktır.
*

Seyyah ve Meddah
M. Cahit Hocaoğlu
“Seyyah”, malûm, “çok seyahat eden” demek. Eskiden “turist” yerine kullanılırdı bu kelime. “Meddah” ise lügatte “(mübalâğa ile) çok çok metheden, sena eden; taklitli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci”  anlamına geliyor. Faaliyet olarak değilse de isim olarak bunun radyo, TV, bilgisayar dönemlerinden; hattâ kitaplı (en azından az çok kitap okunan) zamanlardan önce “medya”  işlevi gören bir meslek erbabı anlamına geldiğini biliyoruz. 

Dinleyici / seyirci nezdine itibar kazanmak, kendini beğendirmek mesleğin lokomotifi. Bu anlatım tekniğinin temelinde mübalağa, hem de hayal gücü sınırlarını zorlama derecesinde mübalağa olduğunda şüphe yok. Daha hafif bir tespitle meddah hikâyelerinin gerçeğe uygun olmak mecburiyeti olmadığı da söylenebilir.

Bu günün çok satan kitapları da bu özellikten soyutlanmış değil aslında. Sanki dünkülerde böyle bir mecburiyet var mıydı? Alın romanın ağababası sayılan Don Kişot’u; nasıl bir gerçeklikten bahsedebiliriz ki? Adı ne kadar “realist” olursa olsun, her roman bir kurgu değil midir? Yazar kendi hayal dünyasında bir olaylar dizisi kurar ve sanki gerçekmiş gibi, baştan sona kadar kendisi orada hazırmış, her şeyi görmüş, duymuş; hattâ insanların zihinlerini, hafızalarını bile okumuş gibi; gerektiğine tayy-ı zaman ve mekân edebiliyormuş gibi anlatır gider işte.

Bir de herkesin taklidini yapıp alay ederek,  eğlenerek, bu arada kendi haysiyetini de yok veya anlamsız sayarak şaklabanlıklarla, bir kısım insanların ilgisini çekmeyi başarmış birileri var ki; “sanatçı” sayılmaları bir yana, o ilgiyi siyasi çıkar için kullanabileceğini zanneden zavallılar var ki, lâfını etmeye bile değmez.

Peki, niye böyle? 

Başka ne sebebi olabilir ki? Demek ki insanlar kendilerine yalan söylenmesinden hoşlanıyor, hatta istiyor, arıyor. Böyle olmasa nasıl bu kadar yaygın olabilir? Gerçi bu, hedef kitlenin asıl maksadı değil; bu maksadın gerçekleşmesi için lâzım olan bir özellik. İnsanı bu alana yönlendiren, çeken asıl faktör “tecessüs”, yâni merak olsa gerektir; bilmediği, görmediği, tanımadığı insanları, coğrafyaları tanımak, bilmek ister. Gidemeyeceği, ulaşamayacağı zamanlarda ve mekânlarda neler olup bittiğini, insanların neler yaşayıp neler hissettiklerini öğrenmek ister. Bilimsel bir merak değildir bu; kendisi için yeni olan bir şeyler öğrenirken duygularının da uyarılmasını, öğrendiklerinin kendini kâh güldürmesini, kâh ağlatmasını arzu eder. 

Birileri “ya, işte bunun için ben roman falan okumam” mı dedi? İnsanları ekran başına bağlayıp iki satır ahbap sohbetini haram eden TV dizileri farklı mı yâni?

Gene de “bir şeyler” yazan, yazıyla anlatan yazarlarda bir miktar gerçekçilik, daha doğrusu gerçekmiş gibi gösterme gayreti vardır. Bunun da ilgiyi pekiştirmek adına yapıldığından şüphe yoktur. Anlatılanların gerçekle ilişkisi yazarla okuyan arasında bir sır gibidir; ne okuyan “hadi canım sen de, hiç de inandırıcı değil” diye bir itirazda bulunur, ne de yazar “nasıl yutturdum ama size” gibi bir havaya girer. Kısacası okuyucu adeta “anlat anlat, yalan da olsa hoşuma gidiyor” demekte, yazar da “emriniz olur efendim, siz benim velinimetimsiniz” diye cevap vermektedir.

Bir de “kör kör parmağım gözüne” dercesine düpedüz abartan, yazarken kendi hayal gücünden başka sınır tanımayan; kısacası tam bir meddah gibi yazan hikâye-perdazlar vardır. 
Bizde bunun çok bilinen bir örneği Evliya Çelebi’dir. 

1611-1682 yılları arasında yaşamış Evliya Çelebi. Asıl mesleği sipahilik olmakla beraber, katıldığı birçok savaşın dışında hayatı daha çok seyahatle geçmiş ve arkasında 10 ciltlik dev bir eser, “Seyahatname” yi bırakmış. 400 yıl önce yaşamış atalarımız hakkında pek çok şey öğrenebiliyoruz bu Seyahatnameden. Mekânlar, yerleşim bölgelerinin o günkü isimleri, özellikleri, nüfusları, ekonomik, askeri ve idari durumları, hatta tarihleri ve benzeri pek çok bilgimiz bu seyahatnameye dayanıyor. 
Kitabın adı “seyahatname” olsa da, yazar bunu gerçekten anlattığı yerleri gezerek görerek yazdığı halde, gerçeklerden çok tevatürlerle ilgilenip en çok da onları naklettiği için ortadaki metin teknik olarak meddah hikâyesinden ibaret gibi görünmektedir. Yani Çelebi’nin tahkiye (hikâye etme, anlatma) yeteneği hayranlık uyandıracak kadar olağanın çok üstünde olduğu halde bunların gerçekle bağlantısı son derecede zayıftır. 

Her şeyden önce onda “miş” ile ile biten cümle pek bulunmaz. Anlattığı her şeyi bizzat görmüş, işitmiş ve yaşamış gibi anlatır. Bu bakımdan zamandan bağımsız bir anlatım yolu tutturmuştur. Meşhur bir “Erzurumlu Kedi” meselesi vardır:

Hattâ efvâh-ı nâsda (halk ağzında) darb-ı meseldir (atasözü gibidir) kim bir dervişe “Kanden (nerden) gelirsin?”, derler? “Berf (kar) rahmetinden gelirim”, der. “Ol ne diyârdır?”, derler; soğukdan “Ere zulüm” olan Erzurûm’dur, der. “Anda yaz olduğuna râst geldin mi”, derler? Derviş eydür (der ki): “Vallahi on bir ay yigirmi dokuz gün sâkin oldum (oturdum), cümle halkı yaz gelir derler, ammâ görmedim”, der. Hatta bir kerre bir kedi bir damdan bir dama pertâb ederken (atlarken) mu‘allakda (boşlukta) donup kalır. Sekiz aydan Nevrûz-ı Harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözülüp mırnav deyüp yere düşer. Meşhûr latîfe-i (şaka, fıkra) darb-ı meseldir. Ammâ hakîkatü’l-hâl bir âdemin eli yaş iken bir demir pâresine yapışsa derhâl müncemid olup (donup) elinden demir ve demirden eli ayrılmak ihtimali yokdur. Âhenden (demirden) eli bin âh-ı serd ile halâs ederse (kurtarırsa) eli ayasının sehl (yumuşak) derisi âhiyle âhende kalır. Bu şiddet-i şitâyı (kış şiddetini) diyâr-ı Azak’da ve Deşt-i Kıpçak’da (Kıpçak Çölünde)  erba‘în ve zemherîr geçirdik, böyle keskin kış görmedik. 

Şimdi “ne var ki bunda, adamcağız bunun bir latife (fıkra) olduğunu açıkça belirtmiş işte” diyebilirsiniz. Öyleyse buyurun, Viyana’da şahit olduğu bir beyin ameliyatının hikâyesi:

Der-beyân-ı kemâl-i cerâhat-ı üstâdân

(Ülke kralının bir yakını yaralıdır ve tedavi çaresi bulunamamıştır.) 
Bu mecrûh (yaralı) kefere ne ölür ne ilâçpezîr olur (ilâçlardan fayda görür). Âhırı (sonunda) kâr kral eydir (der ki): “Benim ecdâdlarımın dâr-ı şifâlarında bu kadar vazîfe-i mu’ayyene yer cerrâh-ı kâmiller ve fassâd-ı âmiller var. Elbette benim bu akrabâma bir dâ-i devâ etsinler, yohsa cümlesini kat-ı erzâk ederim”, dedikte  İstifani deyrinin cerrâhbaşısı ilac edecek olduğun hakîr (ben) istim⒠edüp (işitip) cerrâhbaşıya varup hüsn-i ülfet etdikte ol ân mecrûh kefereyi getirüp bir çârpâlı serîr-i harîr üzre darîr-misâl a’mâ gibi yatırdılar, ammâ başı Adana kabağı gibi cümle şişmiş.
Hemân hekîmbaşı cümle kefereleri taşra kovup bir hüddâmı ve hakîr (ben) ile bir ıssı câmlı odada kalup hemân mecrûha bir filcân za’ferân (safran) gibi bir su içirüp kefere kendüden geçüp mest-i medhûş olunca oda içre bir mankal âteş yakup bir köşede kodu ve hemân ol ân mecrûhun vücûdun hekîmin hüddâmı kucağına alup cerrâh mecrûhun başına kelle-pûş kenârı olan yerin etrâfına bir diz bağı gibi bir tasma kayış bağlayup bir keskin usturayı eline alup herîf-i mecrûhun önüne cerrâhbaşı oturup herîfin alnının derisin iki kulaklarına varınca başının derisin çizüp sağ kulağı yanından deriyi sehel yüzüp kafâ kemiği bembeyâz nümâyân olup (görünüp) zerre kadar bir katre kan akıtmadı.
Hemân cerrâh mecrûhun kulağından ileri şakak ta’bîr etdikleri yerden kafânın en yerinden kafâyı sehel delüp bir demir mengane sokup menganenin burmasın burdukça herîfin kellesi tâ şu derisi çizilen yerden kelle-pûş kadar kafâsı kalkmağa başlayup herîf-i mecrûh sehel hareket etdi.
Andan yine menganeyi burdukça herîfin kellesi kabağı bi-emrillâhi te’âlâ kellenin diş diş kined yerlerinden açılup kelle içinde beyni enseden tarafa nümâyân olup kellenin içi kulaklar mâbeynine dek sulu kan ve sümük gibi ba’zı ahlât ile memlû olup beyni yanında tüfeng kurşumu kâğızıyle durur. Meğer beş dirhem çakmaklı tüfeng kurşumu imiş, beyninin zarı yanında durup kırmızı kan ile mülemma’ olup durur. Hemân üstâd-ı kâmil cerrâh hakîre eydir:
“Gel bak gör bu benî âdemün bir nân-pâre içün hâl-i diyergûnunu”, dedikde hakîr dahi ilerice vardıkda ağzıma ve burnuma koyun makremesin koyup mecrûh herîfin kellesi içine nazar etdim. Azamet-i Hudâ garîp insânın beynisi kafâ içinde gûyâ tavuk yumurtasından yavrusu henüz çıkmış gibi bir kuş yavrusu gibi büzülmüş başı ve gözleri ve burnu ve kanatları ile büzülmüş durur, ammâ üzerinde bir kalaın deriden zarfı, ya’nî bir beyâz zarı var. Cerrâhbaşı hakîrin ağzına makrameyi koyup kafâ içine baktığımdan eytdi:

“Niçün ağzını ve burnunu makrame ile kapayup bakarsın”, dedikde hakîr eyitdim:

“Belki bakarken yâ aksıram yâ öksürüp nefes alup verirken herîfin kellesi içre rûzgâr girmesin deyü ağzım ve burnum kapadım”, dedikde cerrâh eydir:

“Âferîm sad bârekallâh işte sen bu ilme mukayyed olsan üstâd-ı kâmil cerrâh olurdun ve imâ’n-ı nazar ile takayyüd edüp bakdığından bildim ki bu dünyâda çok şey görmüşsün”, deyüp hemân acele ile mecrûh herîfin beynisi yanından bir çifte ile kurşumu alup bir sarı sünger gibi şey ile kurşumun bu kadar zamândan berü durduğu yerdeki uyuşuk kanları ve sarı sulu ahlâtları cümle sünger ile alup süngeri şarâp ile yaykayup yine kafâ içini ve beyni etrâfların pâk ü pâkîze silüp hemân yine acele ile kafâyı yerine koyup depesinden ve çenesi altından yassı kayışlarla muhkem sarup meydân-ı mahabbete bir kutu getirüp kodu.

O dakika hizmetkârı meydana bir kutu getirdi. Kutunun içinde iri karıncalar vardı… Bunlardan birini demir çifteyle (cımbız) alıp herifin kafa derisinin kesilen yerine yaklaştırınca aç karınca bir yerden iki deriyi birden ısırdı.

O an cerrah karıncayı belinden makasla kesti ve karıncanın başı iki deri kenarını ısırakaldı… Öyle öyle ekleyip bir kulaktan bir kulağa seksen karıncayı ısırtıp kesti.

Sonra yarayı merhemledi. Bu hakir, yedi gün gelip gidip adamı seyreyledim.

Sekizinci günde herif iyileşip biraz hareket etmeye başladı. On beşinci gün kralın huzuruna götürdüler.”

Nuit - I / Gece I
Bicahi Esgici
Nuit - I

Le ciel d'étain au ciel de cuivre 
Succède. La nuit fait un pas. 
Les choses de l'ombre vont vivre. 
Les arbres se parlent tout bas.

Le vent, soufflant des empyrées, 
Fait frissonner dans l'onde, où luit 
Le drap d'or des claires soirées, 
Les sombres moires de la nuit.

Puis la nuit fait un pas encore. 
Tout à l'heure, tout écoutait. 
Maintenant nul bruit n'ose éclore ; 
Tout s'enfuit, se cache et se tait.

Tout ce qui vit, existe ou pense, 
Regarde avec anxiété 
S'avancer ce sombre silence 
Dans cette sombre immensité.

C'est l'heure où toute créature 
Sent distinctement dans les cieux, 
Dans la grande étendue obscure, 
Le grand Être mystérieux !

Victor Hugo

~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Gece I

Gökyüzü kalaydandı sonra bakıra döndü
Bunu yapan geceydi önce bir adım attı
Gölgedeki her şeyi yaşamaya döndürdü
Ağaçlar pes perdeden bir mırıltı başlattı

Rüzgârlar cennetleri fısıldar kulaklara
Dalgalar arasında ürpertiler yaşatır
Akşam aydınlığından altından yapraklara
Karanlıklar içinden geceler hatırlatır

Sonra gece beklemez bir adım daha atar
Çünkü az önce onu duyan herkes dinledi
Boş gürültünün yok inanma cesareti
Ve her şey susar birden her şey saklanır kaçar 

Yaşayan her ne varsa var olan ya düşünen
Endişeyle seyreder bu olup bitenleri
Ve sessizlik ilerler karanlığın içinden
Aşırı karanlığın sınırsızlıktır yeri  

Gelmiştir artık saat her yaratık ufuktan
Çok açık bir şekilde gökyüzüne çekilir
Işıksız gösterişsiz o büyük sonsuzluktan
Çok büyük ve esrarlı bir varoluş belirir

Bicahi Esgici
Niyazî Mısrî’nin “Arzularsın” redifli gazeline tahmis (2)
Behlül Nuri Demircan
Ey nefis hasta sensin Lokmanı arzularsın
Üç telli çalamazsın kemanı arzularsın
Makam mevki verecek imkânı arzularsın
Cânını terketmeden cânanı arzularsın
Zünnarını kesmeden imanı arzularsın

Ağzın iyi lâf yapar laklaka mugalata
Her meseli çözersin kolayca ata tuta
Yükseklerde gezersin atlamış bir buluta
Şol uşacıklar gibi binersin ağaç ata
Çevgan ile topun yok meydanı arzularsın

Sen böylece devam et nasılsa burda hürsün
İzin verdin düşmanın kulağına üfürsün
Ancak kendi kendinin gözünde sen büyürsün
Karıncalar gibi sen ufak ufak yürürsün
Meleklerden ileru seyranı arzularsın

Bırakma birileri hakikati haykırsın
Aldırma okumuşlar etrafında anırsın
Sen hakikatleri görmeden de tanırsın
Topuğuna çıkmayan suyu deniz sanırsın
Sen katreyi geçmeden ummanı arzularsın

Bir gün denildiğinde ey insan az gel beri
Anlat fâni dünyadan getirdiğin haberi
Nerden aldın ne verdin neler bıraktın geri
Var sen Niyazi yürü atma okun ileri
Derd ile kul olmadan sultanı arzularsın


Niyazi Mısrî



çevgan: poloya ve cirite benzer at üstünde oynanan bir oyunda topa vurmak için kullanılan değnek
katre: damla
laklaka: boş lâkırdılar, değersiz sözler 
mugalata:  yanıltmak için, yanıltacak yolda söz söyleme; ağız kalabalığı; demagoji
top: (burada) çevgan ile vurulan top (bk: çevgan)
umman: ulu, büyük, engin deniz, okyanus
uşacık: uşakcık, küçük çocuk
zünnar: hıristiyan keşişlerinin bellerine bağladıkları ipten örme kuşak


Emanetler ve İhanetler IX
Bahri Akçoral
Dertli: Hocam, şu ayran meselesine bir tevcih-i pertavsız eylesek nasıl olur ?
Galesiz: Ne ayranı, ne pertavsızı Dertli ?
D: Hani “bu yoğurt daha çok su götürür” demiştik ya
G: Eee ?
D: İşte bugün bu konuya öncelik versek diyorum
G: Madem önemsiyorsun, verdik gitti; buyur
D: Buyurun var olsun hocam; daha sonra bu konudaki başka bir deyimi hatırladım
G: Hangi deyim ?
D: Aktır benizi, götürür denizi !
G: Yâni ?
D: Yani ayrana eklenecek suyun miktarını rengine göre değil de tadına göre belirlemek gerekir diye düşünüyorum
G: Yâni bu “Osmanlıca meselesini tadında bırakalım” diyorsun
D: Evet, öyle demek istiyorum
G: Bıraktık gitti; hadi bana eyvallah
D: Dur hocam dur; bi dakka, nereye gidiyorsun ?
G: Yeni bir sohbet arkadaşı aramaya
D: Bu da nerden çıktı hocam, teessüf ederim yâni; “ne kötülük gördün benden ?”
G: Baksana kardeşim, daha doğrusu hatırlasana; ben kapatma savaşı verirken her seferinde sen tekrar tekrar açtın; şimdi de ...
D: Tamam hocam, kızma; kesin haklısın, itiraf ediyorum, kabul ediyorum, ayranı sulandıran benim, sen değilsin
G: Eee, tadında bırakma işini niye bana yıkıyorsun öyleyse ?
D: Beraber karar verelim ve uygulayalım diye
G: Tamam işte, ben de bıraktık gitti diyorum
D: Ufak bir meselemiz var ama
G: Neymiş ?
D: Son bir iki nokta var ...
G: Al işte, gene başladı; kusura bakma ama sen gayri kabili imtizaç bir adamsın Dertli !
D: Haklı olabilirsin ama ...
G: Eee ?
D: Aramızdaki imtizacı idame ettiren sensin, ben değilim ki ...
G: Bak hele bak !
D: Neye bakayım ?
G: Yağa bak yağa !
D: Şakirdin ilk vazifesi ustasına yağ çekmektir hocam !
G: Bari bunu uygulasaydın da böyle açığa vurmasaydın
D: Mecbur ettin hocam
G: Peki, şu son bir iki nokta ile bu iş hakikaten bitecek mi ?
D: Söz hocam, kesin söz; hem bu noktaların ele alınmayı zorlayan ortak bir özelliği var
G: Neymiş peki ?
D: Bunlar hep senin öne sürüp de teferruatına girmediğin noktalar
G: Bak şimdi, hem suçu bana yıktın, hem de sonunda beni meraklandırmayı başardın, buyur bakalım; ama sözünü de unutma
D: Birincisi “ihanet” meselesi
G: Nasıl yani ?
D: Demiştik ki, daha doğrusu demiştiniz ki : “yeni rejimin maksadı ihanet değildi”
G: Hayır, öyle demedim; “alfabe değişikliğinin tek sebebi ihanet değildi” dedim; daha doğrusu “böyle düşünmekten vaz geçmeliyiz” dedim.
D: Ve diğer sebepleri sayıp döktük, tamam; benim merak ettiğim ihanetin bu işlerde ne kadar belirleyici rol oynadığı 
G: Bunu kim bilebilir ki; neticede 80-90 sene önce olup bitmiş işlerin niyet safhası bu. Biz bilirsek sadece hadiseleri ve neticelerini bilebiliriz. 
D: Peki o zaman, bu işler neticeleri bakımından ihanet değil midir ?
G: Hayır değildir; çünkü asıl ihanetin ayakları, edevatlarıdır
D: O zaman şu “asıl ihanet” in de adını koyalım
G: Asıl ihanet milleti dininden koparmaktır
D: Hay ceddine rahmet; bunu baştan beri niye söylemedin ki ?
G: Sormadın ki !
D: Nasıl sormalıydım ki ?
G: Orasını bilemem; bu ifadeyi kullanmamı gerektiren bir şey sormadın demek ki
D: Tamam öyleyse, şimdi soruyorum; milleti dininden koparmanın gerekçesi neydi ?
G: Orda dur Dertli ! Bu sahaya beni asla çekemezsin!
D: O niye ?
G: Bu gerekçeleri saymaya başlarsam bu sefer de o ihanet zihniyetini savunuyorum sanmaya başlarsın çünkü
D: Tamam hocam, madem bu Osmanlıca konusunu kapatma kararı aldık, kısa tutma adına ısrar etmeyeceğim. Gelelim ikinci noktaya ...
G: Gel bakalım
D: Alfabe değişikliğini gerekli kılan ihtiyaçları uzun uzun konuştuk, ama bunların sahiplerini konuşmadık.  
G: Sahipleri derken ?
D: Yâni bu ihtiyaçları kimler duymuş, kimler dile getirmiş ?
G: Bu sorunun cevabını bildiğini sanıyorum ama gene de cevaplamaya çalışayım. Her şeyden önce Osmanlı toplumunun okur-yazar oranı çok düşüktü. Okur yazarların hepsinin de ‘ilerici’ fikirlere sahip olmasını bekleyemeyiz. Avrupa’da uygulanan usul ve metotları bilip kıyas yapmadan böyle düşünceler üretmenin zorluğu da var. Neticede ihtiyaç sahiplerinin çok dar bir elit zümre olduğunu söyliyebiliriz.
D: Sonuçta “dev(i)rim” oligarşik bir tabana sahip demektir
G: Bütün devrimler gibi !
D: Peki ama ... Hayır, hayır vazgeçtim; devrim konusuna da girmemeliyiz, değil mi ?
G: Evet Dertli, haklısın
D: Gene de bu sorudan bir “alt soru” çıkarmak zorundayım Hocam, affınıza sığınarak
G: Buyur bakalım
D: Bu “elit zümre” bu memlekete ne kadar büyük zararlar vermiş hocam ! Neden acaba ?
G: Bu “neden” sorusunun cevabı da kırmızı alana girer; iyisi mi soru’nu geri al. Ama o zararların Osmanlıca sahasına giren bir yönü var ki, konuşabiliriz.
D: Dinliyorum hocam
G: Osmanlıcayı zorlaştıran da onlar aslında 
D: Nasıl yani, çok kullanarak mı zorlaştırmışlar ?
G: Hayır, kötü niyetle kullanarak
D: Bir dili kötü niyetle kullanmak nasıl bir şey hocam, yâni nasıl bir kötü niyet ?
G: Malûmatfuruşluk; yâni ne kadar bilgili olduğunu gösterme, ispatlama sevdası
D: Galiba anladım, çok bilinmeyen kelimelere itibar, lügat köşelerinden kelime devşirme; kısacası lügat paralama, değil mi ?
G: Dahası var !
D: Nedir ?
G: Lügatlarda bulunmayan yeni kelimeler üretme, türetme
D: E, pes doğrusu !
G: Ya, bir de TDYK’ya kızarsın 
D: Hocam burdan bir acı gerçek daha çıkar
G: Nedir ?
D: Bunlarda topluma saygı, toplum tarafından anlaşılma kaygısı da yok galiba
G: Tabii olmaz, o zamanlar “reyting” diye bir şey yokmuş, en azından şimdiki anlamıyla
D: Tamam hocam, bunu da dallandırmadan bir sonraki noktayı arz ediyorum
G: Can kulağıyla dinliyorum Dertli
D: “İptidaî talebesi kendi ders kitaplarını okuyabildiğine göre  ‘Osmanlıca zordur’ demek büyük hatadır” demiştik
G: Evet, demiştik
D: Hattâ böyle düşünenlere kendi edep sınırlarımıza da zorlayarak amiyane bir sıfat vermiştik
G: Evet, doğru
D: Osmanlının son yüzyılından kalma edebî eserleri günümüze kazandırmaya çalışan bazı dostlarım var 
G: Çok iyi, bu konuları asıl onlara danışmak lâzım
D: Bu “zor değildir, kolaydır” görüşü pek onların görüşüne uymuyor 
G: Uymaz tabii
D: Peki hangisi doğru ?
G: İkisi de doğru
D: İki zıt görüş aynı anda nasıl doğru olur ?
G: Farklı açılardan, farklı irtifalardan bakılınca pekâlâ olur
D: Yani onlarla bizim bakış açılarımız mı farklı ?
G: Hayır, bizim “kolaydır” derken verdiğimiz örnek farklı
D: Hocam, bunu birazcık aç lütfen
G: Dertli, her okuduğunu anlıyor musun ?
D: Eh, sayılır
G: Peki, felsefe okudun mu ? Meselâ Hegel, Kant, Nietzche ?
D: Açıkçası bu sahada pek bir iddiam yok
G: Okuma yazma ve aritmetik bilen biri mühendislik kitaplarını okuyup anlayabilir mi ?
D: Önce lise tahsili lazım
G: İptidai ders kitabı okumakla edebî eser okumayı nasıl mukayese edebiliyorsun peki ?
D: İnşallah anladım hocam; demek ki ‘Osmanlıca kolaydır, aksini söyleyen eblehtir” sözü, Osmanlıca edebî bir eseri okuyup bu güne aktarabilenleri kapsamıyor
G: Öyle, çünkü en az iki ayrı Osmanlıca’dan söz ediyoruz, okul kitabı Osmanlıcası ve edebî eser Osmanlıcası. 
D: Zaten bu durum bu gün de böyle; tahsili ilk mektep olan biri yüksek edebi eserlerden ne anlar ? 
G: Çok okuyup kendini yetiştirmedikçe
D: Yani kişinin neyi okuyabildiği değil, neyi anlayabildiği önemlidir, değil mi ?
G: Elbette öyledir. Bu, iki farklı durumu terazinin iki kefesine koyup kabil-i kıyas göstermek ancak günümüzün dalaşma kafasıyla mümkün olur; bir kavramı iki ayrı açıdan ele alıp bir tarafın görüşüyle ötekini çürütmeye kalkışmak
D: Teşekkür ederim hocam, buldun garibi, vur bakalım
G: Vurmuyorum, savunma yapmaya çalışıyorum
D: Peki, öyle olsun
G: Zaten o esnada kastettiğimiz kişiler millî kültüre hizmet etmeye çalışanlar değil, Osmanlıca eğitimine karşı çıkanlardı
D: Hocam, kapatırken “elit zümre” zihniyetine bir örnek olarak çok meşhur bir beyt’i tekrarlamak istiyorum
G: Ne demek, buyur
D: Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm 
    Dolaştım mülk-i İslâmı bütün virâneler gördüm.
G: Evet, koskoca Ziya Paşa bile böyle derse gerisi ne yapsın, değil mi ?
D: Evet, nasıl ihanet etmesin ?!
 

Zalim Haznedar
Laedri


Padişahın birinin bir haznedarı vardı
Maliye yani para işlerine bakardı

İşinde iyiydi de vergi toplamak için
Durmadan insanların canlarını yakardı

Bilgeler demişler ki “yaranmak için kul’a
Halık’ı gücendirme ! sonra o kulu sana

Musallat ediverir perişan eder seni”
Ya bunu duymamıştı ya önemsememişti

Mazlumların âh’ları zalimleri yakar da
Bunu yapamaz ateş kurumuş yapraklara

Bazıları sanır ki üstün hayvandır aslan
Hayvanların âdisi zavallı karakaçan

Hâlbuki garip eşek yük çeker işe yarar
Aslansa zararlıdır adam bile paralar

Eşek öküz ve katır yük taşıyan her hayvan
Hayırlıdır mahlûku inciten insanlardan 

Sonunda o padişah bu zalimi azletti
Yaptığı zulümleri işkenceyle ödetti

Sonra öldürttü onu bakmadı feryadına
Rastlamaz oldu kimse o zalimin adına

Halkı memnun etmeyen asla iflah olamaz
Sultanın rızasını kimse böyle bulamaz

Hakkın merhametine lâyık olmak istersen
Daima iyilik et yarattıklarına sen

Zulüm gören birisi ardından şöyle dedi
“Kolun kuvvetli idi makamın yüksek idi

Halkın malını cebren çekip aldın elinden
Elbette görecektin böyle akıbeti sen”

İri kemik parçası geçse de boğazından
Gider mideni yırtar seni eder perişan


Kaynak : Gülistan, Sadi-i Şirâzî



Hiç Kasr Suretinde Gördün mü Nevbaharı
Coşkun Yüksel
İlkbahar basübadelmevttir. 

Kış gelince ağaçlar yapraklarını döker, kupkuru dallarıyla çıplak kalır. Otlar, çiçekler ve diğer yer bitkileri tamamen yok olur. Bir de bembeyaz kar kapladı mı yeryüzünü, kış ölüm gibidir artık. Bahar gelince bütün tabiat adeta ölüm uykusundan uyanır, kıpırdanmaya başlar. Yapraklar göverir. Çiçekler açar. Sular coşar. Hava ısınır. Cemreler düşmeye başlar. Havaya, toprağa ve suya. Böyle mevsim geçişleri olmayan coğrafyalar çok şanssızdır. Sene boyunca kış, yıl boyunca yaz olan yerler baharı bilmez. Ne sonbaharın, ölüme benzer kışın habercisi oluşunun hüznünü bilirler ne de baharın bir diriliş muştusuna benzeyen, gönle şetaret veren canlılığını. 

Anadolu dört mevsimi de bütün haşmetiyle yaşayan müstesna yerlerden biridir. Belki bu yüzden dünya tarihinin akışını değiştiren tarım devrimi bu topraklarda olmuştur. Belki bu yüzden tohum çeşitliliği bakımından dünyanın ender yerlerinden biridir. 

Anadolu'da baharın şiddeti farklı bölgelerde farklı hissedilir. Kışın daha şiddetli geçtiği doğu bölgelerinde bahar daha gümrah gelir. Ama iklimin daha ılıman olduğu batı bölgelerinden, hele İstanbul'da daha görkemlidir bahar mevsimi. Küçük ahşap evlerin, küçük bahçelerinde pembenin, morun en latif tonuyla açan erguvanlar boynunu sokağa uzatır. Sokakları, gelip geçen insanlara bir misafirperverlik gösterir gibi güzelleştirir. 

Şair, "hiç kasır suretinde gördün mü nev-baharı" sorusunu 1720 yıllarında sormuştu. Taştan, ahşap malzemeden yapılmış bir binayı ilkbaharla eşleştirebilmesi olağanüstüydü. Gerçi o şair gerçekten bir söz ustasıydı. Buna benzer sorularla memleketin en üst noktasındaki padişahın, onun vekili sadrazamın ve bunların etrafındaki devlet büyüklerinin hayranlığını kazanmıştı. Mesela, bir başka şiirinde; "Sen yine bir nev-niyaz aşık mı peyda eyledin / Kûyine yer yer dökülmüş âb-rular vardı" sorusu da çarpıcıydı. Belki gerçek belki muhayyel bir güzele, "yoluna dökülmüş yüz suları vardı/ yeni bir aşık mı edindin" diye sorması, taşların köşke dönüşmesi gibi sözcüklerin mimarisinden bir saray inşa etmeye benziyordu. 

Çünkü ortam müsaitti. 

Savaşlardan yorulmuş, genişlemiş topraklarını korumakta zorlanmaya başlamış devlet, Pasarofça anlaşmasını imzalamıştı. Venedik ve Avusturya ile yapılan bu antlaşma ile ilk defa toprak kaybediyordu. Fakat savaşmadan geçecek bir kaç yıla ihtiyaç vardı. Ordunun toparlanması, maliyenin düzelmesi için bir soluklanmaya. Olmadı. Venedikliler anlaşmaya uymadı. Mora'yı işgal etti. Savaş tekrar başladı. Zafer peşinde koşan sadrazamlar savaşmaktan geri durmadı. Zaferler ve hezimetler peş peşe geldi. Sultan Üçüncü Ahmet, nihayet sorunları savaşla değil diplomasi ile çözmekten yana bir sadrazam buldu. Nevşehirli İbrahim Paşa. Aynı zamanda saraya damat olarak unvanını Nevşehirli Damat İbrahim Paşa şeklinde pekiştirdi. 
Soluklanan devlet, elindeki tüm imkanlarla imar işine girişti. O güne kadar görülmemiş saraylar, köşkler, kasırlar, kaşaneler, çeşmeler, camiler, medreseler, şifa-haneler yapılmaya başlandı. Haliç'e akan Kağıthane deresi ıslah edildi. Üzerinde yapay şelaleler oluşturuldu. Cetvel-i simin dedikleri kanallar açıldı. Üzerlerine köşkler inşa edildi. Taşa can, ağaca hareket veriyorlardı. Görenlerin aklını başından alacak derecede şaşaalı, güzel saraylar yapıldı. Sarayların bahçelerinde envai çeşit çiçekler yetiştirdiler. En baskını, çeşitli renkleriyle göz alan lalelerdi. Bu imara paralel, zevk ve sefa kelimelerinin başlığı altında derdest edilen bir hayat tarzı gelişti. Akıl almaz gösterilerle bezenmiş sünnet düğünleri tertip ediliyordu. Haliç sularından timsah şeklinde bir araç çıkıyor, timsahın açılan ağzında on kadar çengi raksediyor, timsah tekrar suya dalıyor, bir müddet sonra seyredenlere hayretten küçük dillerini yutturacak şekilde tekrar su üstünde görünüyordu. Cambazlar çığlık çığlığa izlenen gösteriler yapıyordu. Bütün bunları resmeden sanatçılar da eksik değildi. Kışları helva sohbetlerini, yazları bülbül seslerinin eşlik ettiği tenezzühleri vazgeçilmez hâle getiren şairler de. Şairler hattatlardan da, müzehhiplerden de, minyatür sanatçılarından da daha kalıcı daha keskin sözcüklerle resmediyordu ortamı. 

Ortam oymalı ahşap süslerinin aşağıya doğru sarktığı şahnişinleri, mermer sütunların dantel gibi işlendiği kasırları ilkbahara benzetmeye çok müsaitti. Ama bu sadece devletin merkezinde böyleydi. Memleketin uzak köşeleri kendi yağlarıyla kavrulmak, kendi dertlerine çare bulmak zorundaydı. 

*

1730 tarihinde, İran sınırına yakın Harput eyaletine bağlı Keban gümüş madenini işletmek üzere Bedri Paşa namında biri tayin edilmişti. Şehir merkezine göre mahrumiyet sayılacak maden ocağına gitmeden önce ailesini yerleştirmek maksadıyla Harput'a geldi. Harput, milattan öncesinden beri yerleşim merkezi olan bir kale şehirdi. İpek yolu üzerinde olması, ticaret ve kültür merkezi olmasını sağlamıştı. Şehir dar ve kıvrımlı yolların etrafına iç içe öbeklenmiş evlerden müteşekkildi. Evler kerpiçten yapılıyordu. Toprak damlıydı. Bedri Paşa istediği gibi bir ev bulamadı. Ailesini de alarak Keban'a gitti. Orada bulabildiği bir eve yerleşti. 

İstanbul'un görkemli hayatından Harput gibi merkezden uzak eyalet merkezleri de nasipsizdi. Şehrin kenar mahallerinde ki nasipsizlik daha keskin hissedilmekteydi. Halk yeni hayat tarzına bir medeniyet göstergesi olarak bakmıyordu. Memnun olmayanlar azımsanmayacak kadar çoktu. Bunlar buldukları ortamlarda homurdanmaktaydılar. 

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa on üç yıl iktidarda kaldı. Hattat ve şair olan Üçüncü Ahmet, kafasına uygun bu sadrazamla işleri yoluna koyduğunu düşünüyor, gayrı memnunların homurdanmalarından bihaber, saltanat kayığı ile düzenlenen gösterişli merasimlere iştirak ediyordu. Hem devletin geleneğinde hem Sultan'ın yönetim biçiminde bir sadrazamın bu kadar uzun müddet görevde kalması alışıldık bir şey değildi. Bir kaç ayda bir değişirdi, sadrazamlar, Yeniçeri Ağaları, Kaptanı Deryalar, Kazaskerler ve diğer devlet ricali. Nevşehirli on üç yıldır iktidardaydı. Kurduğu yeni hayat tarzından istifade eden hatırı sayılır bir kitle oluşmuştu. Kibar, zengin, zevkin incesini bilir, gereği gibi davranır bir kitle. Ama kaçınılmaz olarak bir de gayrı memnunlar kitlesi oluşmuştu. Her şey zıddıyla kaimdi. Enderun'dan yetişmiş, muhtelif savaşlarda bulunmuş, devletin her kademesini bilir, bir üst basamağa geçmek için sıra bekleyen yüzlerce insan bu gayrı memnun kitlenin omurgasıydı. Nöbet değişikliğini beklemekten yorulmuşlar sabırları tükenmişti. Ayrışma noktasını geliştirmek kolaydı. Bu yeni hayat tarzını, sefahat, israf, ahlaksızlık olarak nitelediler. İran cephesinden gelen kötü haberler ile medeniyet ve sanat denilen zevk ve sefa iptilasını ilintilediler. 

Doğal yollardan kapı açılmayacaktı kapının zorlanmasına karar verdiler. 

Yeniçeri Ağası, Şeyhülislam, Kazasker fikir birliğine varınca etraflarına hassas noktalarda görevli vezirlerden paşalardan adam bulmaları kolay oldu. Ama zor iş olduğunu biliyorlardı. Kelle koltukta girişilecek bir iş değildi. Kendi aralarında remizlerle anlaştıkları bir dil geliştirdiler. Kellesini koltuğuna alacak birisini aramaya başladılar. Çoktu. Meyhaneler, mahalle araları, yangın yerleri, kenar semtler kelle koltukta yaşayan adamlarla kaynıyordu. Halil diye biri epeyce namlıydı. Etrafına kendi cinsinden dört beş kafadar toplamıştı. Bunların da kendi aralarında anlaştıkları bir dilleri vardı. Güçlü olan kendinden daha güçlü birini bulunca emrine giriyordu. Kıyıcı idiler. Ölümü göze aldıklarından öldürmeyi de biliyorlardı. Devletin helva sohbetlerinde, lale bahçelerinde, şiir meclislerinde, sünnet düğünlerinde gezip dolaştığı bir ortamda boy attılar. Halil tam da aranan adamdı. Gittikçe namı yürüyordu. Eski bir deniz askeriydi. İşi serseriliğe dökmüştü. Hamamlarda tellaklık etmek, meyhanelerde kabadayılık etmekten daha zordu. Avenesi "patrona" lakabını uygun görmüştü. Gücü askerliği aşmıştı. Amiral anlamına gelecek bir lakap etrafına topladığı güruha da bir kimlik kazandırıyordu. Yolunu yordamını bilip önünü açtılar. O belki arkasından rüzgarı üfürenlerin farkında olmaksızın yelken açtığından emindi. Cesareti yüksek, kendine güveni tamdı. 

İşin önemli bir parçası kamuoyunu hazırlamaktı. Ahali kulağına gelen sözün doğru mu yalan mı olduğunun veya ne kadarının doğru ne kadarının yalan olduğunun ayrımını yapamazdı. Hele duyduğu şeyin bir kısmı doğru ise diğer kısmının doğru olup olmadığına hiç bakmazdı. Dinler ve inanırdı. Nitekim öyle oldu. Şeyhülislam kendisine bağlı talebeleri camilere salarak bu kamuoyu denilen zümrüdü Anka kuşunun kanatlanmasında en etkili rolü oynamaktaydı. Devlet zevki sefaya batmıştı. Hazine boşalmıştı. İsraf almış başını gidiyordu. İran cephesinde durum kötüydü. Saraylar, kaşaneler yapılıyordu. Has bahçelerde kadınlı erkekli alemler tertip ediliyordu. Levent delikanlılar kadınları kucaklayıp salıncaklara oturtuyordu. Cemiyet çürümüştü. Gayrı memnunluk çığ gibi büyüdü. Patrona Halil işareti aldı. Beyazıt Caminin önünden bir hareket başlattı. katılmayanları zorla soktukları kalabalık, Kapalıçarşı'ya oradan Mısır Çarşısına yürüdü. Esnafa kepenkleri kapattılar. Kalabalık gittikçe büyüdü. At meydanına çıktılar. Bir taraftan yağma ve gasp başlamıştı. Yeniçeriler bir kaç cılız müdahalede bulundu. yetersizdi. Çünkü işin başındaki Yeniçeri Ağası tertipçilerin içindeydi. Padişahın sarayının kapısına dayandılar. Üsküdar'dan alelacele saraya dönen Üçüncü Ahmet, önce kendisinin can güvenliğini sağlamak işinden ekmek yiyenleri aradı. Yeniçeri Ağası ortalarda yoktu. Sancak-ı Şerifi çıkarmayı halk desteğini düşündü. Halkın kıpırdayacak hali yoktu. Şehrin bütün kontrolü Patrona Halil'in örgütlediği serseri takımının eline geçmişti. 

İsyanın baş tertipçilerinden Şeyhülislam Padişahın yanı başındaydı. Sureti haktan görünüyor, durumun vahametinden dehşete düşmüş gibi davranıyordu. Asıl amacı padişahın kalbine dehşet salmaktı. Arabuluculuk yapma işini üstlendi. Görüştü döndü. İki gün önce şehrin en aşağı tabakasından, ayak takımından Patrona Halil ve avenesi önünden geçmeye cesaret edemeyeceği sarayın kapısına dayanmış devletin başıyla görüşüyor ona isteklerini söylüyordu. İlk sırada Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olmak üzere otuz yedi devletin çatı görevinde paşanın kellesini istiyordu. 

Üçüncü Ahmet, bu talep karşısında nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığını daha iyi anladı. Damadı ve yakın dostu, kader birliği yaptığı vekilini öldürüp isyancılara teslim edecekti. Kendini tercih etti denilemese de devleti elbette bir kişinin kellesine tercih etmek zorundaydı. Şeyhülislam bu kararı almasında yardımcıydı, yanı başındaydı. Bu talebi yerine getirdiler, isyancıların istedikleri devlet ricalini saray koridorlarında boğdurdular. Sadrazamı ve diğer öldürdükleri adamları kağnılara doldurup sarayın kapısından dışarı çıkardılar, kapının önünde biriken isyancılara teslim ettiler. 
 
İsyancılar için bu zafer demekti. Güçlerini pekiştirmek için cesetleri sokaklarda gezdirip ahaliye teşhir ettiler. Şehri yağmalamaya yakıp yıkmaya öldürmeye devam ettiler. Saraya yakınlığıyla bilinen insanların evlerini basıyor, öldürüyor malını emvalini yağmalıyorlardı. Yapılmış sarayları köşkleri yıkıp yerle bir ettiler. Bahçeleri dağıttılar. Mermer sütunları kırdılar. Çeşmeleri yıktılar. Çiçekleri yoldular. Ağaçları devirdiler. Yılların ayların emeği  bir kaç gün içinde yok olmuştu. Mimarların, taş ustalarının, müzehhiplerin, nakkaşların, hattatların, ressamların mahareti, sanatı, ince zevki, duygusu gözü dönmüş bir güruhun ayakları altında çiğnenmiş, yok olmuştu.

*

Şehir güvenliğini kaybedince memleketin her tarafı bundan etkilenmişti. Bu isyan Anadolu'daki celali isyanlarının öncüsüydü. Kelleyi koltuğa alan devlete kafa atmaya yelteniyordu. Bunlardan Kuyucu Murat Paşalar ortaya çıkıyordu. Kan kanı doğuruyordu. 

Bedri Paşa, maden ocağında çalışanların bir kıpırdanma içinde olduğunu hissetmişti. Tedirgindi. Elindeki kolluk kuvvetinin bir arbedede neler yapabileceğini düşünüyordu. Gümüş madeninde çalışma şartları ağırdı. Ücretler düşüktü. Böyle bir ihtimale karşı sert davranmak lazımdı. Ama sertlik başkaldırıyı azaltmak yerine azdırıyordu. Harput'tan bir ev tedarik edememesine öfkelendi. Öfkesi kendisineydi. Biraz da yeni doğmuş çocuğundan ailesinden ayrı kalmak istemediği için savsaklamıştı. Oysa burası, bir ailenin mutlak güveliğini sağlamaktan çok uzaktı. Geldikten sonra şartları görmüş, pişman olmuştu. Durumu nasıl değiştirebileceğini ayrıca düşünüyordu.
 
Bir sabah korktuğu başına geldi. Bir çavuş çalışmayan işçiyi dövmüş kazara işçi ölmüştü. Madende çalışanlar toplu halde arkadaşlarının intikamını almak için çavuşun üzerine yürümüştü. Çavuş silah kullanınca kargaşa içinde ölenler olmuştu. Mesele kavgayı aşmıştı. Hadise çığırından çıkmıştı. Bedri Paşa'nın sadık adamı Bertanlı aşiretinden Mustafa telaşla paşanın evine çıkmış durumdan haberdar etmişti. İkisinin de ilk aklına gelen kundaktaki bebek oldu. Mustafa, ben bebeği emniyete alırım, siz adamların başına geçin dedi. Bebeği kundağıyla kucaklayıp çok iyi bildiği dağ yollarına düştü. 
Bedri Paşa ve adamları isyanı durduramadı. Paşayı da karısını da diğer güvenlik görevlilerini de öldürdüler. Harput'tan süvari bölüğü geldiğinde hadisenin üzerinden bir hafta geçmişti. Gelenler ortalığa saçılmış cesetleri toplayıp gömdüler. Sonra isyana karışıp ortalıktan kaybolanların peşine düştüler. Ama bölge dağlıktı. Yöre insanı birbirine tutkundu. Zor işti. 

Bertanlı Mustafa, aşiretinin yaşadığı Çarsancak'a ulaştı. Bedri Paşa'nın kundaktaki yetimini emniyete kavuşturmuştu. Artık kendisine düşen bu emanete kendi çocukları gibi bakmak, koruyup kollamaktı. 
&

Yediyüzelli yıllık bir eser: Atebetü’l-Hakâyık (Hakikatlerin Eşiği)
Erdoğan Mura
12. Yüzyılda doğup büyüyen bir şair: Yüknekli Edip Ahmet… Yüknek’in neresi olduğuna ilişkin elimizde kesin bir bilgi yoktur. Son bilgilere göre Türkistan’dan (Yesi’den) 15-17 km kuzeybatıdaki Jüynek adında bir köy olduğu ve Edip Ahmed’in mezarının (makamının) burada bulunduğu belirtilmektedir.  

Edip Ahmed Yüknekî’nin hayatı hakkında elimizde bulunan bilgiler yok denecek kadar azdır. 12. Yüzyılda Yüknek’te dünyaya gelmiştir. Âmâ olan Edip Ahmet’in babasının adı Mahmut’tur. Döneminin sevilen ve sayılan isimlerinden biridir. 
Atebetü'l-Hakayık 40 beyit ve 101 dörtlükten ibaret (484 mısra) manzum bir eserdir. Eser aruzun (feûlün feûlün feûlün feûl) vezniyle yazılmıştır. 
Beyitler hâlindeki bölüm eserin giriş bölümüdür ve gazel tarzında (aa ba ca da ea)  kafiyelenmiştir. Dörtlükler hâlinde yazılan bölüm, eserin ana bölümüdür ve mâni tarzında (a a x a) kafiyelenmiştir. Eserde tam kafiyeler yanında yarım kafiyeler de vardır. Mısra başı kafiyelerine de sık rastlanır. 
Giriş bölümünde Tanrı'ya, peygambere ve dört halifeye övgüden sonra, Emir Muhammed Dâd İspehsâlâr Bey'e övgü bulunur. Sonra yazarın kitabını niçin yazdığını anlattığı bölüm gelir. 
Eserin dörtlükler hâlindeki ana bölümünde şu konular işlenmiştir: Eserin dörtlüklerden oluşan ana kısmında ilmin faydası ve bilgisizliğin zararı, dilin muhafazası, dünyanın dönekliği, cömertlik ve hasislik, tevazu ve tekebbür, hırs, kerem, yumuşaklık ve başka iyilikler, zamanın bozukluğu anlatılmaktadır. Atebetü'l-Hakayık yazılış amacına uygun olarak tamamen öğüt üslûbuyla kaleme alınmıştır. 

Atebetü'l-Hakayık'ın sonunda Edib Ahmet hakkında üç ek vardır. Bunlardan ikincisinin yazarı Emir Seyfeddin (Barlas) ve üçüncüsünün yazarı Emir Arslan Hoca Tarhan, Temür ve oğlu Şahruh zamanında yaşamış beylerdir. Şairi bilinmeyen birinci ekin de yakın yıllarda yaşadığı tahmin edilebilir. 
Birinci ekte Edib Ahmed'in gözlerinin doğuştan kör olduğu (toga körmez erdi edibnin közi), kitabı 14 bâb (bölüm) olarak yazdığı ve değerinin altın yüklü file eşit olduğu belirtilmiştir. Emir Seyfeddin tarafından yazılan ikinci dörtlükte Edib Ahmed, "edibler edîbi" ve "fazıllar başı" olarak nitelenmektedir. Arslan Hoca Tarhan'ın beyitler hâlindeki eki daha uzundur ve daha fazla bilgi içermektedir. 

Atebetü'l-Hakayık'ın dört yazması bugüne ulaşmıştır: 
Semerkant nüshası, Temür'ün oğlu Şahruh döneminde, 1444'te Semerkant'ta, hattat Zeynelâbidin tarafından istinsah edilmiştir. Düzgün bir hatla, Uygur harfleriyle yazılmıştır. Şimdi İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi'nde Ayasofya bölümündedir. 
Ayasofya nüshası, 1480'de İstanbul'da Şeyhzade Abdürrezzak Bahşı tarafından düzenlenmiştir. Üst satırları Uygur, alt satırları Arap harflidir. 
Topkapı Müzesi nüshası Fatih veya 2. Beyazıt döneminde, İstanbul'da istinsah edilmiş olmalıdır; Arap harflidir. 

Ankara Seyid Ali nüshası Arap harflidir; baştan, ortadan, sondan eksiktir. 
Eserin yazmalarının Semerkant ve İstanbul'da istinsah edilmesi, Herat'ta yaşayan Nevayî'nin eserinde Edib Ahmed'in uzunca yer alması, esere ait bir dörtlüğün, Uygur harfli olarak Turfan 38 yazmaları arasında bulunması, bütün Türk dünyasında 15. yüzyılın sonlarına dek ne kadar yaygın olduğunu gösterir. 

12. Yüzyılın ortalarında kaleme alınan Atebetü’l-Hakâyık 15. Yüzyıla kadar topluma yön veren bir eser olma özelliğini korumuştur. 15. Yüzyıldan itibaren eski okunurluğunu yavaş yavaş kaybetmiştir. 20. Yüzyılın başına kadar kendini unutturan Atebetü’l-Hakâyık bu yüzyılda gün ışığına çıkmış ve bir edebî metin olarak değerlendirilmiş ve üzerinde sayısız akademik makale yazılmıştır. Bu eserin üzerinde gün ışığına çıktıktan sonra sadece akademik incelemeler yapılması eserin yazılış amacının dışındadır. 
Eserin yazılış amacı Adalet-Bilgi-Konuşmak-Dünya-Cömertlik-Alçakgönüllülük-Yumuşakhuyluluk-İyilikler gibi temalar ekseninde toplumsal canlılığı sürdürmek ve Müslümanlığın yaşanılır kılınmasını sağlamaktır. Bize düşen de klasikleşmiş eserimizi günümüzde kapitalizme mahkûm düşmüşlerin dikkatine sunmaktır. Klasik eserlerimizle tanışmak için Vira Bismillah demenin tam vaktidir.

Atebetü’l-Hakâyık’tan Tadımlık
İlahi öküş hamd ayur men sanga
senin rahmetingdin umar men onga 

(Tanrım, daima sana çok hamd ederim; (daima) senin rahmetinden hayır umarım.) I-1

ol ol halk talusı kişi kutlugı
yok törütmişte bil anga tuş tenge 

(O yaradılanların en seçkini ve insanların en kutlusudur; bil ki yaradılanlar arasında onun eşi ve dengi yoktur.) II-2

kim erse bu tört işke bed i’tikad
tutar erse ming la’n ıdur men anga 

(Kim onun dört arkadaşı hakkında kötü itikat beslerse, ona bin kere lanet ederim.) III-3

tengizdin kerimrek şahım ming kata
kabul kılsa tang yok bu az hedyeni

(Şahım denizden bin kat daha kerimdir; bu küçük hediyeyi kabul ederse hayret etmemek lazımdır.) IV-14

dad ispehsalar beg üçün bu kitip
çıkardım ajunda atı kalsu tip

(Dad İspehsalar Bey için bu kitabı yazdım ki, dünyada onun adı kalsın.) V-1

süngekke yilig teg erenke bilig
eren körki akl ol süngekning yilig
biligsiz yiligsiz süngek teg hali
yiligsiz süngekke sunulmaz elig

(Kemik için ilik ne ise, insan için bilgi odur; insanın ziyneti akıldır, kemiğinki ise, iliktir; bilgisiz kimse, iliksiz kemik gibi boştur; iliksiz kemiğe kimse el uzatmaz.) VI-3

sanıp sözlegen er sözi söz sagı
öküş yangsagan til unulmaz yagı
sözüng boşlag ıdma yıga tut tiling
yeter başka bir kün bu til boşlagı

(Düşünerek konuşan adamın sözü, sözün iyisidir; çok gevezelik eden dil, karşı konulmaz bir düşmandır. Sözünü başıboş bırakma; dilini sıkı tut; dilin başıboşluğu bir gün başa bela olur.) VII-2

bu ajun rıbat ol tüşüp köçgülüg
rıbatka tüşügli tüşer keçgülüg
öngi kopmış arkış neçe kiçgülüg

(Bu dünya, konup göçmek için, bir kervansaraydır; insan kervansaraya geçmek için iner. Kervanın başı kalkmış ve yolu tutarak uzaklaşmıştır; başı kalkmış olan kervan daha ne kadar gecikebilir?) VIII-1

egilmez köngülni akı er eger
tegilmez muradka akı er teger
bahıllıknı kanı öger til kayu
akılıknı ‘am has tözü halk öger

(Eğilmez gönlü cömert adam eğer; erişilmez murada cömert adam erişir. Hasisliği öven dil hani, nerede? Cömertliği avam havas bütün halk över.) IX-3

tekebbür kamug tilde yirlür kılık
kılıklarda edgü kılık kodılık
ol er kim ulugsındı men men tidi
anı ne halayık sever ne halık

(Kibir bütün dillerde yerilen bir huydur; huyların iyisi, alçakgönüllülüktür; ululuk taslayan ve benim diyen kimseyi ne Yaratıcı ve ne de kul sever.)  X-2

haris tirip armaz usanmaz bolur
harislik igining emin kim bilür
haber bar birilse eger ademi
iki kol dinar ma ol üç kol kolur

(Haris mal toplamaktan yorulmak ve usanmak bilmez; harislik hastalığının ilacını bilen var mı? Bir söz vardır: Eğer bir kimseye iki vadi dolusu dinar verilirse, o muhakkak üç vadi ister.)  XI-5

kerem bir bina teg angar hilm ul ol
ya bustan teg ol hilm kerem al gül ol
yıkıklıgka tirep kesüklüg ula
bu itiglig erke azad öz kul ol

(Kerem bir binadır ve yumuşak huyluluk onun temelidir. Yahut yumuşak huyluluk bir bahçeye benzer ve kerem kırmızı güldür. Eğilene destek ver ve kesileni ekle; böyle bir adama hür insan kul olur.)   XII-7

kanı emr-ü ma’ruf kılur edgü er
kanı kendü edgü kişi turgu yir
yirer sen zamanangnı halkın kodup
zamanangnı yirme kişisini yir

(Hani iyiliği emretmek, hani iyi adam? İyi insanın duracağı yerin kendisi nerede? Halkını bırakıp zamanını yerersin; zamanını yerme, insanlarını yer.)    XIII-7

edib ahmed atım edeb pend sözüm
sözüm munda kalur barur bu özüm
kelür küz keçer yaz barur bu umur
tüketür umürni bu yazım küzüm

(Adım Edip Ahmet, sözüm edep ve nasihattir; vücudum gider, sözüm burada kalır; bahar geçer, güz gelir; ömür gider, bu bahar ve güzüm ömrü tüketir.) XIV-2

Aşının Yan Etkisi
Atilla Gagavuz
Eski bir şarkı “vücut iklimin sultanı sensin” der. Konu hemen sultanlığa, krallığa,başkanlığa, padişahlığa doğru gittiğinden anlam siyasi bir düzleme doğru kayabilir. Girişteki vücut iklimi tamlamasında, vücudun bir ülke ile eşleştirilmesi gözden kaçar. Oysa vücudun ülke, şehir, memleket anlamını yüklenen “iklim” kelimesiyle tamlanması sultanlıktan da, saltanattan da, bağımsızlıktan da, bireycilikten de, temel hak ve özgürlüklerden de daha önemlidir. Vücudun bir ülke veya şehir gibi düşünülmesi çok dikkate değer, değil mi? İç benliğin hüküm sürdüğü, sınırları olan bir ülke. Hâliyle, sınırlarının korunması gereken, işgale uğramaması için teyakkuzda bulunulması gereken bir ülke.
 
Vücudun bu metafora uygun yapısı hayrete düşürecek derecededir. Dışarıdan gelecek saldırılara, virüslere, mikroorganizmalara karşı onlarla savaşacak ve onları yok edecek şekilde hücre üreten bir savunma sistemi vardır. Buna bağışıklık sistemi denmektedir. Adeta bir ülkenin silahlı kuvvetleri gibi olan bu sistem vücuda dışarıdan sızan virüsü özellikleri ile tanır, hatta bu özellikleri hafızasında tutar, karşılaştığı anda üzerine saldırır ve yok eder. O kadar ki aminoasitlerle proteinler arasında benzerlik çok fazladır. Sistem bunları bile birbirinden ayırt edebilir. Ancak bu savunma gücünün işlevini yerine getirebilmesi için hücrede o bilginin olması gerekir. 

Hücrelere bu bilgi öncelikle genetik yoldan geçer. Çocuk anne sütünü emdiğinde, annenin geçirdiği bütün hastalıklara karşı bağışıklık kazanmış olur. İkinci bir yol “aşı” denilen işlemdir. Vücuda tehdit olan virüs, hücrelerin tanıyacağı miktarda vücuda verilir. Sistem böylece o virüsün yol açacağı tahribata karşı bağışıklık kazanmış olur.  Bu, bir ülkenin savunma gücünün, düşman ordularının silahlarını öğrenip onlarla mücadele edecek yeni askerler yetiştirmesine benzer. 

Yedi yüz yıl çok geniş bir coğrafyada hüküm süren, bundan maada dünyaya büyük bir medeniyet miras bırakan Osmanlı neden ve nasıl yıkıldı? Bu soruya cevap arayanların yolu “Batılılaşma” kavramının kavşağında ayrılır. Yolun birisi “Batılılaşamadığı” cevabını verenlerin girdiği yoldur. İkincisi bunun tam aksi istikametine giden “Batılılaştığı için” cevabını verenlerin yoludur. Bu iki ana caddenin tali yolları da çoktur. “Batının medeniyetini alalım ama ahlakını almayalım” diyenler. “Batılılaşmak için kendimiz olmaktan vazgeçelim” diyenler. “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” “Mavri Mira” ve diğerleri hep tali yollardır. 

“Osmanlı şairlerini dinleseydi, hep aşk meşk işlerine değil de ‘vücut iklimi’ tamlamasındaki anlamı idrak etseydi yıkılmazdı” demek çok uçuk kaçacak. Ama düşmanına benzemek, düşmanına dönüşmek, düşmanın silahıyla silahlanmak gibi tezlerin arasındaki ince çizgiyle kavga edip durduk. Yıllarımız bu içi boş, anlamsız kavramların altına girip birbirimize yumruk atmakla geçti. Hayatı birbirimize zehir ettik. 

İri iri laflarla sosyolojik analizler yapan şamanların “Vurun bre! Koman” naralarının tehdidi altında yaşamak zorunda kaldık. Başsavcılar çıktı; kendine benzemeyenler için “metastas yapmış ur” dedi. İki gazeteci sansasyonel bir haber üretmek için çarşaf giyip operaya, buz pateni yapılan alışveriş merkezine gitti; yuhalandılar. 

Kendi adıma, ne yazık ki meseleyi yeni anladım. Bundan iki yüz elli sene önce memleketin bağışıklık sistemini geliştirmek için bazı sanatçılarımıza, aydınlarımıza devlet adamlarımıza virüs verilmiş. Ama aşının dozu ayarlanamamış, fazla gelmiş. Bu virüsler vücudu ele geçirmiş. Böylece adı bana benzeyenler beni düşman gibi görmeye başlamış. Bu kadar eziyeti onun için yapıp durmuşlar. O yüzden yıllardır sövüp sayarlarmış.
 
Hastaymış gariplerim.


Kitap_ Karmaşık Duygular/Stefan Zweig
Mehmet Harputlu
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkmış. İstanbul 2015, 2. Basım. Almanca aslından İlknur İgan çevirmiş. 256 sayfa. Modern Klasikler Dizisi - 55 diye ayrıca bir not düşülmüş künyesine. 

Birinci Hikâye; "Ormanın Üzerindeki Yıldız" Bir otelin yemek salonunda garson, masanın birine servis yapmaktadır. Masada bir kontes ve yaşlı bir asilzade vardır. Servis esnasında garson bir saniye kadar süren bir an yaşar. Bu kısa zaman dilimi dışa vuran hiç bir etkiye sahip değildir. Fakat adeta bütün bir günü hatta bütün bir ömrü içine alacak derecede çarpıcıdır. Otelin çevik garsonu François, kontesin uzanan bıçağına tabağı hazır etmek için biraz fazlaca eğilir. İşte o anda, "boynunun beyaz ışıltılı ve yumuşak bir çizgi gibi koyu saç selinden çıkarak kabarık, koyu kırmızı giysinin içinde kayboluşunu gördü. Sanki içinde harlı bir ateş parlamıştı".  Hikâyenin devamında François'in bu saniyelik eylemle iç dünyasının nasıl alt üst olduğu anlatılır. Sürdürdüğü ömür, bu kırılma anından sonra adeta ray değiştirmiştir. 

Biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların, dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz. 

İkinci Hikâye; "Erika Ewald'in Aşkı"nda genç bir kızın müzik hocasına duyduğu platonik aşkın nasıl yükseldiği ve yıkıldığı anlatılır. Tıpkı birinci hikâyede olduğu gibi olay örgüsü son derecede basittir. İçinde gizemli bilmeceler, fantastik olağanüstülükler yoktur. Bir genç kız birine tutulmuştur. Tutulduğu adam yalnızca kendini sevebilecek bir nobrandır. Eni boyu, önü sonu bu kadardır. Ama o genç kızın dışarıda değil içerde yaşadıkları, piramitlerin gizemi kadar esrarengiz, sayfalara sığmayacak kadar yoğundur. Sadece ağlama sahnesi bile insanın algısını bozar. Hikâyenin modern dil ile anlatısı şöyle olabilirdi: "Ve Erika Ewald ağlamaya başladı" Oysa mesele bu değildir. "Bu dipsiz bir korku ve acıyla bir hıçkırmaydı, bir sarhoşun çakırkeyif hüznü değildi, aslında kızın ağlamasında ilkel bir şiddet vardı; yıllarca kafeste kapalı kalmış ve bir anda yabanıl bir güçle parmaklıkları kırmış vahşi bir hayvan gibiydi; bu onun belli belirsiz bilmekte olduğu ve şimdi sarsıntılı bir sağanakla çözülen son derecede kutsal ve derin acısıydı" 

Yine, biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.

Üçüncü hikâye; "Alacakaranlık Hikâyesi". Bir genç ve onun misafir olduğu evde üç genç kız var. Gece karanlıkta, bahçede, büyük ağaçların arasında yüzünü görmeden bunlardan birisiyle yakınlaşan genç, günler boyunca bu kızın hangisi olduğunu bulmaya çalışır. Gece karanlığında göremediği kızla ilgili bütün bulgular, aslında kendisinin meylettiği ile birleştirdiği bir yanılsama mıdır yoksa gerçek mi? Bu hikâyede yazarın üslubu, bir merhale daha ilerlemiş, bilincin bile dışa doğru değil içe doğru ilerlediği iddiasına varmıştır; Sevdiğimiz gerçekten sevdiğimiz mi, yoksa iç dünyamızda yaşadığımız bir duyguya dış dünyada bir varlık atfetmekten mi ibaret her şey? Hikâyenin son satırları adeta okuyucuyu bu kadar derine itmenin pişmanlığı gibidir: "Bak ben bu hikâye hüzün ve kasvet dolu olsun istememiştim, ben sadece aşka hazırlıksız yakalanan bir delikanlıdan söz etmek, onun bir kıza, bir başka kızın da ona aşık oluşunun hikâyesini anlatmak istemiştim. Fakat akşam karanlığında anlatılan hikâyelerin hepsi yolunu şaşırıp hüznün sessiz patikasına girerler"

Yine, biz bunları okurken insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz. 

Dördüncü hikâye; "Unutulmuş Düşler"

Beşinci hikâye; "Zıt İkizler"

Altıncı hikâye; "Bir Yüreğin Çöküşü"

Yedinci Hikâye; "Karmaşık Duygular"
Bir üniversite öğrencisi; havai, amaçsız, hayatı sadece yaşamış, anlamı üzerinde düşünmeye fırsatı olmayacak kadar hızlı yaşamış. Bir Profesörü dinler. Çarpılır, hayatı değişir, cahilliğinden utanır. Hocanın retoriği öylesine güçlü ve dile öylesine hakimdir ki, gencin ilk işi hemen orada derslere kabulü ricası olur. Genci bu gecikmişliğinin utancından kurtarmak için hoca "duraklar da müziğe dahil" der. Gencin kendindeki değişimi ifade için kurduğu cümle şöyle; “Tüm dünyevi hazlarını sözcüklerin ruhunda hissetme isteği"
Öğrencinin hocasına duyduğu hayranlık günden güne artmakta, onu bütün benliğiyle içine çeken bir anafora dönüşmektedir. Beklediği bir güzel sözcükten mahrum kalış, bir tebessümün esirgenmesi, bir surat asış, bir kaş çatış içinde fırtınalar koparmaktadır. Ayrıca "neden" "niçin" "nasıl" sorularıyla perişan olmaktadır. Çünkü bu olağanüstü hocanın davranışlarında, günlük hayatında, yaklaşmasında veya uzaklaşmasında sebebi bilinemeyecek bir gariplik, bir sıra dışılık, hatta tutarsızlık vardır. Her tutarsızlığın etkisi sıcaktan soğuğa, zirveden çukura, sevinçten hüzne, umuttan çöküntüye, gidişlere ve gelişlere, inişlere ve çıkışlara, yükselişlere ve dibe vuruşlara yol açmaktadır. 

Bunları okurken, kitabın sonuna varıncaya kadar, insanın iç dünyasındaki çalkantıların dış dünyada olagelen eylemlerden çok daha dikkate değer olduğunu fark ederiz.

Çünkü kitap modern dünyanın görsellik bulaşığı, derinliksiz, minyatür anlatısı değil, basbayağı bildiğiniz klasiklerden. Hem de en iyilerinden.
*

Kün Fe Yekün
Ahmet Saim
Müzik, tarih boyunca birçok İslam Alimi’nin ve düşünürün üzerinde fikir ayrılıkları yaşadığı bir konu olagelmiştir. Kimisi doğrudan “Şeytan İcadı” olarak nitelemiş, kimileri içinde insan sesi olanla sadece enstruman kullanılan müziğe ayrı yorumlar yapmış, bazıları ise Allah’a ulaşmanın bir yolu olduğunu söylemiştir.

Tüm bu yorum ve görüşlerin ortak noktası ve aslında künhüne tam anlamıyla vakıf olamadığımız konu ise müziğin; insan ruhunu, davranışlarını ve maneviyatını etkilemesidir. Bir tele dokunulduğunda, bir kamışa nefes üflendiğinde çıkan sesin insanı derin bir üzüntüye, kedere sevketmesi ya da gergin bir deriye tekrarlı defalar vurulduğunda neşeli hissetmek nasıl açıklanabilir?

Enstrumanların çıkardığı titreşimlerin insanda oluşturduğu etki üzerine farkındalık da aslında insanlık tarihi kadar eskidir. Örneğin nota sisteminin de mucidi olarak anılan ünlü matematikçi ve filozof Pisagor (MÖ 570-495), telli çalgıları üstün tutuyor ve öğrencilerini flüt ve zil sesiyle kulaklarının bozulmasına izin vermemelerini tavsiye ediyordu. Ayrıca ruhun akıldışı etkilerden lir sesi dinlenerek korunacağını savunuyordu. Öte yandan özellikle Mevlevi inancına göre, hiçbir sanat insan ruhuna müzik kadar doğrudan doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfuz edemez. Müzik, son derece değerli bir manevi temizlenme, ferahlama ve yücelme vasıtasıdır. Bunda en etkili ses ise ney sadasıdır.

Yine neredeyse müziğin keşfedildiği zamanlar kadar eski bir yöntem de ruhsal problemlerin tedavisinde müziğin, enstrumanın ve özellikle de su ve hayvan seslerinin kullanılmasıdır. Sadece bu tedaviler bile ses titreşiminin insan ruhuna etki etmesini ispat bakımından dikkat çekicidir.

Bir kısım görüşe göre müzik kelimesi Yunanca m-o-u-s-a harfleriyele yazılan ve “müsa” diye okunan “Peri” anlamındaki kelimeden gelir. Yine Yunanca’da –ike ve –ika takısı “konuşulan dil” anlamındadır. Müsa’ya eklenen –ike takısı kelimeye “Perilerin konuştuğu dil” anlamını verir. Musikiye daha sonraları İslami Terim ile “Meleklerin Dili” denmiştir. Zaten Hz. Mevlana da Musikiyi; “Ruhun cennetteki konuşmaları hatırlaması” olarak yorumlar.

Tanım olarak ise müzik; sesin ve sessizliğin belirli bir zaman aralığında ifade edildiği sanatsal formdur. Yani müzikten bahsederken sesten olduğu kadar sessizlikten de sözetmeliyiz. Biz yine de sessizlik konusunu başka bir yazıya bırakıp ses konusuna yönelelim.

Ses ve müzik birbirinden ayrılamayacak iki kavramdır. Tıpkı enstrumanlarda olduğu gibi ses çıkarmak için de vücudumuzda birkaç kası sıkar, gevşetir ve havayı ses tellerimize dokundurur ya da ağzımızın çeşitli noktalarına çarptırırız. Bu anlamıyla ses çıkarmak için vücudumuzu adeta bir enstruman olarak kullanırız.

İnsan için ses aslında doğrudan kulakla ilintili bir olaydır. Yani bizim duyabildiğimiz, algılayabildiğimiz sesler aslında kulağımızın duyma kabiliyeti kadardır. İnsan kulağı şiddet olarak 0-150 desibel, frekans olarak ise 20-20.000 Hz. aralığını duyar. Oysa Dünya üzerinde sesin ulaşabileceği maksimum frekans 3.400.000.000 Hz. olarak tespit edilmiştir. Yani aslında bizim duyuyoruz dediğimiz sesler de dünyada duyulabilecek sesler yanında neredeyse hiç kalır. Bu arada görmeyen Peygamber olduğu halde hiç sağır Peygamber gelmemiş olması da dikkate değer diğer husustur. 

İnsanlık tarihi boyunca ses üzerine bu kadar araştırma ve tefekkür yapılmasına rağmen hala tam olarak her açıdan vakıf olunabilmiş değildir.

Peki ya ses hiç olmasaydı? Yüce Allah sesi niçin var etmiş, bunun üzerine düşünmek gerekmez mi?
Sadece iletişim için olduğunu söylemek kolaya kaçmak olur zira isteseydi düşünceleri aktarmanın birçok çeşidi yaratılabilirdi.

Hz.Mevlana “Herşey sesle başladı” der ve yine Kur’an’dan bildiğimiz gibi dünya hayatı bir sesle “Sur”un üflenmesi ile son bulacaktır. Aynı şekilde Şems-i Tebrizi “Musikinin ritminde bir sır saklıdır. Eğer onu ifşa etseydim Dünya alt üst olurdu” der.

Müzik ruhun gıdasıdır denir ama her gıdanın yararı olduğu kadar zararı da olabilir. Gerçek olan müziğin/sesin bir şekilde bu alemde ruha tesir etmesi ve bunun sonucunda hem duygusal hem fiziksel değişimlere yol açmasıdır. Bunun ötesinde hakikatini bilmediğimiz etkileri de mutlaka vardır.
Yüce Allah “kün feyekün” buyurur, Ol der ve olur !

Şiir Defteri
Necip Fazıl
Saçların

-Çok Sevgili Mehmet Halit'e-

Saçların dökülsün açık göğsüne
Mermer üzerinden geçen su gibi
Bir ince baygınlık çöker gönlüme
Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi

Dillerde dökülüp sayılır saçın
Sıcak öpüşlerle yayılır saçın
Tütsü gibi kalbe yakılır saçın
Kararan gözlerin buğusu gibi

Necip Fazıl 


Nesir Defteri
Şehabeddin Süleyman.
Şiirin Ehemmiyeti

-Şiir, şerait-i tabiiye ve esasiyesine muvafık olmak şartıyla romanı, temaşayı, nesri, nazmı muhit bulunmasına binaen Edebiyat’ı sinesine almış demektir. Edebiyat; binaenaleyh şiir sanayi-i nefiseden olan diğer şeylerle mukayese edildiği zaman hepsine olan rüçhan ve tefevvuku meydana çıkar. Şiirin, vezin ve kafiye yani nazım cihetiyle musiki-âmîz bir ahenk-i mahsusu vardır, binaenaleyh bu hususta musiki ile birleşmektedir. Mamafih musiki hissiyat-ı umumiye ve iptidaiyenin esvat vasıtasıyla ifadesinden başka bir şey değildir. Yalnız bunları ifade edebilir. Halbuki şiir ruhun derinliklerine, romanları, temaşaları vasıtasıyla iner, nüfuz eder, oralarda taharriyât ve tetkikat icra eyler ve sonra bize tam, kati olarak gösterir. Buna binaen musikiye tefevvuk eder. Resim, heykeltrâşî eşya-yı hariciyeyi nazarlarımızda canlandırır, yaşatır, şiir de bunların yaptığını nazmı ve nesri vasıtasıyla ifa eyler. Bu noktada resimle, heykeltrâşî ile birleşiyor demektir. Fakat yine ifade-i hissiyat, ifade-i efkâr hususunda bunlara tefevvuk eder. 

Bundan başka şiirin bir meziyet-i mahsusası daha vardır ki diğer aksam-ı sanatta buna tesadüf edemeyiz. O da doğrudan doğruya ifade-i efkâr eylemesi, hiçbir vasıtaya müracaat etmeksizin zekâya tevcih-i hitap eylemesidir. 

Resim, heykeltrâşî katiyen böyle değildirler, onlar yalnız iştirak ve iltihak-ı efkâr-ı kanuni vasıtasıyla zekâya, fikre tevcih-i hitap edebilirler. Şiirin bir meziyeti daha fikirle hissi mezc edebilmek hususundadır. İfade-i hissiyat ile bizde tevlit-i heyecan eden şey şiirdir, fakat buna fikrin metaneti, ulviyeti, hissini de ilave edilecek olursa daha ziyade şiir olur. 

Bir de sanat-ı şiir ile sanat-ı hitabet arasında da bir fark vardır. Hatip olan kimse efkâr ve hadisâtı nazar-ı itibara alır, müessir, beliğ sözlerle bunları tenkit ya takdir eyler, hatta hatip olan kimselerin efkâr ve mütalaatı biraz bulutlu, biraz müphemdir de.. Bundan da maksat sâmîlerin üzerinde bir heyecan tevlit etmektir. Bu noktada sanat-ı şiirle imtizaç ediyor demektir. Fakat şiirde hitabette bulunmayan başka bir şey vardır. 

O da şiirdeki hayali hakikate tebdil eden muhayyile-i mübdiadır ki bu hatipte yoktur. 

Şehabeddin Süleyman / 1329
 
Copyright © 2011-2015 | Âhenk Dergisi | Tüm Hakları Saklıdır | bilgi@ahenkdergisi.com