Ahmet Saim / Zaman: Dördüncü Boyut

“Ya rabbim işimi kolaylaştır. Dilimdeki düğümü çöz ki dediğim anlaşılsın” Hz. Musa’nın duası…

  • Senin Rabbinin Katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 47)
  • Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir. (Mearic Suresi, 4)
  • (Çünkü) sizi çağıracağı gün, O’na hamdederek icabet edecek ve (dünyada) pek az bir süre kaldığınızı sanacaksınız. (İsra Suresi, 52)
  • Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir.” (Secde Suresi, 5)

Yaşadığımız kâinatta insanoğlu 3 boyuta hâkimdir. Yani ileri geri, sağa sola hareket edebilir ya da yukarı aşağı sıçrayabilir. Bir maddenin koordinatını vermemiz gerekse yine bu 3 boyutu kullanarak mesela bir kişinin 2 caddenin kesişimindeki bir apartmanın 3. Katında olduğunu söylediğimizde 3 boyutu da belirtmiş oluruz.

Peki, ama o kişi hangi anda oradadır. Şimdi dediğimiz, diyelim ki saat 12.33 de oradadır ama 12.34 de orada mıdır? Bir nesnenin evrendeki koordinatlarını tam ve doğru verebilmek için bulunduğu anı da belirtmek zorunluluğu vardır. İşte bu durum zamanın da bir boyut yani 4. Boyut olduğunu akla getirir.

İnsanoğlu zamanı hep saatler dakikalar saniyeler üzerinden ilerleme şeklinde takip ettiği için, geçmişten geleceğe giden ucunda ileriyi gösteren bir ok olan doğrusal bir çizgi gibi hayal eder. Peki, gerçekte zaman geçmişten geleceğe doğrusal akan bir ok mudur? İşte yazımızın konusu bu soru işaretine cevap aramak. Fakat bu cevabı aramak için temel fizikten kuantum mekaniğine, fotoğraf tekniğinden atomaltı parçacıklara uzanan zor bir yolu yürümek zorundayız. Yazana sadelik, okuyana sabır ve zihin açıklığı dilerim.

Zaman dediğimizde 2 çeşit zamandan bahsetmekteyiz. Birincisi Bağıl Zaman (Teknik yani 4. Boyut olan) zaman ve ikincisi de psikolojik zaman.

Şimdilik psikolojik zamanı bir kenara bırakıp gerçek, ölçülebilen ve 4. Boyut olduğu düşünülen zamanı ele alalım.

Diğer 3 boyut olan uzunluk, genişlik ve yükseklik gibi zaman da ölçülebilmek, isimlendirilebilmek için karşılaştırmaya ihtiyaç duyar. Nasıl ki 1 metre “Ekvatordan Kuzey Kutbuna olan uzaklığın milyonda birine denk gelen bir platin çubuk” olarak belirlenip tüm uzunluk ölçüleri bu kabule göre ayarlandı ise, saniye için de Sezyum atomunun (En kararlı atom olduğu için seçilmiştir, 3 milyon yılda 1 saniye sapar) bir döngüdeki titreşim sayısı olan 9.192.631.770 kez titreşmesi seçilmiştir. Yani sezyum atomunu bu sayı kadar titreştiğinde buna bir saniye diyoruz. Bazı zaman birimleri de gezegen hareketlerine bağlanmıştır. Dünyanın kendi ekseni etrafında 1 tur dönmesine 1 gün, uydumuz Ay’ın Dünya etrafında 1 tur dönmesine 1 ay, Dünya’nın Güneş etrafında 1 tur dönmesine de 1 yıl diyoruz.

İnsanoğlu zamanı aslında gözü ile algılar. Görmek için de ışık gereklidir, ışık yoksa bizler için zaman algısı da kaybolur. Karanlık ve uçsuz bucaksız bir odada yürüdüğünüzü hayal edin. Hiçbir şeye dokunamadan ve hiçbir renk ton değişimi olmadan yürüdüğünüzü farzedin. Ne kadar zamandır yürüdüğünüzü ya da saatin kaç olduğunu kestirebilir misiniz?

Şimdi dediğimiz şey bir AN’dır. Tıpkı fotoğraf makinasının deklanşörüne basıldığında bir anı kaydetmesi gibi gözümüz de her bir bakışta bir dikdörtgen çerçeve kaydeder. Bu çerçeve içerisindeki her bir nokta ışık yansıyarak gözümüze ulaşır. Bir video izlerken videonun yanında 1080×1020 gibi bir rakam yazar, bu rakamlar her bir anda o çerçeve içerisinden gözümüze ulaşan ışık hücresi (pixel) sayısını belirler. Gözümüz de her an hayattan bir çerçeve resmi çekip beynimize yollar. Resim ve videoya dönersek, bu çerçeve sayısı saniyede 18 adedi aşınca biz bu resimleri hareketli algılamaya başlarız. İzlediğimiz normal videolar 18-25 fps (frame per second: saniyedeki çerçeve sayısı) arasındadır. Sinema filmleri ardarda karelerin ekranda yukarıdan aşağıya kayması ile izlenir ama belli hızdan sonra bu kareler görünmez, hareket akar. Bizim çevremizi algılamamız da aynı yöntemle olur.

Biz bir objeyi ışığın bize bir yerden yansıması veya objeden doğrudan ışık gelmesi sayesinde görürüz. Burada faydalandığımız şey ışığın bilgi taşıma özelliğidir. Bu kâinatta iken ışık olmasa hiçbir şey göremeyiz ve dolayısıyla boyutları da algılayamayız. Güneşten çıkan ışık gelir masamızdaki beyaz kâğıt üzerindeki elmaya çarpar ve oradan gözümüze gelir. Bu her bir ışık elmanın yüzeyine ve altındaki kâğıda çarparak bize renk ve şekil bilgilerini iletir. Işık hızı sabittir ve değeri 300.000 km/sn. dir.

Dünyaya 150 milyon kilometre uzaklıkta olan Güneşten çıkan ışıklar bize yaklaşık 8 dakikada ulaşır (150.000.000 / 300.000 = 500 saniye). Düşünün ki şu an Güneş birden sönse, kararsa biz bunu 8 dakika sonra fark ederiz, dünyamızdan 150 milyon km. uzaklıktaki başka bir gezegen de 16 dakika sonra fark eder. Yani Güneşteki, Dünyadaki ve başka gezegendeki şimdiler birbirinden farklıdır ve hepsi ışığın hareketine bağımlıdır. Sahada basketbol maçı izlediğinizi ve kardeşinizin de aynı maçı evde televizyondan izlediğini düşünün. Sizin sahada sevindiğiniz son saniye basketine, O yayının hızına ve uzaklığa göre 10 saniye sonra sevinir. İkinizin şimdisi farklıdır.

Biraz önce bahsettiğimiz gibi güneş ışınları dünyaya 8 dk. da ulaştıktan sonra uzay boşluğunda hareketine devam eder, sonsuza kadar bu görüntüler uzayda ilerler. Yani dünyada yaşanan her an ile ilgili görüntüler sonsuzluğa doğru uzay boşluğunda gezmeye devam eder. Peki, dünyadan 200 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene görüntülerimizin ulaştığını düşünelim bir an. Yani şu an Dünyadan 200 ışık yılı uzaktaki bir gezegende adamın birinin muhteşem bir teleskopla dünyaya bakma imkânı olsa bundan 200 yıl önceki ışık yansımalarımızı yani 1818’deki dünyayı gözlemleyebilirdi. Biz burada 2018i yaşarken, O bizi 1818deki halimizle değerlendirirdi. Aslında ŞİMDİ şu ANda bizim kâinata gezegenlere yıldızlara baktığımızda gördüğümüz de onların ŞİMDİsi değil, bize uzaklıklarına bağlı olarak görünen GEÇMİŞİdir.

Peki, bu zamanda ileri veya geri yolculuk mümkün mü? Bunu da yine ışık hızı ile açıklamak mümkün.

Yol kenarında bir araçta dururken yanınızdan hızla bir arabanın geçtiğini düşünün, onu sadece bir an görürsünüz ve hızla geçer gider. Peki, arabanızı çalıştırıp o araca yetişirseniz ve yan yana giderseniz ne olur? Araç sanki durur gibidir ve siz aracı ve içini istediğiniz rahatlıkta görürsünüz. Peki ya hızınızı arttırıp aracı geçerseniz? Bu sefer de araç geri gider gibi görünür. Tıpkı bir filmi ileri sarmak, durdurmak ve geri sarmak gibi…

Tekrar güneş ışığı sayesinde gördüğümüz beyaz kâğıt üzerindeki kırmızı elmaya dönelim. Işınlar sırayla güneşten 300.000 km/sn. hızla çıkıp 8 dk. Sonra elmaya çarpmaya ve oradan gözümüze gelmeye başlasınlar. 1 ışın, 2. Işın,3.4.5.6.7.8… Bu sırada biz ışık hızı ile geriye doğru kaçsak ne olur?

Elmaya çarpan ışık bizi hiç yakalayamayacağı için 8.den sonraki görüntü bize ulaşamaz ve biz elmayı hep bize son ulaşan 8. Işığın ulaştırdığı hali ile görürüz. Peki ya ışık hızını geçersek?

Bu sefer de tıpkı hızımızla yanından geçtiğimiz araba gibi gelen ışınları da geri gider gibi görür ve 7. 6. 5. Işınları görmeye başlarız. Bu masada duran elma değil hareket eden bir cisim olsaydı onun hareketini geriye sarılmış bir film gibi izleyebilirdik.

Şu ana kadar anlattığımız gibi teorik olarak zamanda hareket etmek, geçmiş görüntüleri izleyebilmek mümkün. Ayrıca zaman gözlemciye göre ve hıza göre farklı da hareket edebiliyor. Aslında bu durum sadece teoride kalmayıp ispat da edildi. 1971 yılında, İçinde sezyum atomunun titreşimi ile çalışan 2 atom saatinden biri bir uçağa konuldu ve mümkün olan en yüksek hızı ile Dünya çevresinde tur attırıldı diğeri ise yeryüzünde sabit bir yere kondu. Defalarca yapılan denemeler gösterdi ki, her seferinde uçaktaki sezyum atomu yerdekine göre sayıca az titreşti yani süresi yavaşlamıştı.

Tam bu noktada, fiziksel ve biyolojik olarak zamanın etkilerine nasıl maruz kaldığımız kısmına geçiş yapalım. Daha önce belirttiğimiz gibi zamanı gezegenlerin hareketlerine ve hücrelerimizin yaşlanma hızına göre algılamaya çalışmaktayız. Vücudumuzdaki (göz ve beyin dışındaki) tüm hücreler belirli frekansla hareket eder ve sürekli bir ölüm ve yerlerine yeni hücrelerin gelmesi döngüsünde yaşarlar. Örneğin Akciğer 1 yılda, kalp ise 20 yılda bir komple kendini yeniler. Ama mesela uyuduğumuz zaman hücrelerin yaşlanma hızı yavaşlar. Uyuma anında tüm metabolizmanın titreşimi azalır, kalp atışı yavaşlar ve yaşlanma gecikir. Bize birkaç dakika gibi gelen derin uyku sonrasında 8 saat uyuduğumuzu anlarız yani birkaç dakika gibi gelen süre aslında 8 saate eşdeğer olur. Dünyanın çeşitli ülkeleri bu yolla uzaya insan göndermeyi planlamaktadır. Bu şekilde vücut gereksinimlerimiz karşılanarak iyi beslenip 100 yıl uyutulursak, sonucunda vücudumuz sadece 2 3 yıl yaşlanmış olur. Yani aslında zamanda geri gitmek mümkün olduğu gibi bu yöntemle ileri gitmek de mümkündür

Einstein ile başlayan ve sonrasında matematiksel olarak hesaplanabilen teoriler kesin olarak göstermiştir ki zaman, kütle çekimi ve hızın artması ile yavaşlar. Bu etki en çok da karadeliklere yaklaşıldığında gözlemlenir.

Karadelikleri gözünüzde canlandırabilmek için birkaç yerinden gergin tutulan bir çarşafa bir metal top atıldığını hayal edin. Top merkeze gelir ve aşağı doğru çökerken etrafını da büker. Bu devasa kütleli yapı, karadeliktir. Bu andan sonra çarşafın üzerine atılan diğer toplar da ilk topa doğru yaklaşmaya başlarlar. İşte karadelikler de muazzam büyük kütle çekimleri ile uzayı bükerler ve etraflarındaki her şeyi kendilerine yanaştırırlar. Bu çekimden ışık da dâhil hiçbir şey kaçamaz. Dolayısıyla gezegenler karadeliğe yaklaştıkça hızları da artar ve hızları ışık hızına yaklaştığı için de zaman yavaş akar. Bu yaklaşan gezegen üzerinde bulunan bir canlı olsaydınız vücudunuzu oluşturan tüm hücrelerinizin titreşimi, hücre ölümü ve yaşlanması yavaşlayacaktı. Kalbiniz çok daha yavaş akacak ve yavaş kan pompalayacaktı.

Son dönemlerin meşhur filmi Yıldızlar Arası (İnterstellar) bu konuyu oldukça güzel anlatır. Kara deliğe yakın bir gezegene inen ekip için birkaç saat geçmiş iken, gezegene inmeyip uzay gemisinde kalan arkadaşları için 20 senenin üzerinde bir zaman geçmiştir.

Gelelim konunun şahsi olarak beni en çok cezbeden ve en ürkütücü kısmına, yani frekanslar konusuna…

Bu yüzyılda gelişen mikroskobik inceleme teknikleri sonrası maddenin en küçük yapı taşının “atom” olmadığı net olarak anlaşılmıştır. Atomun yapısına daha dikkatli bakıldığında ise bizi Atomaltı Parçacıklar ve Kuantum Dünyası karşılar. Einstein’in hayatımıza kattığı E=mc2 ve “sicim teorisi”ne göre (ışık hızı “C” her zaman sabit olduğundan) “m” yani madde “E” enerjiye dönüşebilir. Atomaltı parçacıklar çeşitli uzunluk ve bükümlere sahip tellerden -kuarklardan- oluşur ve kâinatta bildiğimiz tüm maddeler bu tellerin farklı bükülmeleri ve farklı frekanslarda titreşmelerinden meydana gelir. Yani kâinattaki tüm maddelerin özü, hammaddesi tek ve aynı şeyden oluşmuştur.

Bu teller belli frekansta titreştiğinde taşı oluştururken, başka bir frekansta ise elmayı oluşturur. Yüce Allah Kur’an’da “Biz, o emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar ve ondan korktular da insan yüklendi onu” diyerek dağa taşa tıpkı bir canlı gibi hitap edip belki de bu özde aynılığa işaret etmektedir.

Diğer bir ilginç konu da; evrenin ilk oluştuğu andan itibaren aslında enerjinin dağılıp bir maddeyi oluşturmak üzere bir araya gelmemesi gerektiği gerçeğidir. Kuarkların bir araya gelmesi ve bu alanda kalması için bir kütlesi olması gerekiyordu. Neden parçacıklar evrende saçılmak veya savrulmak yerine atomlarda sabit bir biçimde kalmıştı? Neden tek bir düzende hareket ediyordu? Neden bir araya gelerek belirli bir yapı oluşturuyordu?

Ortaya atılan teoriler ve hesaplamalar bu enerjiyi bir araya getiren ve kütle olmasını sağlayan bir maddeye işaret etti. Bu madde kendi oluşup saniyenin milyonda biri sürede anında kayboluyor. Var olduğunda elektron ve protonları birbirine yaklaştıran bir harç görevi görüyor ve sayesinde enerji maddeye dönüşüyordu.

Bu maddenin nasıl ve ne zaman oluştuğu tespit edilemediği için önce “Goddamn Particle” (Yani lanet olası parçacık) ismi verildi fakat sonra bu argo terim bilim alanında yakışık almaz denilerek ismi Tanrı Parçacığına dönüştü. Geçtiğimiz yıllarda CERN laboratuvarında yapılan deneylerde bu madde, Higgens bozonu, Tanrı parçacığı, kesin olarak tespit edilmiş olmakla birlikte hala olaya tam olarak hâkim olunabilmiş değildir. Hâkim olunursa saf sınırsız sonsuz enerjinin kaynağının da bulunacağı düşünülmektedir.

Yine CERN’deki aynı deneylerde ışık hızının %50si hıza ulaşıldığı bildirilmiştir. Normalde saniyenin milyonda milyarda biri gibi çok kısa sürede oluşup kaybolan kuarkların ömrü bu hıza ulaşıldığında 30 kat arttığı tespit edildi. Yani teorik olarak CERN’deki tüpte bir canlı bu hızda 1 yıl seyahat edebilseydi, tüpten çıktığında dünyada 30 yıl geçtiğini görecekti.

Tüm bu karmaşık görünen ve beynimizin sınırları ile algılamaya çalıştığımız konuları toparlar isek;

Zaman akan bir şey değildir, aslında zaman içinde akan bizleriz. Teorik olarak zamanda geriye gidip gözlem yapmak mümkün ama olaylar yaşanıp bittiği ve biz sadece görüntülerini görebileceğimiz için müdahale mümkün değildir. Tabii ki bu şu anki bilgilerimizle açıklayabildiğimiz kadarıyla böyledir.

Oysaki bildiğimiz gibi Kur’an bize zamanlar arasında hem seyahat edip hem de olaylara müdahale kabiliyeti olan Hızır’dan da bahsetmektedir. Bunu konu şimdilik bizim algımız ve bilgimizin dışında olan ama belki de daha ileride anlamayı ümit ettiğimiz bir konudur.

Yüce Allah (yazının ilk başına koyduğum gibi) Kur’an’da bize aslında zamanın gözlemciye ve boyutlara göre farklı aktığını net olarak söylemiştir. Fakat bunu anlamamız ancak bilimdeki ilerlemelerle olmuştur. Bu ve bunun gibi bütün olaylar kurallar dengeler Kur’an’da mevcut fakat biz anlamak için zamanının gelmesini beklemekteyiz. Bu yüzden Kur’an zamansızdır, söyledikleri tüm kâinatı kapsar ve biz sürekli tefekkür etmeli, yeni gelişmeler buluşlar ışığında onu tekrar ve tekrar okuyup anlamaya çalışmalıyız.

Zaman görecelidir, bulunduğu gezegenin kütle çekimine ve hızına göre değişkenlik gösterir. Bunu anladıktan sonra bazı sorular da kendiliğinden cevap bulur. Mesela;

  • Evren 13,8 milyon yıl önce yaratıldı da Allah neden insanı yaratmak için bu kadar bekledi?
  • İnsan öldükten sonra ahirette tekrar dirilmek için herkesin ölmesini ne kadar süre bekleyecek?

Bunların hepsi aslında zamanın göreceliliği ile yanıt bulur, yani evren için 13,8 yıl dediğimiz belki de göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş olabilir.

Zaman ne kadar göreceli olsa da insan yine de kendini bazı döngülere bağlamak ister. Burada yine en garanti yol yıldız ve gezegenlere bağlamaktır. Gün ay yıl bu gezegenlerden ölçü alabileceğimiz zaman dilimleri olduğu gibi, gün içinde de aslında Güneş’in doğuşu ilerlemesi ve batışına bağlı olarak belirlenmiş olan Namaz Vakitleri de bize kendimizi planlamamız için yol gösterir

Zamanın psikolojik yönü de beynimiz aracılığıyla günlük yaşamımıza etki eder. Mesela bir kaza anında beyin panik yapar ve mümkün olduğunca anlık resim kaydetmeye başlar ve saniyeler içinde alınan kaydedilen resimlerden ve bilgiden dolayı zamanı çok yavaş akar gibi hissederiz. Oysaki her gün kullandığımız bir otoyolda, beyin faydalanabileceği bir bilgi olmadığını düşünür ve etrafı gördüğü halde kayıt almaz. Yola çıktıktan bir süre sonra yolun bittiğini farkederiz ve arada yolun nasıl geçtiğini anlamayız. Bu süre ise bize çok kısa gelir. Gençken bilgiye açlığımız yüzünden beyin sürekli öğrenme ve kaydetmededir ve zaman bir türlü geçmez. Ama yaşlılıkta artık beyin bilgilerle doludur ve öğrenme yavaşlamıştır dolayısıyla kayıt da azalmıştır ve zamanın nasıl geçtiğini anlamayız.

Her türlü masraftan kaçınan ülkeler konu zaman evren ve enerjiye geldiğinde araştırma kaynaklarını açarlar. Çünkü bu işin sonunda sonsuz enerjiye ve belki de zamana hükmetme ihtimali vardır.

Ama şimdilik bir gerçek var ki “hiç kimse fotoğraf çekildiği ANdaki haliyle bir daha var olmayacak”

Mesele ise bu anları nasıl doldurmayı seçtiğimizdir…

Resim: Güneşi merkeze koyarak, NASA’nın elindeki uzay fotoğraflarının tek parçada birleşimidir. Aradaki mesafeler mutlak değil logaritmik artmaktadır. Buradaki her bir ışık bir gezegen veya bir galaksiye denk gelmektedir. Ya da belki de bu bir insan gözüdür!

Ahmet Saim