Coşkun Yüksel / Mütekait Yüzbaşı Şükrü Ferit Bey

Soğuk bir sonbahar sabahıydı. Eyüp’ün karşılıklı ahşap evlerle sıralı dar bir sokağında bir kapı açıldı. Yaşlıca bir kadın kapının önüne iki tane çırayla kömürleri yeni tutuşmaya başlayan mangalı çıkardı. Hızlıca içeri girmeye çalıştı ama karşı komşu penceredeydi, ona yakalandı.

-“Sabahı şerifler hayır olsun Mualla Hanım”

-“Teşekkür ederim, sizlerin de komşu”

-“Kadın işi hiç bitmiyor değil mi? Sabahın bu saatinden başlar, gece yarısına kadar devam eder”

Mualla Hanım lüzumsuz bu sabah konuşmasının nereye varacağını biliyordu. Kendi kocasının huysuzluğundan dem vurup, sır küpü bu kadından ev hâline dair bir şeyler öğrenecekti.

-“Öyle, öyle” deyip içeri girdi. Kapıyı biraz sertçe kapamıştı.

Beyin kalkma saatiydi. Kahvesini içecekti.

Mualla Hanımın kocası Şükrü Ferit Bey atmışlı yaşlarındaydı, kendisi henüz kırkındaydı. Bir oğulları vardı. Komşu kadını meraktan çıldırtan bundan başka bir şey bilmiyor olmalarıydı. O kadar kendi hallerinde o kadar içlerine kapanmışlardı ki mahalleden hiç kimse iç yüzlerine vakıf değildi. Kadın adamdan daha gençti, adam ak saçlı aksakallı herkesle mesafeli, sadece hafifçe selam verip yürür gider, konuşmaz, dertleşmez, kimsenin iç yüzünü merak etmez birisiydi. Emekli asker olduğunu biliyorlardı bir de.

Şükrü Ferit Bey, yatak odasından çıktığı andan itibaren sanki şehrin valisi ile görüşmeye gidecekmiş gibi giyinmiş olurdu. Evin içindeki kılık kıyafetiyle, sokaktaki kılık kıyafeti arasındaki tek fark ayakkabıları yerine terliklerini ayağına geçirmiş olmasıydı. Sessizce her zaman oturduğu kerevetin üzerine çöktü. Sağında kahve takımlarının dizildiği örme küçük sepet solunda kömürleri tutuşmuş mangal vardı. Kahve takımlarını çıkardı. Mısır çarşısından aldığı çekirdek kahveyi toprak tavada yine toprak gereç ile karıştırarak yavaşça kavurur, sonra kavrulmuş kahve çekirdeklerini el değirmeninde toz haline gelinceye kadar öğütür, asla çekilmiş hazır kahve içmezdi. Küçük bakır cezveye bir fincan su koyup cezveyi ateşe sürdü, su hafif ılıdığında ölçüsünü sadece kendisinin bildiği miktarda kahveyi suda karıştırmaya başladı. Su kaynamaya yakın ısındığında kahvenin üzeri köpüklenirdi. Su kaynarsa köpük kesilir, yeterli miktarda ısınmazsa kahve demini alamazdı. Bunun süresini de sadece kendisi ayarlayabilirdi. Fincanın dibine birkaç damla su akıttı, köpüğü taşmaya yakın gelen kahveyi fincana dikkatle dökmeye başladı. Fincana döktüğü soğuk su kahvenin telvesini dibe çökertecekti.

Mualla Hanım bir taraftan mutfakta bir şeylerle uğraşıyor bir taraftan açık kapının aralığından Şükrü Ferit Beyin kahve hazırlayışını seyrediyordu. Yıllardır, binlerce kez, her sabah tekrar eden merasim tadında bu hareketlerini seyretmekten bıkmamıştı. İnce uzun mahir parmaklarının kıvrımları dokunduğu her nesneye ruh verir gibi zarif bükülüşlerle cezveyi, fincanı, kahve kavanozunu, tahta kaşığı, su bardağını alıyor, şaşmaz ölçülerle yerlerine bırakıyordu. Kahve yapmaktan çok vezinli kafiyeli bir şiir yazıyor gibiydi. Mualla Hanım onun varlığından dışarıya taşan her devinimi aynı hayranlık aynı mutlulukla izliyordu. Konuşmazdı, sevgisini belli edecek hiçbir harekette bulunmazdı. Ama Mualla Hanım bu sessizlik içinde onun kendisine verdiği değeri sanki nefesinden hissederdi. Bu ona yeterdi. Başka hiçbir şey istemez, sıkıntılar umurunda olmaz kendine mutluluk verecek başka hazlar başka nesneler aklına bile gelmezdi.

Şükrü Ferit Bey “ben çıkıyorum” dediğinde bir rüyadan uyanır gibi sessizce yanına geldi, kapıya kadar beraber yürüdü. Kapı kapandığında dönüşüne kadar onu özleyecek oluşun hazzına bıraktı kendini.

Eyüp Sultan Camiinin avlusunun önündeki meydanlık güvercinlerle doluydu. Etrafı mezarlarla. Her mezarın başına dikilmiş taş ebediyet yurduna geçişin büyülü kapısı gibi sessizdi. Uçuşan, yerde kendileri için serpilmiş buğday tanelerinin etrafında oynaşan, konup kalkan güvercinlerin kanat sesleriyle sükûtun mücessem hâli mezar taşlarının garip tezadı belki de ebediyet yurdunun kapısını açacak olan büyüydü.  Şükrü Ferit Bey güvercinlerin arasından ana kapıya yöneldi. Caminin avlusuna girdi. Caminin avluya açılan giriş kapısının üzerinde kufi hatla yazılmış, “camiye itikâfa niyet ederek” girin yazısına bir göz attı. Büyük çınar ağacının gölgelediği Türbe kapısına doğru yanaştı. Erken saate rağmen türbede ziyaretçiler vardı. Aralarına karışmadan pencerenin önünde ayakta durdu. Gözleri hafif kapalı, namazda kıyamda imiş gibi içinden Yasin-i Şerifi okudu. Dudaklarının kıpırtısından başka yaşadığına dair hiçbir emare yoktu. Okuması bittikten sonra aynı edep hâline dikkat ederek meydanlığa çıktı.  Sahile doğru yürüdü.

İskeleye vardığında bir müddet tereddüt ederek bekledi. Karşı sahildeki Sütlüceye geçiren kayıklar sıralanmıştı. Eminönü, Karaköy iskelesine uğrayıp Üsküdar’a geçen tekne iskelede beklemekteydi. Sahil boyu Balat’a doğru giden yol tenha sayılırdı. Cami kapısında yazılan “itikâfa niyet” için en doğrusu yürümekti. İtikâfa niyet ederek yürümeye başladı.

İtikâf da namaz gibi hayatı bölen bir ibadet olduğuna göre sadece ramazanın son on günü olması gerekmiyordu. Esas olan güvercinlerin kanat sesleriyle mezar taşlarının sessizliği arasında bir yerde bir müddet beklemekti. Durmaktı. Dışa dönük bütün fiilleri, konuşmayı, dinlemeyi, görmeyi, tatmayı, koklamayı, dokunmayı durdurmaktı. Ya zihnin hiç durmayan akışı? Geçmişten bugüne, bugünden bilinmeyen geleceğe doğru dairesel bir hareketle dönüp durması, aralıksız bir zaman yolculuğu yapması ne olacaktı? İşte ona çare yoktu. O bölünemiyor, durdurulamıyor, beklemeye alınamıyordu. Bitmez tükenmez bir sürüp gitme kabiliyeti vardı.

Şükrü Ferit Bey’in bugününü, zihnini bütünüyle istila eden şey Hafız efendinin evlat acısıydı. Çok acılar görmüştü, çok afetlerin felaketlerin musibetlerin içinden geçip gelmişti bugüne ama bu farklıydı.

Hafız Efendiyi düşündüğü anda kendi ailesinin kendi çocukluğunun kendi gençliğinin karanlık dehlizine yuvarlanıverdi. Hafız Efendi dayısının oğluydu. Annesi onu “ağabeyimin yanında ilim tedris etmeni istiyorum, senin dayındır ama daha önemlisi zamanın büyük âlimlerinden biridir. Biraz serttir, haşindir ama bilgisini kıskanmaz, ondan öğrendiklerin hem dünyana hem ahiretine fayda olur” dediğinde henüz on yaşlarındaydı. Kurşunlu Medresesi müderrislerinden olan dayısının önüne diz çöktüğü andan itibaren aralarında kurulan görülmez köprünün güvenli ikliminde bulmuştu kendini. Memleket 93 Rus harbinin yaralarını sarmaya çalışıyordu. Payitahtta olan bitenden haftalar aylar sonra haberdar oluyorlardı. Anadolu’nun ücra bir şehriydi. Kendi yağıyla kavrulan ticareti içinde toplum hayatının merkezinde medreseler dergâhlar vardı. Geleneğin son halkası olan müderrisler, âlimler, şeyhler, mürşitler medreselerinde dergâhlarında talebe yetiştirmekle meşgul idiler. Talebelerin rüyası bir gün İstanbul’a gitmekti. Orada darülfünun vardı, demirden leblebi gibi uzun ve meşakkatli yıllardan sonra hak edilen icazetnameler vardı. Aynı zamanda, müderrislik, kadılık, kazaskerlik, meşihat dairesinde kalem erbabı olmak gibi payeler vardı. İstanbul rüyasını göremeden talebelerin de karıştığı bir kalkışma haberi duydular. Volkan gazetesi ve onun sahibi Derviş Vahdeti diye bir adamın kışkırtmasıyla “şeriat isteriz” diye bir grup şehirde ayaklanma başlatmış. Örfi idare ilan edilmiş. Meşrutiyet ilan edilmiş. Derken padişah tahttan indirilmiş. İttihat ve Terakki Teşkilatı devlet yönetimine el koymuş. Hadiseler o kadar hızlı gelişiyordu ki neyin ne olduğunu daha anlayamadan bir yeni durumla karşılaşıyorlardı. Seferberlik ilanı da karşılaştıkları yeni bir durumdu.

Şükrü Ferit Bey o güne kadar devam ettiği tahsil hayatının belgesi ile rütbeli olarak askere alındı. Genç bir zabit olarak birinci seferberlikte Kafkas cephesinde savaştı. Yaralandı, hava değişimine memleketine geldi. Arası çok geçmeden ikinci seferberlik ilan edildi. Yüzbaşı rütbesiyle tekrar savaşa katıldı. Sakarya ve Dumlupınar savaşlarında bulundu. Savaş bitti. Cumhuriyet ilan edildi.

Memleketine geldiğinde savaştan daha büyük bir yıkımla karşılaştı.

Şehri yoktu.

Evleri, köşkleri, konakları, camileri, hanları, hamamlarıyla koca şehir gitmiş arkasında bir viranelik bırakmıştı. Yollar bina yıkıntılarının molozlarıyla doluydu. Çeşmelerinde sular akmıyordu. Şehir ovaya taşındı dediler. Zaten pek akrabası yoktu, babası annesi, dayısı ölmüştü. Dayısının iki çocuğu olduğunu biliyordu ama onlardan haber alacak kimse yoktu. Bütün geçmişini arkasında bırakıp İstanbul’a gitti. Askerlik şubesinde bir masa başı vazife verdiler. Eyüp’e yerleşti. Mualla hanımla evlendi.

Bir insan ömrüne bu kadar büyük felaketlerin ve değişimlerin sığması mümkün değildi. Düşünüyor, açıklayamıyor, açıklayamadıkça daha çok düşünüyor, daha çok düşündükçe kendi içine kapanıyordu. Zaten sıcakkanlı, herkesle hemen dostluk kuruveren bir yapısı yoktu, yaşadıkları onu iyice yalnızlığa itiyordu.

“Yalnızlık demeyelim ona” dedi kendi kendine itikâf daha münasip olur. Sonra bütün bunları yeniden hatırlamanın ne faydası var? Şimdi şu büyük acıya ne yapmalı, ne demeli? Başın sağ olsun gibi, Allah rahmet etsin demek gibi kupkuru bir şeyler söylemek, o acıyı büyütecek değil mi? Sadre şifa bir kelamı nereden bulmalı, nasıl etmeli? Ona bakmak lazım.

Hafız Efendiye uygun bir cümle ne olabilir diye düşünürken onun siması geldi gözlerinin önüne. Beş altı sene kadar önce kapısı dövülmüş, Mualla Hanım “bey, bir polis var kapıda seni soruyor” deyince önce biraz telaşlanmış sonra çok sevinmişti. Dayısının ve de hocasının hiç görmediği nerede olduğunu bilmediği oğluydu. Sadece adını ve varlığını bildiği Şükrü Ferit Beyi aramış taramış bulmuş ziyaretine gelmişti. Erkek güzeli bir adamdı, uzun boylu güçlü kuvvetli, sert görünüşlüydü. Sohbet ettikçe ne kadar rikkatli bir adam olduğunu fark etti. Kendisine “Büyük ağabey” diye hitap ediyor, Anadolu insanına mahsus hürmet ve değer verişin bütün inceliklerine riayet ediyordu.  Söz verilmeden konuşmuyor sorulmadan fikir beyan etmiyordu. Fakat Şükrü Ferit beyin nasırlaşmış kalbinde zaten muhabbet makamına geçecek bir duygunun barınması zordu. Mesafeli bir saygı sınırı içinde kalmak şartıyla arada sırada hemhal olmak kifayet etmekteydi. Bu kadarı yeterliydi, daha fazlasına gerek yoktu. İstanbul’da görev yaptığı iki yıldan fazla üç yıldan az süre içinde beraber Cuma namazlarına gittiler. O yıllarda tanınmış kayda değer birkaç hoca efendinin vaazlarını dinlediler. Maaile sadece birkaç defa görüştüler. Munis bir hanımı iki tane oğlu vardı. Sonra tayini çıkıp bir başka şehre taşındı. O arada mektuplaştılar. Mektuplardan iki oğlu daha olduğunu öğrendi. İlminin Şükrü Ferit beye ulaşması zaten mümkün değildi. Müderris babası o yedi yaşındayken ölmüştü. Ama yedi yıl içinde iki oğlunu da hafız olarak yetiştirmişti. O yüzden ona hep Hafız Efendi diye hitap etti.

Hafız Efendinin başına gelen felaketi öğrendiği zaman içi yanmış, artık acı çekmem dediği kalbi adeta dağlanmıştı. Ne denir, ne söylenir, nasıl teselli makamına geçecek birkaç cümle kurulur, bilemiyordu. Şaşkındı, üzgündü.

Yaşlı dizlerinde hafif bir yorgunluk hissetti. Deniz kenarındaki tahta sıralardan birine çöküverdi. Haliç kirliydi. Denizin mavi rengi kaybolmuş suyu bulanık akan bir nehre benzemişti. Denizden gelmesi umulan iyot kokusunun yerine şehrin denize akan kanalizasyon kokusu insanın genzini yakıyordu. Etrafına bakındı Ayvansaray’a kadar yürümüştü. Fener tarafından üç dört kişilik bir topluluğun kendine doğru koşarak geldiğini gördü. Yaklaştılar, amele kılıklı dört genç adamdı. Hemen yanındaki tahta sıraya kümelendiler. Hâllerinde biraz korku biraz telaş vardı. Ellerindeki şeyleri birbirlerine gösterip yüksek sesle tartışmaya başladılar. Her ne ise paylaşamıyorlardı. Şükrü Ferit Bey kap kaç veya hırsızlık yapıp bölüşmeye oturduklarını düşündü. Kalkıp biraz hızlı adımlarla adamlardan uzaklaştı. İlerledikçe benzer şeyler görüyordu. Üç kişilik dört kişilik gruplar hâlinde tam aksi istikamete doğru koşuyorlardı. Fener’e yaklaştığındı artık sayılar kalabalıklaşmış kitleye dönüşmüştü. Öylece ayakta durup bekledi. Gözlerini dikip ne olup bittiğini anlamak için dikkatle bakmaya başladı. Kalabalığın arasında ne yapacağını bilemez halde duran üniformalı bir polis gördü. Ona doğru yaklaştı.

-“Hayırdır evladım, ne oluyor böyle?” diye sordu. Polis bezginlik ve korku içinde;

-“Haberin yok mu beybaba” dedi. “Olan bitenden haberin yok mu?

Bir anda çıldırmış bir kalabalığın ortasında kaldılar. Etraflarında sayılamayacak kadar çok insan koşuşturuyordu. Ellerinde sopalar vardı. Bayrak taşıyanlar, kazma, kürek, balta taşıyanlar şuursuzca sağa sola koşuyordu. Polis Şükrü Ferit Beyin koluna girip iyice kenara, tenha bir köşeye çekti.

-“Gel şöyle beybaba, kimvurduya gideceğiz alimallah” dedi. Şükrü Ferit Bey elinde sürekli taşıdığı bastonuna dayandı, sağ eliyle biraz daha kuvvetlice kavradı. Fakat etrafları tenhaydı, kalabalık ve hengâmeden epey uzaklaşmışlardı. Telaşı geçti. Soran gözlerle polisin yüzüne bakıyordu. Polis,

-“Beybaba” dedi “Çok kötü, durum çok kötü, iş çığırından çıktı. Polisin hacmini aştı bu mesele, asker getirmeleri lazım, tank vesaire gibi ağır silahlar, ağır araçlar getirmeleri gerek, yoksa bu kadar insanı zaptetmek mümkün değil. Gazeteler yazdı okumuş olmalısın, Yunanlılar Selanik’te atamızın evine bomba koymuşlar, bugün Kıbrıs Türk’tür Derneği protesto etmek için miting yaptı. Sonra durum kontrolden çıktı, on binlerce insan gayrimüslim vatandaşların evlerine, iş yerlerine, kiliselere sinagoglara saldırdılar. Yağma başladı. Ölenler de var. Önüne geçilemiyor. İstiklal caddesi savaştan çıkmış gibi, cadde lebalep kumaş elbise eşya enkazıyla dolu. Sopalarla, kazmalarla, küreklerle hücum ettiler. Camlar vitrinler kalmadı. İnsanları dövdüler, yakalarından tutup yerlerde sürüklediler. Sen şimdi nerede oturuyorsan doğru evine git birkaç gün dışarı falan çıkma. Bu karmaşa birkaç günden önce sakinleşmez”

*

Şükrü Ferit Bey birkaç gün sonra, Beyazıt’a çıktı, aradan Sahaflar Çarşısına geçti. Bir dükkânda Hafız Efendinin mektupla istediği şiir kitabını buldu. Şöyle bir karıştırıp koltuğunun altına sıkıştırdı. Eyüp’e doğru yürümeye koyuldu. Etrafta bir hafta önceki kargaşanın izleri vardı. Üç dört kişilik asker müfrezeleri dolaşıyordu. Ana caddelerin kesişme noktalarına namlularının kılıfları çözülmüş tanklar yerleştirilmişti. Polis başa çıkamamış askerleri asayişi temin etmek üzere sokaklara salmışlardı. Şükrü Ferit Bey hemşerisi terzi Sarkis Efendiyi merak ediyordu. Acaba bir zarar gördü mü, kendisine ailesine iş yerine saldırdılar mı? Bir adamın Ermeni bir anne babadan dünyaya gelmiş olması ona reva görülen tecavüzü haklı kılacak bir suç olabilir miydi? Velev bir suç işlemiş olsa bile kanun dairesinde mahkeme edilip cezası verilmesi gerekmez miydi? Çıldırmış bir güruh tarafından canına malına kast edilmesi nasıl olurdu?

Yüzbaşı Şükrü Ferit Beyin masa başı vazifesi istihbarat evrakının dosyalanmasıyla alakalı olduğu için bu ve buna mümasil hadiselerin seyrini bilirdi. Çocukluk yıllarından zihnine kazınmış otuz bir mart vakası üzerine çok düşünmüştü. “Şeriat isteriz” diyerek ayaklanan şuursuz kitle padişahın tahttan indirilmesine sebep olmuştu. Veya durum bunun tam aksiydi. Padişahı tahttan indirmek isteyenler şuursuz hale getirdikleri kitleyi “şeriat isteriz” diye bağırarak ayaklanmalarını sağlamıştı. Asıl soru “bu nasıl olabilir” şeklinde olmalıydı. Kitleyi şuursuz hale getirince içindeki bütün behimi kuvveleri serbest bırakınca dün komşusu olan, selamlaştığı, alış veriş ettiği insanları öldürecek malını yağmalayacak bir gözü dönmüş sürüye dönüştürmek mümkündü. Altı yedi eylül hadiseleri tarihe bir kara leke olarak geçecekti. Sayları on binleri bulan insan, erkek kadın, şehirli köylü, okumuş amele her cinsten her sınıftan on binlerce insan bu olaya karışmıştı. Ellerine balta, kazma, saldırma alarak evleri, ibadet yerlerini, ticarethaneleri yağmalamışlar, insanları yakalarından tutup yollarda sürüklemişler, yirmiye yakın kişiyi öldürmüşlerdi. Bu insanlar böyle bir kara lekeyle nasıl ömür geçireceklerdi. Pişmanlık duymayacaklar mı, telafi etmeyi akıllarından geçirmeyecekler mi?  insanlar bu duruma nasıl düşürülmüştü?

Hocasının “eşyanın hakikati sabittir” cümlesiyle başlayan Kelam dersinde yaptığı açıklamaları hatırladı. “Bu tarif, hayali, yalanı, gerçek dışında kalan her şeyi dışarda bırakır. Eşyanın hakikatini pergelin sabit ucu gibi kabul etmezsen, neyin gerçek neyin yalan olduğuna dair tefekkürü bozmuş olursun. Kelamı İlahide “bir fasık size bir haber getirdiğinde tahkik edin” fermanına dikkat edersen, tefekkür hakikate ulaşmanın veya yalan ve sahteden kurtulmanın yoludur. Doğru düşünme maharetini kaybeden yalan mahkûm olur. Yalana mahkûm olan iradesine haciz koydurur. Boynuna nefsinin veya şeytanın veya şeytanlaşmış insanların yularını taktırır. Onlar nereye çekerse oraya giden sürüye dönüşür”

Şükrü Ferit Bey zihninin berraklaşmasından memnun olmuştu. Bir fasık bir haber getirmişti. “Selanik’te atamızın evi bombalandı, yakıldı” Kim yaptı, neden yaptı, nasıl oldu bilen yoktu. Bu haberi tahkik etmek mümkün değildi. Aksülamel öfke olmalıydı. Öfke tefekkürü bozdu. Kitle hâline gelince iradeyi de yok edecek derecede büyüdü. “Vurun” sesi duyulunca şuursuzca emre uyuldu. Binlerce kişi vurdu. Ortaya bu facia çıktı. Kim bilir kimler planlamıştı. Londra’da başlayan Kıbrıs Türkleri ve Rumları arasındaki müzakereleri bu olaylar sebebiyle sona erdirildi. Kıbrıs’ta yıllarca devam edecek huzursuzluk ve çatışmanın sürüp gitmesi sağlanmış oldu. Dışarda bu olayı planlayacak yüzlerce işinde mahir adam, içerde bu planın parçası olmaya hazır yüzlerce ahmak vardı.

Şükrü Ferit Bey, işin gerçek yüzü belki çok ilerde ortaya çıkar belki de hiç çıkmaz dedi kendi kendine. İçinde yıllardır biriken ruh yorgunluğuyla, buraları terk edip gitmeli duygusu yerleşti.

Eve geldiğinde bir kenara çekildi, hafız Efendinin istediği kitabı okumaya başladı. Sonra artık yazmalı diyerek ince bir kâğıdın tek yüzüne çok güzel bir rıka ile şunları yazdı.

22/III/1956

Dayım oğlu,

Ismarladığın kitabı ne kadar zor buldum. Babıali’de günlerle aradım. Yok. Sahaflarda bulabildim. Şunu ben de okuyayım diye biraz karıştırdım. İyi.  Kuvvetli bir şair, birçok şairler gibi şükrü yok. Yine birçok şairler gibi bedbin ve meyus.  Bu da iyi, fakat iki tarikata müntesip olmasına rağmen bence imansız, Halık’a, Hilkat’e çatmak kimin haddine? Yeis söyletmişse iman söyletmez. Dikkat edersen kitabın şair hakkındaki yazılar ve görüşler kısmında edip ve âlim meşhur İbn’ü-l Emin Mahmut Kemal Bey yazısında bu nazik noktaya kapalı bir şekilde temas etmiştir.

Yine bu sırada Beyazıt camiinde Abdurrahman Şeref Bey vaazında bu meseleye yani evlat acısına temas emesin mi? Bir hadis-i şerif okudu. Rivayet kuvvetli ve sahih, Seyyidü’l-Mürselîn efendimiz buyuruyor ki: “Bir rüya gördüm. Bir adam mahşer günü hesabını verdi. Günah tarafı ağır geldi. Onu cehenneme götürüyorlardı. Etrafı yetişti. Onu zebanilerin elinden aldı. Cehennemden kurtardı”

Bu kadar.

Fakat şimdi işin dakik tarafı, kulak kesildim. Etraf ne demekmiş bilir misin? Masum iken ölen evlat, hatta masumların cenaze namazlarında okuduğumuz [ALLAHÜMME EC’ALHU LENA FURUTA] demiyor muyuz? İşte [FURUTA] budur. Yani “Ya rab bu masumu yarın mahşerde bize kurtarıcı et”  demektir. Vaiz cemaatimize tebşir ederim dediği zaman hep ağladık. Nara atanlar bile oldu. İşte bu kadar…

Sağlığınıza ve saadetinize dua ederim. Gözlerinizden öperim.

Şükrü Ferit

Coşkun Yüksel