Atilla Gagavuz / Üst Kimlik, Aidiyet ve Sürüleşmek

Doksanlı yıllarda iz bırakan kitaplardan biri Ricardo Semler’in ilk kitabı diye tanıtılan Maverick idi. Adamcağız başka kitap yazdı mı, edebiyat dünyasına bir kitapla girdi de orada kalıcı oldu mu takip edemediğimiz için bilmiyoruz. Kitabın akılda kalan kısımları var.

Yazar, Brezilya’da babasının batmak üzere olan şirketinin başına geçer. Kısa sürede o şirketi yeni bir anlayış yeni bir örgütlenme biçimiyle dünyanın sayılı şirketlerinin arasına sokar. Getirdiği yenilikler bilinen alışılan şeylerin dışındadır. Galiba adı da sıra dışı gibi bir anlama geliyordu. İçimiz dışımız, gecemiz gündüzümüz, hatıramız hayalimiz ekonomi iken bir de edebiyata ekonomi diye başlık açmanın lüzumu var mı diyecek olursanız elbette yok. Şirket başarısının edebi ne tarafı olabilir ki? Demek ki “başarının” insanoğlunun burnuna tutulan havuç oluşu o yıllarda artık yerleşmiş hatta zirveye ulaşmış. İçerik olarak akılda kalan istisna şey “aşiret tipi örgütlenmenin” insanın fıtratına en uygun olan örgütlenme biçimidir iddiasıydı. Zaten şirketine getirdiği yenilik de buymuş zat-ı muhteremin. Büyük şirketi birbirinden bağımsız küçük birimlere bölmüş, her birim kendi başarısını ana havuza aktarınca şirket büyümüş de büyümüş.

Aşiret tipi örgütlenmeden önce, örgütlenme nedir, nicedir, ne kadar lüzumludur, nedendir diye bir bakılmalı ki nasılına sıra gelsin. Aşiret tipi mi, sülale tipi mi, kan bağı tipi mi, ulus tipi mi, çok uluslu tipi mi olduğuna dair bir şeyler söylemek imkânı hâsıl olsun.

İnsanın örgütlenme ihtiyacını ilk şekline götürenler şöyle diyorlar. İnsan dinozoru tek başına öldüremeyeceği için haydi hep beraber, sen koluna vur, sen kafasına, sen de kuyruğunu çek diyerek güç birliği yapmışlar böylece örgütlenme başlamıştır. Bu izah tipik evrim şablonudur. Hadi diyelim ki öyledir, sonra dinozoru bırakıp birbirlerini öldürmeye neden geçtiler? Her soruya bir cevapları olmaz mı? Dinozorun etini paylaşırken anlaşmazlık çıktı ondan. Anlaşmazlıkları çözmek için bir erke ihtiyaçları olduğunu anladıklarında, haydi dediler bir yönetim şeması oluşturalım. Gerçi bu anlaşmazlıkları çözmek yerine daha da karmaşık hale getirip katmerleştirdi. Ama olsun. Yönetim de evrim şablonu ile izah edilebilir.

Makyavel “Hükümdar” ile yönetim konusunu deneysel bilgiye dönüştürmeyi denemiş. Denemiş de o günden bu güne köprülerin altından çok sular akmış. Nice toplumsal değişimler, ihtilaller, isyanlar, devrimler olmuş. İnsanın örgütlenme ihtiyacı yönetim konusu ile doğrudan ilişkili. Bu yüzden hayatı kurgulayanlar insanın fıtratına dair bütün bilgileri insanları yönetmek için bir araç hâline getiriyor. Bunu “sen bireysin, sınırsız özgürlüğün var, iradenle her şeyi değiştirebilirsin, kaderin senin ellerinde” diyenler de “sen tek başına hiçbir şeysin, örgütlü isen, bir teşekkülün iradesinden vazgeçmiş dişlisi isen bir şeysin” diyenler de aynı amaç için söylüyorlar. Böylece bazıları, zihnine çekilmiş çitlerle sınırlanan düşüncesiyle, adeta adına milli park diyerek genişliğini öne çıkardıkları hayvanat bahçelerinde kendilerini hür zannederek yaşayıp gidiyorlar. Diğer bazıları –genellikle yüce bir ideal uğruna- iradesine haciz koydurup kuklaya dönüşmeyi hayatına anlam katmak zannederek mutlu ve gururlu ölüyorlar, öldürüyorlar.

Sonuçta öyle veya böyle insanlar örgütleniyor. Örgütlerinin adı örgütlenme biçimleri hedefleri amaçları yöntemleri çok değişken. Sonra örgütleri bireysel değerlerini kapsamadığı zaman yeni örgütler kuruyorlar, her örgüt yeni başka bir örgüt doğuruyor. Mitoz bölünmeyle çoğalan tek hücreli canlılara benzeşiyorlar.

Bunların bazıları aşikâr bazıları gizlidir. Kimi yasal kimi gayrı yasaldır. Bir takımı zorunlu başka bir takımı kişinin seçme hakkına saygılıdır. Evrensel olanları olduğu gibi yöresel olanları da vardır. Hatta üyesi olması zorunlu olan örgütler bile vardır. İmtiyazlılarını, göstermelik olanlarını, lokalinde kumar oynatanlarını, bazı yemin törenleri, ritüellerle içine girilebilenlerini, yüz yıllar boyu bir sırrı saklayanlarını, savaş çıkaranlarını, paraya, inanca, ırka, şehre, cinsiyete bağlı olanlarını saymaya gerek bile yok. Bazılarına yol verilir, güçlenir palazlanırlar. Bazılarını tehdit unsuru görüp kellesini koparırlar. Çoğunu işe yaradığı müddetçe destekler güçlenmesine izin verirler.

Adına bazen lobi denir, bazen sivil toplum örgütü, cemaat, cemiyet, kulüp, dernek, parti, fırka, birlik, vakıf ve daha nice isimlerle anılırlar. İllegal olanlarına çete, örgüt, şer odağı ve benzeri ürkütücü adlar verilir. Nihayetinde hepsi insanın yalnız başına birey olmaktan korkmasından beslenir. Bu korkuya “komşuda pişer bize de düşer” beleşçiliği ve kolaycılığı ilave edilince iradesine ipotek koydurmanın hiçbir zorluğu ve mahzuru kalmaz.

“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” Millet hâkimiyet hakkını vekillerine devreder. Başka türlüsü nasıl olacak ki zaten? Vekiller tensip edilirken devreye örgütler girer. Böylece, iradesinin sahibi olamayan, insan olmanın haysiyetini göstermelik bir hâkimiyet payesi ile değiştiren, göstermelik bir kimlik aidiyetiyle kendi kendini tatmin eden, kümese giden yollara serpilen darıları toplamayı menfaat devşirmek sanan kitleler oluşur. Her sürüyü sevk ve idare edecek bir çoban ise nasıl olsa bulunacaktır.

*

Atilla Gagavuz