M. Sait Karaçorlu / Mesnevi’den / Ağlama Kör Olursun

Bir kişi bir zahide dedi ki; “gel

Ağlama çok, gözünü koru, gelmesin halel”

Diğerkâmlık başkaları için faydalı olmayı huy hâline getirenler için kullanılan bir kelimedir. Zıddına hodkâmlık denir. Kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyenler kastedilir.  Bu bakımdan birincisi olumlu ikincisi olumsuz iki temel insan karakteri özelliğidir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da beklenen şey, iki zıt arasında denge kurabilmek becerisidir. İnsan fıtraten menfaatine düşkündür. Varlığını sürdürebilmek için böyle temel bir özelliğe sahip olması da gerekir. Fakat bu düşkünlük basit, pir çırpıda anlaşılacak kadar kolay değildir. Diğer karakter özellikleri gibi sayısız dereceleri, renkleri biçimleri vardır. İnsanın menfaatine düşkünlüğü başkasına zarar verme derecesine ilerlemiş ise günahın, kul hakkının sınırları içine girmiş demektir. Başkalarının hayrına faydasına çıkarına çalışmak da tıpkı böyledir. Kendini kendi dışında bir insana adayanlar bile az olmakla beraber vardır. Bu adanmışlığın seyri de çıkarcılık gibi sayısız derecelerde, renklerde, biçimlerde tezahür eder. Dengeyi kaçıranlardan bazıları, faydalı olmak gibi bir iyi niyetle de olsa sürekli başkalarının işine karışır. Olur, olmaz yerde öğüt verir. İstense de istenmese de fikir yürütüp muhatabının işine müdahale eder. Böylelerine genellikle işgüzar sıfatı uygun görülür.  İşgüzarlık sevimsiz bir durumdur. Hikâyede geçen birinci şahıs bir işgüzardır. Çok ağlayan birini görmüş, ağlamanın gözlere zarar vereceğini düşünmüş, buradan yürüttüğü akıl ile kendine hâkim olamayıp ağlayana müdahaleye girişmiştir. “Ağlama” der, “yoksa gözlerin zarar görür”. İşgüzarlığı öğüt vermeye, öğüt verişi tehdit ve korkutmaya çevrilmiştir. Konuya doğrudan girişinden, neden ağladığını, ağlamaması için kendisine düşen bir şey olup olmadığını, derdine bir çare bulabileceğini ve benzeri ortak oluşa dair hiçbir şeyi sormadan ve söylemeden doğrudan “gözlerin zarar görür” demesinden bu tehdidi yapanın gerçeğin peşinde olmayan bir işgüzar olduğu teşhisini güçlendirmektedir. Çünkü kişinin neden ağladığı umurunda değildir, o sadece meseleye fayda ve zarar açısından bakmaktadır. Toplumun her döneminde ki yaygın insan görüntüsüne uygun bir şahıstır.

Ama ağlayan öyle değildir. Ağlama sebebi, fayda veya zarar açısından değerlendirilecek bir konu değildir. Hatta karşısındaki şahsın anlayabileceği bir seviyede de değildir. Bu yüzden o da doğrudan işgüzarın anlayacağı bir dil ile cevaba başlar.

Zahit dedi ki “fazla değil iki ihtimal var

Göz hakikat nurunu ya görür ya görmez

Eğer Hakk’ın nurunu görürse ne gam

Hakk’a kavuşmanın bedeli iki göz ise çok değil

Hakk’ı gurura düşüp de görmez ise o göz

O kötü göze ihtiyaç kalmaz, olsa daha iyi kör

Gözün zarar görmesi değil aradığı şeyin ne olduğunu açıklar önce. Aradığı, aradığı için çok ağladığı şey “hakikat nurudur”. Hakikat nuru fayda ve zarar meselesinden çok yukarda, aşkın bir meseledir. Hayatını fayda ve zarar eksenine oturtmuş kişilerin idrak edemeyeceği kadar yukardadır. Hakikat nuruna ulaşmanın neden gözün görmesinden daha önemli olduğunu açıklamayı sonraya bırakarak, “ya görür, ya görmez” ikilemiyle cevap verir. Muhatabının konuyu anlayabilmesi için bir taraftan bu ikileme başvurur, diğer taraftan basite irca yöntemiyle fayda ve zarar ekseninde cevaplamaya devam eder. “Hakikat nurunu eğer görürse mesele yok, eğer göremezse öyle göz ne işe yarar, hiç görmesin daha iyi” der. Eğer Hakkın nurunu görebilirse diğer şeyleri görmeye ihtiyacı kalmayacaktır. Asıl olanı göreceği için tali olanın ehemmiyeti kalmaz. Böyle büyük bir mükâfata ulaşabilmek için iki gözü birden feda etmeyi göze almak gerekir.  

Hayata fayda ve zarar açısından başka türlü bakmayı beceremeyenler çoğu zaman en önem verdikleri fayda ve zarar konusunda yanılgıya düşerler. Zarar görecekleri endişesiyle kaçındıkları şey onları akıl almaz büyüklükte ki bir faydadan mahrum eder. Fayda görüp de peşine düştükleri, elde etmek için çaba, emek harcadıkları, sahip oldukları birçok imkân ile değiştirmek gafletine düştükleri şey onlara akıl almaz büyüklükte zarar açabilir. Evet, gözün kör olmasına sebep olacak derecede ağlamak zarar verecek bir şeydir. Ama ağlamak gözüne ihtiyaç kalmayacak bir dereceye yükselmeni, hakikatin nuruna ulaşmanı sağlayacaksa ona zarar demek gafletin ta kendisi olur. Ağlayan kişi, hikâyede “zahit” olarak isimlendirilmiş olan şahıs, “gurura düşüp de göz Hakkı görmüyorsa” diyor. Bu ifadesiyle gözün zarar görmesinden daha başka bir bahis açıyor. Hakkı görmeyi engelleyen “gurur” kelimesi lügat anlamı olarak “aldanmak” demektir. Kibrin eş anlamlısı olarak kullanılması yanlış değildir. Çünkü kibir en büyük aldanıştır. Hakkı veya Hakkın nurunu görmeyi engelleyen fayda ve zararın ne olduğu konusunda düşülen yanılgıdır.  İnsan gaflet içinde olduğu, yanıldığı, aldandığı için faydayı zarar, zararı fayda gibi görmeye başlar.

Bahis bu düğümün çözümüne geçer.

Göz için kederlenme çünkü İsa sendedir

Çarpık yürümezsen gözün nuru ondadır

Senin ruhunun İsa’sı gizli değil

Durmadan ondan yardım istesene

Ona kemikle dolu hayatı teklif etme

Zamanın İsa’sını zorlayıp icbar etme

Hazreti İsa, körlerin gözlerini açmak, nefesiyle ölüleri diriltmek, tedavisi olmayan hastalıkları iyileştirmek gibi mucizeler göstermişti. Malum olduğu üzere mucize; bir yönüyle şahit olanları aciz bırakan olağanüstülükler demektir. Allah’ın kudret ve tekvin sıfatıyla ilgilidir. Yaratanın kudreti yarattığı alelade gibi görünen şeylerle sınırlı değildir. Mademki yaratan odur ve mademki kudreti sonsuz ve sınırsızdır, zihnin alıştığı alelade gibi görünen şeylerin dışında –hatta onların tam aksine olanları da- yaratabilir. Onun kudreti ile her zaman yakan ateş yakmaz, her zaman kesen hançer kesmez, her zaman boğan su boğmaz. Yine onun kudretiyle körün gözü açılabilir, ölü dirilebilir, ilacı olmayan hastalık iyileşebilir. Bu durum zihnin sürekli gördüğü için alelade veya kendiliğinden olduğunu zannedip de unuttuğu kudret ve tekvin sıfatını hatırlaması içindir. Hazreti İsa bu mucizeleri bizzat (kendi kudretiyle) değil ona sığınarak, ondan isteyerek izhar etmişti. Mucizelerin bir diğer yönü de her mucizenin bil-kuvve mümkün olmasıdır. “İsa sendedir”  ibaresi eğer Hazreti İsa derecesine yükselebilirsen kör olan gözünü açabilme gücüne bil-kuvve sahipsin, bu mümkündür anlamını ihsas ettirmektedir. Şart “çarpık yürümezsen” cümlesi ile beyan edilmiş. Çarpık yürümezsen, zihnin, niyetin, amelin, istikametin doğru olursa, yaşadığın zamanda hazreti İsa özelliklerine sahip yaratılışı yüce olan birine ulaşabilirsin. Ondan yardım isteyebilirsin. Ama isteyeceğin yardım o yüceliğe uygun olsun. Basit, pespaye taleplerde bulunma. “Kemikle dolu hayatı teklif etme” Kemikle dolu hayat bu dünyaya ait, burada kalacak olan, insanı buraya bağımlı hâle getiren, ötelere ait olmayan her şeydir. Böylesine ancak ebleh denir, daha önce geçen hikâyedeki eblehin durumuna düşmek denir.

O hikâyede geçen ebleh gibi olma

O hikâyeden doğrular hisse almıştı

İsa’ya ten hayatını sorma

Firavun gibi Musa’yı üzme

O hikâyede geçen ebleh, hazreti İsa’ya kemikler göstermiş, “sen ölüleri diriltebiliyorsun, hadi nasıl yapıyorsan yine yap, hangi duayı okuduysan onu yine oku da bu kemikler dirilsin” demişti. Bu istek “kemikle dolu bir hayat teklif” etmekti. Ölüleri diriltme gibi olağanın çok üstünde bir hasletin atık kemikleri yeniden diriltsene şeklinde basit ve pespaye bir istekle belki sınamak, belki görmek, belki ikna olmak, belki merak etmek her hangi saikle olursa olsun böyle bir talepte bulunmak aptallıktan başka bir şey değildir. “Ten hayatı” maddi ve bu dünyaya ait herhangi bir arzunun genel ifadesi olarak dikkat çekicidir. Ten hayatına duçar olanların ten hayatın ötesindeki kudretin tezahürünü bile ten hayatı ile sınırlamaya çalışması “haydi şu kemikleri bir dirilt de görelim” demek mesabesinde eblehlik ve aptallıktır. Yücelerden yüce şeyler talep et. Maksadın yararlanmak değil yücelmek olsun. Firavun da böyle ten hayatının mahkûmu olduğu, sahip olduğu maddi gücün manevi âlemle savaşmaya yeteceği eblehliğine düştüğü için ötelere davet eden Musa’yı üzmüştü. Sen de içinde saklı duran Firavunun, bir Firavun gibi sana ne yapacağını söyleyen, ne için neyin faydalı neyin zararlı olduğunu fısıldayan nefsine uyarsan hakikatin nuruna götürmeye çalışan Musa’yı veya Musa gibileri üzmüş olursun.

(460) Gönlünü geçim endişesiyle hastalandırma

Kulluğunu yap yeter rızıkla telaşlandırma

Beden ruh için kemiğe benzer

Yahut da Nuh’un gemisine benzer

Nasıl olursan ol bir çadır bulursun kendine

Yeter ki gayret et dergâhın kapısından ayrılma

Maksadı yücelmek ötelere yükselmek olmayanlar, sürekli daha aşağıda olanı arzu eden ve onu isteyenler, “geçim endişesiyle hasta olanlardır” Geçim derdinden başka dert çekmeyenler bir nevi hastalık içindedir. Asal görevi olan “kulluğu” bile rızık elde etmeye dönüştürenlerdir. Elbette böylesine bir kulluğa kulluk denemez. Asıl kulluk neyin ne anlama geldiğini bilmektir. Beden ve ruhun hasletlerini, hangisinin ne önem derecesinde olduğunu bilenler bedene olması gerektiği kadar ruha yüceliğinin derecesinde önem verirler. Beden dünya tufanından insanı koruması gereken Nuh’un gemisi gemidir. Bu gemiyi tufandan kurtulmanın bir aracı olarak görmezsen, içini tufanın süprüntüsüyle doldurursan, kemikle dolu bir hayatı özler ve onu talep edersen gemiyi tufanın dalgalarına teslim etmiş olursun. Kurtuluşun değil batışın sebebi olur.

Bunları sana hatırlatacak, kötülükler kadar iyiliklerin, güzelliklerin, faydanın, ebediyetin bir seçenek olarak varlığını teklif eden dergâhların kapısından ayrılmamaya çalış.

M. Sait Karaçorlu