Editörden / Yek-ahenk

Malum olduğu üzere “yek” bir demektir, “ahenk” ise sesler veya renkler arasında uyum manasınadır. Nereden bakarsak bakalım tamlama illetlidir. Yek-ahenk için “ahenk birliği” desek ahenk zaten birlik demek olduğundan tekerrür olacak. “Ahenk uyumu” desek keza eş anlamlı iki kelimeyi yinelemiş olacağız. Anlaşılan odur ki bu tarif edebiyatta bidayetten beri olan bir tarif değil. Sonradan ilave edilmiş.

Böyle yeni tarifler, yeni kurallar, yeni esaslar getirip sonra bunlara uymayanları bir şekilde cezalandırmak sadece edebiyatta değil hayatın her alanında zorbaların bildik yöntemlerinden biridir. Edebiyatta da zorbalar var mı? Ooo, hem de dik alâsından. Şairin “Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler”  dediği cinsten insana ürküntü veren o kadar çok sokak başı müftüsü var ki bunların elinden hayatımız; dar ve sıkışık bir tünelden, iki büklüm, korku ve endişe içinde sürünmeye dönüyor.

Efendim, yek-ahenk gazellerde her beytin diğer beyitle konu ilişkisi içinde olması gerektiğine dair bir kuralmış. Böylece şiirimizde batı şiirlerine has konu bütünlüğü sağlanabilirmiş. Köşe başı devlerinin en büyüklerinden Muallim Naci yek-ahenk bulmadığı birçok gazeli yerden yere vurmuş. Muallim Naci’yi takip eden talebeleri de ondan geri kalmamış. Tıpkı kafiye göze mi hitap eder yoksa kulağa mı tartışması gibi sayfalar dolusu münakaşa ve münazara bu konuya ayrılmış. İşte şiirimizdeki çapulcu ihtilali bu yüzden başlamış. Böyle köşe başı mütehakkimlerini aşmaya gözü kesmeyen ayak takımı, hamam tellaklığından devleti ele geçirmeye yürüyen patrona Halil gibi yakmış yıkmış güzel ne varsa viraneye çevirmiş, hiçbir kural tanımıyorum diyerek kendi herzelerini edebiyatın başköşesine oturtmuş. Her ihtilal öyledir. Yıkmaya şartlanmış oldukları için yapmaya dair istidatları körelmiştir. Her ihtilali alanı açmak yerine daraltmak kışkırtır.

Bahsi geçen tarifte iki baskın illet var.

Birincisi gazellerde tıpkı kasideler gibi her beytin diğerinden bağımsız olmasında hiçbir mahzur olmadığı gibi aslında ciddi bir ustalık da vardır. Muhibbi mahlasıyla yazan Kanuni’nin herkesin bildiği “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” bercestesi uzun bir şiirden sadece bir parçadır. Her parça bağımsız olmakla beraber birbiriyle ama vezin ama kafiye olarak biçimsel bir ilinti içindedir. Adeta diğer beyitler bu beyte omuz vermiş kendilerinden daha yüksek bir noktaya taşımıştır. Taşımıştır ki beyit darbı mesel hâline gelmiştir. Lego dedikleri parçaları bütünleştirerek her parçadan çok farklı bir büyük resme ulaşmak gibi bakarsak her parçanın birbiriyle uyumunu velev konu bütünlüğü için de olsa yek-ahenk olmasını istemek –istemekten bir adım daha fazlası kural koyup uymayanı dışarda bırakmak- çok da makul ve mazur görünmüyor. İster istemez insanın aklına acaba asıl maksat nedir? Güzelliği temin edecek bir kural mı yoksa birilerini dışarda bırakmak saplantısı mı? Sorusu geliyor.

Kaldı ki güzelliği temin edecek şey kurallar değildir. Elbette estetik keyfemayeşa dedikleri cinsten kişiye göre değildir. Kendi iç disiplinini sağlayan kuralları, normları, tanımları ve kavramları vardır. Fakat bunların hiç biri “güzeli” temin etmez. Sadece çirkinlikten kurtarır. Bir eserin çirkin olmaması demek güzel olması demek de değildir. İçine on tane editörün eli değmiş, bütün imla hatalarından bütün ifade bozukluklarından bütün mevzu kopukluklarından arındırılmış romanları görmüyor musunuz? Her biri kusursuz denecek kadar mükemmel, her biri yüz binlerce okuyucu tarafından satın alınarak değer verilmiş, her birinin vitrine konan yazarı film yıldızları gibi ünlü ve hayranları fan kulüpleri olan medya ikonları fakat romanları güzel değil. Bir edebiyat eseri hiç değil. Çünkü güzellik kurallara uygun olmakla kendiliğinden ortaya çıkan bir şey değil. “Beğendim” ifadesi de “like” dedikleri takdir ve itibar simgesi de güzellikle alakasız şeyler. Güzellik, eseri ortaya koyanla okuyan arasındaki ruh dalgalanışının adıdır. Tarifle tasvirle kuralla elde edilebilecek bir şey değildir. Kadim edebiyatımıza “güzeli” değil “güzelliği” anlattığı zaviyesinden bakılırsa mevzuya dair yeni bir pencere açılabilir.

İkinci illet noktası şudur.

Uyumu benzeşmek, biri birinin aynısı olmak şeklinde anlamaktır. Okumakta olduğunuz Ahenk Dergisi bundan yirmi yıl önce “ahenk zıtların uyumudur” diyerek yola çıkmış farklılıkların güzelliğin ana unsuru olduğu ilkesini benimsemiş, o gün bu gündür istikametinden sapmamıştır.

58. sayı ile huzurlarınızdadır.

Sağlık ve esenlik dileklerimizle

*