Bahri Akçoral / Birleşme ve İlerleme

Yüz yıl önceki hadisatı ve müessesatı bu gün tekrarlamanın tarihten öte bir değeri olmaması icabettiği ve bahse konu müessese memleket tarihinde hep menfi roller icra ettiği halde, bu gün halâ sitayişle hatırlayanlar ve bahsedenler varsa bunu mühim bir ictimai mesele olarak ele almak ve doğru anlamaya çalışmak mecburiyeti vardır.
Avrupa’ya açılma, onu tanıma ve sahip olduğu ilim ve fenni idhal etmeye çalışma faaliyetlerinin bir hayli geç kalmış olduğu da, bunun tarihinin fazla eski olmadığı da doğrudur. Bu çabaların yukarıdan aşağıya, yâni idareden halka doğru değil, ters yönde başlayıp geliştiği de öyle.
Ancak bu gelişmede yolunda gitmeyen bazı hususlar vardır. Rivayete göre Avrupa’ya talebe gönderme çalışmalarının başlaması bizde ve Japonya’da aynı zaman dilimine, 1800’lü yıllara rastlamaktadır. Bu faaliyetlerin daha ilk yılında Japon hükümeti bir karar alır: Avrupa’ya aynı mektebin aynı şubesine aynı yılda iki veya daha fazla talebe gönderilmeyecektir. Gönderildiğinde daima talebelerin biri sınıfının birincisi olurken diğerleri ikinci, üçüncü vs olmakta ve bu utançla harakiri yapmakta yâni intihar etmektedir. Bizde ise durum tam tersinedir: gönderilen talebelerin çoğu orada ya mektep veya şube değiştirerek veya mektebi terk ederek ressam, müzisyen, dansçı vs olarak dönmekte, ilim ve fen getirmeye gittikleri yerden sanat adı altında süfliyat getirme yolunu tutmaktadır.
Bu rivayet müzmin bir millî aşağılık duygusunun mübalağalı bir ifadesi olsa da, rivayet değil hakikat olsa da bu talebe gönderme faaliyetlerinin pek de müsbet neticeler vermediği bellidir. Mühendishâne-i Bahr-i Hümayun ve Berr-i Hümayun gibi mekteplerin açılmış olması ne kadar müsbet adımlar olsa da durumu kurtarmaya yetmemiştir.
Ama giden talebelerin getirdikleri bir şey vardır ki, hemen hepsinde ortak, hemen hepsinde yüksek şiddettedir: hürriyet aşkı! Avrupa’ya giden sadece talebeleri değil, koca koca münevverlerin, hatta anlı şanlı idarecilerin, paşaların bile kaptırmaktan kendilerini alıkoyamadıkları bir sevdadır bu. Ziya Paşa’yı hatırlayalım:
Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm
Dolaştım mülk-i İslâm’ı bütün viraneler gördüm

  • E, peki; ne yapmamız lâzım?
  • Evvelâ Saltanatı devirmemiz lâzım!
  • Saltanatın suçu ne kardeşim? Memlekete ilim ve fen getirdiniz de Padişah sınırdan mı çevirdi?
  • Ebelek, göbelek, istibdat, monarşi, keyfî idare vsvs …
    Geri kalmışlığın baş sorumlusunun üst seviyedeki idare olduğunda; geç, ama çok geç kalındığında şüphe yok. Diyelim ki bütün suç, sarayında yan gelip yatan, vatandaşın meseleleriyle alâkadar olmayan, ilim ve fenni geliştirecek tedbirler almak yerine hafiye teşkilatları kurup kendi emniyetinden başka mevzulara bakmayan padişahlarda. Saraylar basıp padişahları tahtlarından indirdiğimizde hatta hızımızı alamayıp onları öldürdüğümüzde ne olacak? Yerine kim veya kimler geçecek ve en önemlisi memleket nasıl kurtulacak?
  • Hele bir indirelim de …
    Hayır, hayır, ne saltanat avukatlığı ne mutlakiyet taraftarlığı değil kasıt. Meşrutiyet bile değil, cumhuriyetten daha iyi bir idare şekli olmadığında bütün akıl sahipleri hemfikirdir. Maksat “hürriyet”, “müsavat”, “kardeşlik” türkülerinin temelindeki âmilin sadece iyi niyet, cehalet ve taklitçilik mi olduğu, değilse nelerin olduğu, olabileceği hakkında düşünmektir.

I. nci Meşrutiyet


Bu merak bizi 1800’lü yılların sonları ve 1900’lü yılların başlarına götürür. Tanzimat Fermanı 1839 da “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” ismiyle ilan edilmiştir. Bundan epey (37 yıl) sonra, 1876’da Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) ‘nın kabulüyle beraber 1. nci meşrutiyet ilân edilir. Ömrü fazla uzun sürmeyen bu meşrutiyetten gene hayli uzun bir süre (32 yıl) sonra, 1908’de da ikincisi.
Teferruata dalıp sözü uzatmamak adına sadece bu iki meşrutiyet arasındaki mühim bir farka dikkat etmekte fayda olabilir: Birincisi Teşkilat-ı Esasiye kanununu hazırlayan ve Padişaha kabul ettiren Sadrazam Midhat Paşa tarafından halk’a duyurulmuş, yani ilân edilmiştir. İkincisi ise İttihad ve Terakki Cemiyeti azası zabitler tarafından, hem de Rumeli’de!

  • Nasıl oluyor kardeşim; adı üstünde sadece bir cemiyetten ibaret olduğu adından da belli olan bir müessese memleketin geleceğini etkileyecek böyle bir ilân yapabiliyor; böyle bir gücü nerden alıyor ve nasıl sahip olmuş? Bu sualin cevabı basit: Eğer Padişah bu ilanı tasdik etmezse 100.000 kişilik bir ordunun Rumeli’den İstanbul’a harekete geçeceği Saraya telgrafla bildirilmiştir!

Kuruluş
Esasen adı geçen cemiyet böyle bir güce sahip olmanın uzun zamandır hazırlıklarını yapmaktadır. 1889’da “İttihad-ı Osmanî” adıyla İstanbul’da kurulan, aynı yıl Paris’teki Jön Türklerle güç birliği yaparak “Osmanlı İttihat ve Terakki” adını alan cemiyet gizli faaliyetlerine bu isimle devam eder. 1906’da Selanik’te çoğunluğu 3. üncü ordu zabitleri olan on kişinin kurduğu “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti” ile 21 Nisan 1906 tarihinde birleşerek “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” adını alır
Böylece başlangıçta gizli olarak kurulan ve varlığını gizlemeyi başaran cemiyet, sivil bir cemiyet görüntüsü altında çoğunluğu zabit olan bir kadro tarafından idare edilmekte ve azalarının da zabit olmasına itina göstermektedir. Ayrıca orduyu gençleştirme maskesi altında nice kıymetli komutan alaylı oldukları muktezasıyla tasfiye edilmekte, yerlerine mektepli zabitler alınmaktadır. Yeni ve eski azalara gizli toplantılarla ve meslekî eğitim gibi faaliyetlerle cemiyetin umdeleri, hedefleri ve tatbik edilecek taktik ve stratejiler hakkında bilgi aktarılmaktadır. Zaten cemiyet ismini, çok geçmeden “cemiyet” yerine “fıkra”, yâni parti olarak değiştirecektir.
İşte, bahsi geçen 100.000 kişilik ordunun aslı budur: İttihatçı zabitler komutasında, aldığı emirler hakkında bir fikri olmayan erat.

II. nci Meşrutiyet


II. nci Meşrutiyetin böyle şaibeli bir şekilde ilânı İttihat ve Terakki Cemiyetinin yeraltından çıkması neticesini de doğurmuş, o güne kadar gizli yürütülen faaliyetler açıktan tatbike başlanmıştır. Cemiyet Merkez-i Umumi azaları İstanbul’a gelerek fiilî bir iktidar ve müracaat makamı olur. Meşrutiyet’in İlânı hakkındaki tebliğ sadece Kanun-u Esasisinin tekrar mer’iyete konulmasını ve Meclis-i Mebusan’ ın tekrar toplanıp faaliyete geçmesini istiyordu. Cemiyetin asıl hedefi çok geçmeden ortaya çıktı: İsmindeki “Cemiyet” ( dernek ) kelimesini “Fırka” ( parti ) ye çevirdi (1908) ve ilk umumî seçimi kazanarak iktidar partisi oldu.
Çünkü başlangıçta halk, Meşrutiyet ve İttihad ve Terakki’yi muadil gibi görüyor, en azından Meşrutiyet’in İttihad ve Terakki tarafından getirildiğini düşünüyordu. Bu yüzden Meşrutiyet’in ilânına karşı duyulan sevinç Partiye duyulan sevgiye dönüşmüştü. Hele de Batı usulü tahsil görenler zamanın yükselen veya moda değeri hürriyetperver ve mutaassıp meşrutiyet hayranları haline gelmiş; bu da ikinci Meşrutiyetin ilânının kutlanması faaliyetlerine büyük bir heyecanla katılmaları neticesini doğurmuştur.
Meselâ Galatasaray gibi Mekteb-i Sultanî unvanına sahip asrî bir idadî nin başında Tevfik Fikret gibi hanedan ve saltanat, neticede milliyet, mukaddesat düşmanı birisi vardır ve daha sonra idaresini Hüseyin Cahid’e devrettiği İttihatçı Tanin gazetesinin müessisi de kendisidir.
Ancak bu durumu umumîleştirmek doğru değildir; İttihad ve Terakki’yi hiç benimsememiş veya bir müddet bu hata’ya düşse de çabuk fark etmiş ve Meşrutiyet mefkûresine inancını kaybetmemiş çok kişi vardır. Ancak meşrutiyet taraftarı olanların çoğu bu hususta hükümdarın müsbet görüşlerine bile aldırmadan idare şeklinin değişmesi için evvela hükümdarın aradan çıkarılması icabettiğine kanidir. Nitekim gelişen hadiseler bu yönde cereyan etmiştir. Bu durum ancak “üzüm yemek, bağcıyı dövmek” meselesi ile izah edilebilir.
Bu durum bizi acı bir hakikate götürür: bu uğurda kardeşkanı dökmeyi bile göze alanların asıl maksatları saltanatı değil hanedanı yıkmak, yerine kendi saltanatlarını kurmaktır. Nitekim resmî tarihe geçmemiş olsa da ilk Kanun’u Esasi’yi hazırlayan ve 1. inci Meşrutiyetin teessüs ve ilanında emeği olan Midhat Paşa’nın “Osman oğulları var da Midhat oğulları neden olmasın?” sözü bu durumu hulasa etmektedir.

31 Mart vak’ası ( 13.04.1909 )


II. inci Meşrutiyetin akabinde İttihat ve Terakki’nin uzun süren mücadeleler neticesinde geldiği iktidarın tadını çıkarması gerekir ve beklenirken, daha bir yıl geçmeden 31 Mart vak’ası patlak verir. O zamanlar bir “irtica hadisesi” diye tanıtılan ve bugün de halâ aynı şekilde anlatılan bir “kıyam”, yani ayaklanma. Bu açıklamalara göre bu ayaklanmayı Padişah Sultan II. nci Abdülhamid düzenletmiştir. İsyan idareyi, yâni iktidarı değiştirmeyi hedeflediğine göre bu işin faili meşrutiyete kerhen razı olan padişahtır; idare şeklini kendi lehine değiştirme peşindedir.
Ama isyanı anlamanın tek yolu bu karine değildir. Her şeyden evvel neticesine bakarsak bu isyan Padişah’ın tahttan indirilmesine yol açmıştır. Gene de bu kıyam’ın İttihat ve Terakki tarafından tezgâhlandığını öne sürmek için de elde kâfi malûmat yoktur. Ayrıca isyanın elebaşları padişahın tahttan indirilmesini değil İttihat ve Terakki’nin kapatılmasını istediklerini açıkça beyan etmişlerdir. Bu tarihi hakikatler isyanın arkasında ne padişahın ne de İttihat ve Terakki’nin bulunduğuna işaret etmektedir. İsyanın ilk günlerinde kaçıp her biri bir kuytuya saklanan İttihatçılar meselenin gidişatını görüp anlayınca durumdan faydalanmayı başarmıştır.

Bu dönemde idareye doğrudan geçmek yerine kontrol etmekle iktifa etmeyi tercih eden Parti, bir bakıma tecrübesizliğinin şuurunda olduğunu gösterse de hükümete her istediğini yaptırma yolunu da seçmiş oluyordu. Yâni sıfır mes’uliyet sonsuz salahiyet.

Babıâli Baskını ( 23 Ocak 1913 )


Bu mes’uliyetten kaçış Partiyi halk gözünde ibra etmek yerine aksi tesir yaptı. 1911 seçimlerini kaybedince 1912 seçimlerinde büyük bir baskı uygulayıp semeresini de aldı. Buna rağmen Meclis feshedilince iktidarı terk etse de “Babıâli Baskını” denilen hadise ile iktidarı tekrar elde etti.
Devlet-i Âli’nin içinde bulunduğu iç ve dış meselelerle aşırı derecede meşgul ve rahatsız olduğu bir dönemde, İttihat ve Terakki, hükümeti yıpratacak yalan yanlış haberlerle karalama kampanyaları yürütmekteydi.
Bu hadise 31 Mart gibi değildi. Hem işin içinde geniş halk kitleleri yoktu hem de baskını yapanlar belliydi: Partinin başındaki hızlı yükselen iki kişi; Talât ve Enver beyler, (daha sonra paşa) bu defa bu eşkıya grubunun başında idi. Önceden hazırlandığı belli olan bir tezgâhla, bir mukavemetle karşılaşmadan Babıâli’yi bastılar ve Sadaret dairesindeki küçük sofaya girdiler. Sesler üzerine sofaya çıkan Harbiye Nazırı Çerkes Nazım paşa İttihat ve Terakkinin tetikçisi Yakup Cemil tarafından vurularak öldürüldü.
Enver Bey, Sadrazam Kâmil Paşa’dan zorla aldıkları istifa dilekçesiyle Saraya gitti. İstifanın kabulüyle beraber İttihat ve Terakki’nin adamı Mahmut Şevket Paşa’nın Sadarete nasb kararnamesinin de padişaha tasdik ettirilmesiyle İttihat ve Terakki’ye yeniden iktidar yolu açılmış olur.

Usul ve Erkân


İttihat ve Terakki, işlerini terörle yürütme usulünü başından sonuna kadar tatbik etmiştir. Hassaten iktidarda olduğu devirlerde yoğunlaşan bu faaliyetler iktidarın verdiği güçle hadiseleri örtbas etme cihetine gidilmesini sağlamıştır. Yol açma, ilerleyişi kolaylaştırmanın ötesinde bulunduğu yeri muhafaza etme maksadıyla da bu yol kullanılmıştır. Enver’in yanından eksik etmediği Yakup Cemil zamanla çizgiden çıkma temayülü gösterse, işi Enver’i saf dışı bırakma çılgınlığına kadar götürse de teşkilat içindeki tetikçilik vazifesini bihakkın yerine getirmiştir.
1914 genel seçimleriyle iktidara gelen cemiyet 1918 yılına kadar tek parti olarak hükümet etti. I. inci Dünya Savaşının yaşandığı bu dönem, imparatorluğun iç ve dış şartlarının en kötü olduğu dönemdi.
Buna hürriyet, adalet, müsavat diyerek iktidara gelen; ancak hükümet olduktan sonra siyasî rakiplerini ve muhaliflerini gruplar halinde sürgünlere göndererek olmadı birer birer ortadan kaldırarak bir oligarşi, parlamentolu bir dikta rejimi uygulaması eklenince, halkın cemiyete karşı duyduğu hoşnutsuzluk her geçen gün artmaktaydı.

Yolun sonu


Eski cemiyet yeni parti, 1914 seçimlerinde tek parti olarak iktidara gelse de bu üstünlüğünü uzun müddet devam ettiremedi. Halk desteğini kaybettiğini anlayan cemiyet mağlubiyetin sorumluluğunu da üstlenerek 21 Aralık 1918’de yaptığı son kongresinde kendi kendini feshettiğini ve Teceddüt fıkrasına dönüştüğünü açıkladı. Böylece imparatorlukta II. Meşrutiyet denilen dönem kapanmış oldu.
Zulm ile âbâd olanın akıbeti berbad olur

~~~~~~~
âbâd:mâmur, şen, bayındır
âmil: etken
asrî: modern, çağdaş
bahr: deniz
berr: kara
bihakkın: hakkıyla
feshetmek: geçerliğini kaldırmak
gidişat: işlerin gidiş tarzı
hadisat: hadiseler, olaylar
hafiye: gizli polis, dedektif
hassaten: özellikle
hattı hümayun: padişah fermanı
hulasa: özet, özetle
hümayun: padişaha ait
hürriyetperver: özgürlük sever
ibra: aklama
ictimai: sosyal, toplumsal
iktifa: yetinme
istibdat: baskıcı yönetim
karine: ipucu
karîne: karışık bir iş veya meselenin anlaşılmasına, yarayan hal, ipucu
kerhen:istemiyerek
mağlubiyet: yenilgi
mebusan:millet vekilleri
mefkûre: düşünce, ideal
mes’uliyet: sorumluluk
monarşi:mutlakiyet
mübalağa: abartı
muadil: eşit, eşdeğer
muhalif: bir fikir, fiil veya harekete karşı olan
mukaddesat: kutsal konular
mukavemet: direnç
mukteza: gerekçe
mutaassıp: tutucu
mutlakiyet: bir hükümdarın idaresi altında bulunan hükümet şekli
müessesat: müesseseler, kurumlar, kuruluşlar
müessis: kurucu
mühendishâne: mühendislik okulu
müsavat: eşitlik
müsbet: olumlu, pozitif
müzmin: üzerinden zaman geçmiş; zamanla yerleşmiş olan, kronik (hastalık).
nasb: bir işe, bir memuriyete koyma, tayin etme
salahiyet: yetki
semere: ürün, verim
sitayiş: övme, methetme, övgü
süfliyat: nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri
şaibe: kusur, noksan; hata, eksiklik
şuur: bilinç
tahakküm: hâkimlik takınma; zorbalık etme
tasfiye: saf kılma, kılınma, saflaştırma; temizleme; hesabı kapatmak
teceddüt: yenileşme, yenilik
teessüs: temelleşme, yerleşme, kökleşme; kurulma
teferruat: bir şeyin incelikleri, ayrıntıları
temayül: eğilim
teşkilat: kurum, kuruluş
umde: ilke, prensip
vak’a: hadise, olay
zabit: subay