Coşkun Yüksel / Sevmek Kabiliyeti Yoksunluğu

Çulcuların Mustafa sohbeti severdi, açık bir kahvede demli bir çayın eşliğinde yapılan sohbetleri daha çok severdi. Yavaş yavaş, tane tane konuşurdu. Kurduğu her cümlenin içindeki kelimelerin arasındaki boşluğa nerdeyse bir kelime daha sığacak gibi konuşurdu. Bu konuşma şekli ona ciddi bir ağır abi havası verirdi. Ağır abilik sadece konuşma tarzında değildi. Antika şeylere de düşkündü. İşlemeli bir tütün tabakası, kehribar ağızlığı, kuka tespihi vardı. Konuşmasına benzer bir ciddiyetle sigarasını sarar, ağızlığa takar, çakmakla yakar, derin bir nefes çektikten sonra, iri taşlı kuka tespihini şakırdatarak birkaç tur çeker. Sonra çayından bir yudum alırdı. Konuşmaya genellikle “gardaş” diyerek başlar, mevzu ne olursa olsun bilgiçlik taslayan tavrıyla etrafındakileri sinirlendirirdi. Bu durum kaçınılmaz olarak onunla dalga geçme zemini hazırlamış olurdu. Takılırlar, ağır şakalar yaparlar, kızdırmaya çalışırlar, her hareketinden gülünecek bir komiklik bulup çıkarma ustalığını gösterirler, sanki önceden çalışılmış bir senaryoyu oynar gibi hep beraber ortaklaşa üzerine giderlerdi. Fakat o ağır abi tavrını hiç bozmazdı. Kızmaz veya kızdığını belli etmez, küçük çocukları hoş gören bir büyük gibi basitçe gülümsemekle yetinirdi.
Mahalleden okumuş biri Devlet Su İşlerinde topoğraf olmuştu. Açık arazide baraj yapılacak bir alanın topoğrafyasını çıkaracak ekip kurmasını istemişler, o da tanıdıklarından mira cihazını taşıyacak biri, nirengi üç ayağını taşıyacak bir başkası, aşçı, şoför, altı kişilik bir ekip kurmuştu. Ekip araziye çıktı. Şehre üç dört haftada bir geleceklerdi. Erzak ve malzeme temin edip birkaç gün izin kullanıp tekrar araziye döneceklerdi. Kar yağıncaya kadar devam edecek bir işti. Ekipte Mustafa da vardı. Issız yerlerde ekibin tek eğlencesi Mustafa idi. Yapılan şakaların dozu artsa da o mütevekkil tavrını hiç bozmuyordu. Kızmıyor, öfkelenmiyor, cevap vermiyor verse de çok hafif şeylerle durumu geçiştiriyordu.
İzin günlerinin birinde nasıl olduysa bir muzip Mustafa’yı evlerinin önünde gördü. Mustafa üç aylık bebeğini kucağına almıştı. İhtimal ki bebeğin annesi kapıyı örtünceye kadar kucağında tutacaktı. Bu anlık görüntü dalga geçilecek birçok konuya yol açmaya yetmişti. Araziye döndüklerinde bir daha ki izin haftasına kadar onları idare edecek malzeme üretmeye başladılar. Önce birisi Mustafa’nın büyük mendiliyle başını bürükleyip orta oyunu yaptı. Bu ona “karı kılıklı” “kılıbık” “erkeklikten nasipsiz” demenin görsel yoldan imasıydı. Ekiptekilerin hepsi akşam yemeğine bu gösteriyi meze yaptı. Güldüler. El çırpıp soytarıyı oynatmaya kadar vardırdılar işi. Bu gösteri birkaç gün devam etti. Sonra aynı soytarı başka bir hareket geliştirdi. Kollarını birleştirip iki yana sallamaya başladı. Bu da kucağına bebek alıp sallama demekti. Hareket basitti. Diğerleri kolayca taklit etti. Operanın korosu hep beraber aynı hareketi yapıyorlardı. Sonra soloya sıra geliyor, içlerinden birisi acıklı bir uzun hava okumaya başlıyordu.
Nihayet meramları olmuştu. Mustafa öfke içinde ayağa kalktı. Şimdiye kadar yaptıkları bütün şakalara, takılmalara, alaylara tahammül edip hoşgörüyle gülümseyen Mustafa’nın suratı öfkeden kapkara kesilmişti. Birkaç adım geriye çekildi. Diğerleri sustu. Merakla onun tepkisini bekliyorlardı. Asıl maksatları da buydu zaten, kızınca göstereceği tepkiyi yeni alay malzemesi yapacaklardı. Mustafa’nın ağır abi havası yoktu. Kalın sesi iyice kalınlaşmıştı.
“Ulan sizde ciğer yok mu, ciğerinizi…” diye bir küfür savurdu.
Hepsi susup kaldılar. Bu beklemedikleri bir şeydi. Mustafa kızmaz, Mustafa gönül koymaz, öfkelenmez hele hiç küfür etmezdi. Üstüne üstlük ettiği küfür şimdiye kadar duydukları bir küfür de değildi.
*
Mustafa’nın okuma yazması askerde Ali Okulunda öğrendiği kadardı. Öyle ince işleri duyduğu yoktu. Duymuş olsa da kulak vermezdi. Ne beyin nöronlarına ne Endorfin salgısına aklı ermezdi. Testosteron salgısından doğmuş sevgi sözcüklerinden de bihaberdi. Kucağına aldığı bebeğe kendi genlerini geçirdiği, soyun devamı dürtüsünün hayatı en temel yerinden şekillendirdiği falan da umuruna gelmezdi. Ayrıca ciğer ile sevgi arasındaki bağlantının künhüne hiç vakıf değildi. Hele şairlerin ciğer, kan, lal taşı arasında kurdukları ilintiden, hasret ve ayrılık acısının ciğer yangınıyla tarif edilmesinden haberdar olması hiç mi hiç mümkün değildi. Bu mümkün değilken, madenden çıkarılan lal taşının kırmızı renginin aslında soluk olduğunu, daha parlak bir kırmızı renk vermek için ciğer kanıyla bulanıp güneşte bekletildiğini, kazandığı kırmızı rengin tonu eğer nar rengine yakınsa “rummani” veya “enari”, şarap kırmızısına yakınsa “şarabi”, gül rengine yakınsa “erguvani” dendiğini nereden bilecekti. Keza Fuzuli’nin kara taşı kızıl kan ile renklendirsem, hasleti değişip de “bedehşan / lal taşı” olmaz dediğinden nereden haberi olacaktı. Şairlerin aşk, muhabbet, hasret, hicran gibi duygu durumlarını ciğer, kan, kırmızı, lal taşı, bedehşan, sevgilinin yanağı veya dudağındaki kırmızılık gibi uzak yakın birçok anlamı zihnimizde yeni hayaller uyandıracak şekilde ilintileyip şiirler söylediğini bilmesine zaten gerek yoktu. Çünkü o dinlediği türküler, mayalar, hoyratlar, elezberler, divaniler ve bilumum uzun havaların söylediği bir şeyle yetiniyordu. İnsan ciğeriyle sever, ciğeri ne kadar kuvvetliyse sevgisi o kadar sağlam olur. Ciğer aynı zamanda acı çekilen yerdir de. Yanar, kebap olur, kanar, etrafı kana bulanır. Bu yüzden acı çekmesini bilmeyen sevmekten de yoksun olur. Bir bakıma ciğer yiğitlik ve cesaret de dâhil cömertlik ve fedakârlık da dâhil bütün duyguların kaynağıdır. Duygusuz insana ciğersiz denmelidir.
İşte bu yüzden Mustafa “Ciğerinizi…” diye küfür etmişti. Sevmekten, acı çekmekten, dostluktan, cömertlikten, yiğitlikten, vakardan nasipsizler, sizdeki gerçek ciğer değil sadece bir et parçası, insanın bebeğine gösterdiği sevgiyle bile dalga geçecek kadar müptezelsiniz, demek istemişti, herhalde.
*
Kısa bir şaşkınlık anından sonra hepsi birden kasıklarını tutarak gülmeye başladılar. Birincisi Mustafa’yı sonunda kızdıracak bir zaaf noktası bulmanın zaferiydi mutluluklarına sebep. İkincisi yeni, tuhaf, komik hiç duyulmadık bir küfür çeşidi öğrenmişlerdi.
*