Behlül Nuri Demircan / Kıt’alar

Zahmet-i humekadan öyle olmuş ki bîzâr
Dil-i viran arzular bu harabattan firar
Mey-i sahba-i cama minneti olmasa da
Pir-i mugan bırakmaz ahibba gönül koyar
ahibba: ahbablar, dostlar, sevilenler
bîzâr: rahatsız, bıkmış, usanmış, küskün
cam: kadeh
dil-i viran: yıkık, harap gönül
hârâbât: harabeler, viraneler
humeka: ahmaklar
mey-i sahba: şarap, (tasavvufta) aşk
pir-i mugan: meyhaneci; (tasavvufta) mürşid
Mala mülke dadanmış yolunu beka bilir
Kesreti farketmez de kılleti bela bilir
Muhabbete bir kapı bulamayınca garip
Benliğin pençesinde ukdeyi sevda bilir
beka: bâki olmak., ebedîlik
kesret: çokluk, bolluk, ziyâdelik
kıllet: (kesretin zıddı), azlık,  kıtlık, nedret
ukde: içe dert olan şey, takıntı
Davet olmadan düşman zor zapteder kaleyi
Günahkârı gösterip uydurma bahaneyi
Hakk’ın terazisinde zerre inhiraf olmaz
Hiç kimsenin günahı ibra etmez kimseyi
bahane: sebep, vesile; sebep, yerinde olmayan sebep
ibra: aklama
inhiraf: sapma
Niyetim halis diye kasılma kabadayı
Köprüyü geçmek için soyunu etme ayı
Niyetler yargılanmaz amellere bakılır
Asla meşru kılamaz netice vasıtayı
amel: iş, davranış
halis: temiz, saf
katiyen: asla, kesinlikle
meşru: yasal 
vasıta: araç 
Dilenci pespayedir içi kara zencisi
Duygu sömürücüsü merhamet düzencisi
Gene de dereceler vardır aralarında
En hakir ve erzeli itibar dilencisi
erzel: en rezil 
hakir: itibarsız, değersiz, aşağı, adî, bayağı 
pespaye: alçak, soysuz, aşağılık
Mütefekkir ölünce düşünür doldu pazar
Edibin kalemini kaptı her okuryazar
Bir gayri meşru velet doğdu düşünür yazar
Net denen mezbelede durmaz eşinir yazar
gayri- meşru: kanunsuz, töreye aykırı, yolsuz
mezbele: çöplük; pis şeylerin bulunduğu süprüntü yeri
mütefekkir: tefekkür eden; derin ve ince düşünen, çok düşünen
velet  (veled ): erkek çocuk. Oğul. Çocuk
Ahbabdan selam gelir sevinçle dolar hane
Huzuru bulmak için bir tebessüm bahane
Tersi de böyle basit tersi de böyle kolay
Bir nadan fiskesiyle bak ki saray virane
ahbab  (ahbap): dost; sevilen kişi
bahane: vesile, sebeb
nâdan: cahil, bilmez, nobran, kaba, haddini bilmez 
tebessüm: gülümseme
Dünyayı gönülleri imar eder mutiler 
Güzellikleri durmaz harab eder asiler
Kiminin de takati yetmese de yıkmaya
Hiç bir şey bilmese de küfran-ı nimet eder
âsi: isyan eden; emirlere itâat etmeyen, günah işleyen
harab (harap): viran, ıssız, yıkık; perişan
imar: yapmak; tâmir etmek; şenlendirmek; mâmur kılmak
küfran-ı nimet: nankörce davranma, velinimetine karşı nankörlük etme
muti: itaatli, terbiyeli; isyan etmeyen
takat: güç, kuvvet; iktidar
Sakın bir şey isteme tembel ile nekesten
Ancak akıl alırsın yüksekten veya pesten
Her zaman ve daima almaktır tercihleri
Alamazlar bir nebze nasihatten ve dersten
nebze: az şey, küçük bir parça
nekes: cimri, hasis; eli sıkı
pes: alt, aşağı; alçak, yavaş, hafif (ses)
Doğru kılavuz bulan belâdan azâd olur
Yükünü yere yıkan ebeden âbâd olur
El tutup ikrar verip sonra rücu edenin
Hafazan Hak tealââhiriberbâd olur
âbâd: imar edilmiş, mâmur, bayındır
azâd: serbest, hür; kimseye bağlı olmayan
hafazan Hak tealâ: Allah saklasın, Allah korusun