Ahmet Saim / Tanrı’nın Kapısı, Babil Kulesi *

Tarihte bazı olaylar, mitler, kavramlar vardır ki birçok kaynakta ve dini kitaplarda benzer tariflerle karşımıza çıkar. Farklı zamanlarda, yüzyıllarda yaşandığı iddaa edilen bu olaylar arasındaki benzerlikler oldukça dikkat çekicidir.
Bazı olaylar da vardır ki hakkında hiçbir yazılı kaynak olmamasına rağmen varlığına bütünüyle inanılır. Mesela “Dünyanın 7 harikası nelerdir?” sorusuna cevaben belki hepsini sayamayız ama muhtemelen bir çoğumuzun aklına “Babil’in asma bahçeleri” gelecektir. Oysa ilginç bir şekilde tarihi hiçbir yazılı kaynakta Babil’in asma bahçeleri ile ilgili bahis, tanım vs.. geçmemektedir. Buna rağmen bahçeler var mı, nasıl bu kadar dilden dile yayılmış ve nasıl Dünyanın 7 harikasından biri olarak isimlendirilmiş gerçekten merak konusudur.
Yazımızın konusu olan Babil Kulesi ise, varolup olmadığı belli olmayan Babil’in asma bahçelerinin içinde inşa edildiğine inanılan ve bahçelerin aksine hakkında hem tarihi hem de dini kaynaklarda bilgi ve tariflemeler bulunan bir yapıdır. Kaynaklara göre kule, birçok kez inşa edilip yıkılmış tekrar yapılmış fakat günümüze bilinen hiçbir kalıntısı ulaşmamıştır.
İnsanın Dünya hayatında güç, konum sahibi olduktan sonra kibre kapılması ve kendini Yaratıcı’ya ulaşabilecek kudrette görmesi insanlık tarihi boyunca sık rastlanan bir durumdur. Etrafında algıladığı canlı cansız tüm nesneleri vareden bir varlığın göklerde yaşadığını düşünür. Ona ulaşmak ve gücünü onunla yarıştırmak için türlü yollar arar. Bu yöntemlerin en bilineni de içi boş silindir şeklinde imar edilen, dış tarafında spiral şeklinde en tepeye ulaşan yolların bulunduğu, her katında farklı seviyeden insanların yaşadığı bir kule olan Babil Kulesidir.
Kulenin varlığı ilk olarak Sümer yazıtlarında karşımıza çıkar, Milattan önce 4000-2000 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Sümerler, tarihin en eski uygarlıklarından olmalarına rağmen güneş sistemi haritalarından, bazı matematiksel hesaplamalara kadar birçok konuda şaşırtıcı bilgilere sahiptiler. Özellikle uzay ve gezegenler hakkındaki bilgileri taş tabletler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış durumdadır. Tabletlerde gök cisimlerine de yer veren Sümerler, göklerden gelen “Tanrıların” yeryüzüne hükmettiğine ve görünmez tek bir Tanrı’nın diğer Tanrıları yönettiğine inanıyorlardı. Tabletlerine de resmettikleri göklerden inen bu varlıkların “ne” olduklarını bilmiyoruz fakat o dönem insanının bu kadar yüksek teknoloji sahibi bir varlığı Tanrı olarak tasvir etmesini normal karşılamak gerekir.
Musevilerin Kutsal Kitabı Eski Ahit’in Yaratılış bölümü de Nuh Tufanından sonra Tanrıların insanlarla ilişkilerinden bahseder:

  1. Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı.
  2. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova buldular ve oraya yerleştiler.
  3. Birbirlerine, ‘Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim.’ dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar.
  4. Sonra, ‘Kendimize bir kent kuralım.’ dediler, ‘Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.’
  5. Tanrı, insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağıya indi
  6. ve şöyle dedi: ‘Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar.
  7. Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki birbirlerini anlamasınlar.’
  8. Böylece Tanrı, onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu.
  9. Bu nedenle kente Babil adı verildi; çünkü Tanrı, bütün insanların dilini orada karıştırdı ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıttı.
    Tevrat, Eski Ahit – Yaratılış (Genesis) bölümü 1-9

Rivayete göre, Büyük Tufan’dan sonra Hazreti Nuh’un oğulları, Sinar’da yerleşmişler, burada çok büyük bir şehir kurmak istemişlerdi. İnsanoğlu tek bir dil konuşuyor, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar birbirleriyle bu sayede rahatça iletişim kuruyordu. Ta ki insanlar arada sırada kendilerini ziyaret eden Tanrıların katına yükselmek ve Tanrıların sırlarına ulaşmak, onları öğrenmek için Babil Kulesi’ni inşa etmeye başlayana kadar. Bunu kendisine karşı bir saygısızlık, bir meydan okuma olarak gören Tanrılar tek bir dil konuşan ve aralarında anlaşan bu saygısız kullarının dil birliğini bozmuş, kuleyi inşa eden her insana farklı bir dil vermişler.
9.yy İslam Tarihçilerinden El-Tabari’nin Peygamberler ve Krallar Tarihi adlı eserinde de bu hikaye anlatılır. Nemrut Babil’de bir kule inşa ettirir. Tanrı bu inşa edilen kuleyi yıkar ve o zamana kadar aynı dili konuşan insanların dilini bölerek 72 dile ayırdığını belirtir.
Milattan önce 400lü yıllarda yaşayan tarihçi Heredot yazılarında Babil Kulesi’nden bahsetmiş ve hatta oldukça net detaylar vermiştir;
“Bu kutsal yerin ortasında, bir stad genişliğinde ve bir stad uzunluğunda, sağlam görünen bir kule yapılmıştır. Bundan daha yukarıda bir tane daha vardır; bu ikinciden sonra, aynı biçimde bir üçüncü ve böyle böyle, sekizinciye kadar, hepsi üst üste kurulmuş sekiz kuledir. Üzerine, dıştan sarmalı olarak, bütün kuleleri dolanan bir merdivenle çıkılır. Çıkışta, aşağı yukarı yarı yolda bir sahanlık ve oturup dinlenmek için yerler vardır; ziyaretçiler burada oturup mola verirler. Sonuncu kulenin tepesinde büyük bir tapınak yükselir; tapınağın içinde, üzerine zengin örtüler örtülmüş bir büyük yatak ve onun yanında da altın bir masa bulunur ”
Heredot kuleyi 8 katlı tarif ederken, O’nun dışındaki hemen tüm kaynaklarda kulenin 7 katlı olduğu söylenir. Birinci kat taşı, ikinci kat ateşi, üçüncü kat bitkileri, dördüncü kat hayvanları, beşinci kat insanları, altıncı kat gökyüzünü ve yedinci kat da melekleri sembolize eder. Alt metin olarak da; bir insan ancak bütün bunları öğrenip anladıktan sonra yani yedi basamağı sırayla çıktıktan sonra Tanrıya ulaşabilir.
Tarih boyunca birçok kez yıkılıp onarıldığı anlaşılan Babil Kulesi ile ilgili, Kudüsü işgal ederek Yahudileri Babil’e sürmesi ile ünlü olan Babil Kralı Nabukadnezar’ın (M.Ö. 605-562) anılarında da bahsedilmektedir;
“Bu yapıyı, Yedi Işıklar Tapınağı‘nı, ki Borsippa ‘nın en eski günlerine kadar uzanır, antik dönemde bir kral inşa ettirdi (. . . ), fakat bunun çatısını yükseltmedi. İnsanlar, Tufan ‘dan sonra kargaşa içinde bağrışarak, burayı terk etmişti. deprem ve yıldırım ham tuğlanın çökmesine neden olmuş, kaplamalardaki pişmiş tuğlanın çatlamasına yol açmıştı ve yığmalardaki ham tuğlalar, çökerek tepeleri oluşturmuştu. Büyük Tanrı Marduk, bunu yeniden inşa ettirmek için yüreğimi buna adamamı istedi; yerini değiştirmedim, temellerini de değiştirmedim. Kurtuluş ayında, mutlu günde, kemerler aracılığıyla yığmaların ham tuğlasını ve kaplamaların pişmiş tuğlasını deldim. Daire biçimindeki rampaları ekledim; ismimin ihtişamını kemerlerin frizlerine yazdırdım.
Kuleyi inşa etme ve çatısını yükseltme işine giriştim; eskiden olduğu gibi olmalıydı, böylece her şeyini yeniden gözden geçirdim ve yeniden inşa ettim; tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi olması için, tepesini yükselttim.”
Dinimiz İslama göre de en büyük günah olan Şirk’in yeryüzündeki yansıması Kur’an’ı Kerim’de birçok yerde Firavun tasvirinde anlatılır. Firavun da Tanrı olma iddasını ispat için gökyüzüne ulaşmak amacıyla kule yaptırmıştır.
Firavun, “Ey seçkinler! Sizin için benden başka Tanrı tanımıyorum. Ey Hâmân! Haydi benim için tuğla fırınını yak, bana bir kule yap. Belki oradan Musa’nın tanrısını görürüm; ama kesinlikle onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum” dedi. Kasas suresi 38
Firavun, “Ey Hâmân!” dedi, “Bana yüksek bir kule inşa et; belki bazı yollara, göklerin yollarına ulaşırım da bu sayede Musa’nın ilâhını görebilirim! Doğrusu onun bir yalancı olduğunu düşünüyorum.” Mümin suresi 36-37
Konunun 2 ayrı surede geçmesinden dolayı 2 ayrı zaman ve 2 ayrı Firavundan bahsediliyor olması muhtemel olmakla birlikte her iki surede benzer ifadeler yeralması düşünmeye muhtaçtır.
Babil Kule’si dolaylı yoldan da olsa Kur’an-ı Kerim’de bir yerde daha geçer.(Bakara-102) Bu Harut ve Marut isimli 2 Meleğin hikayesidir.
“Tuttular da Süleyman mülküne dair şeytanların uydurup izledikleri şeyin ardına düştüler. Halbuki Süleyman inkâr edip kâfir olmadı, lakin o şeytanlar kâfirlik ettiler; insanlara sihir öğretiyorlar ve Bâbil’de Harut ve Marut’a, bu iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Halbuki o ikisi “biz ancak ve ancak sizi denemek için gönderildik, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” demeden kimseye birşey öğretmezlerdi. İşte bunlardan karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek değillerdi. Kendi kendilerine zarar verecek ve bir fayda sağlamayacak bir şey öğreniyorlardı. Yemin olsun ki, onu her kim satın alırsa, onu alanın ahirette bir nasibi olmayacağını da çok iyi biliyorlardı. Hakkıyla bilselerdi, uğruna canlarını sattıkları şey ne çirkin bir şeydi.” Bakara suresi 102
Harut ve Marut hikayesi Mevlana ve Gazali de dahil birçok islam kaynağında benzer şekilde geçmektedir.
Hz. Adem yeryüzüne indirilince melekler, «Yâ Rabb’i! Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ederken sen yeryüzüne fesat çıkarıp kan döken birini mi yaratacaksın?» derler. Allah ‘Ben, sizin bilmediğinizi bilirim’ diye buyurur ve “İnsanlardaki nefsani hisler ve şehvet sizde olsaydı, sizler daha kötüsünü yapardınız. Sizi melek yapan şey, kalbinizde şehvetin olmamasıdır.” Der. Melekler yine «Ey Rabbimiz, biz sana Ademoğlundan daha çok bağlıyız.’ derler. Bunun üzerine Allâh ‘iki melek getirin, bakalım nasıl davranacaklar» diye buyurur. Melekler «Ey Rabbimiz, Harut ile Marutu seçiyoruz» derler. Allah, ikisine «Yeryüzüne ininiz» diye buyurur. Onlar da inerler. Gündüzleri insan gibi yaşar geceleri İsmi Azam Duasını okuyarak gökyüzüne çıkarlar.
Bir gün karşılarına Zühre isminde ,kocasından boşanmak isteyen güzel bir kadın çıkarılır. Harut ile Marut, Zühre’yi görünce ikisi aynı anda ona aşık olurlar. Bir yolunu bulur, kadınla buluşurlar. Ve ikisi de kadınla birlikte olmak ister.
Kadın tamam der ama şartları vardır. Kadın onlardan önce kocasını öldürmelerini ister, bunu kabul etmezler. Sonrasında «Şirk ifade eden şu cümleyi dilinizden duymadıkça hayır» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, bizler hiçbir zaman Allah’a şirk koşmayız» diye karşılık verirler. Bu cevapları üzerine kadın yanlarından ayrılır. Sonra onunla yeniden karşılaşırlar. Yanında bir bebek taşımaktadır. Hârut ile Mârut yine kadından kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Bu bebeği öldürmedikçe olmaz» diye cevap verir. Onlar da «Hayır, Allah adına yemin ederek söylüyoruz ki, biz hiçbir zaman onu öldüremeyiz» diye cevap verirler. Bunun üzerine kadın yine gözlerden kaybolur. Az sonra elinde bir kadeh içki ile geri döner. Yine ondan kendilerine teslim olmasını isterler. Kadın «Şu kadehteki içkiyi içmedikçe olmaz» der. .” Şartların içinde en az zararlı olanı şarap içmektir. Sarhoş oluncaya kadar içerler.
Kadın isteklerini yerine getirir, her ikisiyle de birlikte olur.
Birkaç gün sonra şehvet ikisinin de beynini kemirmeye devam eder, tekrar kadına giderler, bu kez yeni şartlar öne sürer kadın; her defasında hırsızlık yaparlar, cinayet işlerler, türlü kötülükler yaparlar. Her geçen gün kadının şartları ağırlaşır ancak şehvet her şeye baskın gelir.
Hatta kadın en sonunda onlardan İsmi Azam Duasını da öğrenir ve göğe çıkar. Allah,melekler katına kadar çıkan bu kadını bir yıldıza çevirir ve adı Zühre yıldızı (Venüs gezegeni) olarak anılır.
Allah, nefsine yenik düşen iki meleğinden yeryüzü ve ahiret azabı arasında tercih yapmalarını ister. Artık gökyüzüne çıkamayacaklarını anlayan Harut ve Marut, Allah’ın affediciliğine güvenip ahirette cezalandırılmayı dilerler. Bunun üzerine 2 melek ahirette cezalandırılmak üzere Babil Kulesine ayaklarından asılırlar !
Hikayeler, rivayetler, söylentiler, tarihçi tasvirleri, İncil, Tevrat veya İsrailiyat kaynakları gibi detaylı anlatımlar…
Tüm bunlardan anladığımız öyle veya böyle bir kule vardı veya halen var.
Hele de konunun Kur’an’da açıkça kule olarak geçmesi bizim açımızdan tüm şüpheleri ortadan kaldırıyor.
Bu kule;
• Sadece bir taş yığınımıydı ?
• O dönemki insanların kibrinin bir sembolümüydü ?
• Gökyüzündeki yaratıklarla savaşma aracımıydı ?
• Başka evrenlerden (paralel evrenlerden) gelen canlılara ulaşma yolumuydu ?
• Dünyaya inen Melek veya Cin gibi yaratıkların geliş yolumuydu ?
Bunların hepsi bizler için soru işareti. Bizler bu konuları tabu ve ilişilmemesi, konuşulmaması gereken hatta biraz da alaycı gülümsemelerle dinlenen hikayeler olarak görürken, Batılı ülkeler ise filmlerinde, dizilerinde sürekli bu konuları işlemiş ve bu konuların araştırılması için servetler harcamaktadırlar.
Bu konuda komplo teorilerine meraklı okuyucular için son bir detay vereyim. Önce yazının başındaki Babil Kulesi tasvirine, sonra aşağıdaki 2 fotoğrafa bakalım;

Soldaki fotoğraf, Strazburg’daki Avrupa Parlemento binası ve Sağdaki Avrupa Birliği afişinin altında da şu yazmaktadır : Avrupa: birçok dil, tek bir ses !
Babil kulesini yaptıran Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe attıran zalim bir hükümdardı. Tüm kibrine rağmen burnundan kafasına giren bir sivrisinek yüzünden ölmüştü. Görünen o ki, ne günümüz Nemrutları insanları ateşe atmaktan vazgeçecek ne de Batılılar yeni Babil kuleleri kurmanın ve bazı sırlara erişme yolları bulmanın peşini bırakacak.
Belki de çoktan buldular bile …
——————————-
* Kule: Boyu eninin en az iki katı olan, herhangi bir yapı malzemesinden yapılmış, genellikle kare veya silindir biçimli yüksek yapı.
Kuleler; gözetleme, korunma vb.. gibi amaçlarla kullanılmakla birlikte, sadece dış yüzyleri görünür durumdadır. İç taraflarında ne olduğunu sadece kuleyi yapanlar ve en üstüne ulaşıp içine bakanlar bilebilir.
Babil: Bab (Kapı) il (Tanrı). Tanrının Kapısı !