Kitap / Mehmet Harputlu / Rüzgârın Gölgesi

Yazar:

Carlos Luiz Zafon

1964 de Barselona’da doğdu. İspanya’da büyüdü. Bir süre reklam sektöründe çalıştı. Los Angeles’a taşınıp orada senaryo yazarlığı yaptı. 1993 de yazdığı “Sisler Prensi” romanıyla ödül aldı. “Rüzgârın Gölgesi” (2001) ona dünya çapında bir ün ve birçok uluslararası ödül kazandırdı. Bunu (2008) “Meleğin Oyunu” (2011) “Cennet Mahkûmu” (2016) “Ruhlar Labirenti” gibi çoksatan romanlar izledi. İspanyolca yazıyor. Kendisi bir Katalan. Romanları elliden fazla dile çevrildi.

Çeviren:

İdil Dündar

1978 yılında İstanbul’da doğru. İstanbul Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümünden mezun oldu. İspanya’da yaşıyor. İspanyolca ve İngilizceden çeviri yapıyor.

Orijinal adı “La sambra del viento” olan roman Kırmızı kedi yayınlarından çıkmış. Birinci Basımı Mart 2019 İstanbul. 586 sayfalık bir roman azmanı.

Arka Kapakta, Stephen King, New York Times ve Daily Telegraf’tan övgü cümleleri var. Sonuncusu çok ilginç geldiği için romanı okuma mecburiyeti hissettik. Şöyle Diyor; “Popüler bir baş yapıt” buna söylenecek bir şey yok elbet, öyledir. Devamı “çağdaş bir klasik” şeklinde…

Bir kitap, hem “çağdaş” hem “klasik” olur mu?

Bu yaman paradoksu ancak kitabı okuyanlar veya 586 sayfayı okumaya gözü yiyenler cevap verebilir. Mantıksal olarak iki zıt birleşemez ama bu dünyada olmaz, olmaz deme her şey olabilir. Okuma teşebbüsünde bulunacaklar için iyimser bir ipucu; “evet okunabilir, o kadar sürükleyici ki elinizden bırakamayacaksınız”

Bu cümle modern -veya çağdaş her neyse- bütün çok satan kitapların okuyucu avlamak için oltanın ucuna taktıkları balık yemi hükmündedir. İçinde “sürükleyici olmayan kitapları okumaya gerek yoktur” gibi bir anlam barındırdığı için basit bir pazarlamacı retoriği olması açısından hiçbir değeri yoktur. Ama okuyucu denen zümrüdü Anka kuşunu kafese sokmakta etkili olmadığını söyleyemeyiz. Sözün burası okuyucu kimdir, kitap kurdu diye kime derler, kim neden ne için hangi amaçla okur gibi ucu bucağı olmayan bir labirente sokacağı için sarfınazar etmekte fayda var.

Bir romanda okuyucuyu sürükleyen, kitabı elinden bıraktırmayan ana etken nedir? Elbette öncelikle gizem… Hikâyeyi tamamen bir sırrın peşinde koşan karakterlerin üzerinden anlatmak. Bu edebiyatın asıl ana unsurları olan belagat, fikir, tez, ret ve kabul, düşünceye açılacak yeni ufuklar, akla gelmeyen farklı pencereler gibi şeyleri tamamen önemsiz hâle getirir. Bu yüzden Vatikan’ın karanlık koridorlarında gelişigüzel çizilmiş sembollere derin anlamlar yükleyen, çözülmesi gereken şifreler gibi anlaşılmasını sağlayan romanlar bütün dünyada milyonlarca satarak rekorlar kırar. Hiçbirimiz yazarın adının bir şahsı muayyene ait değil de adeta bir örgüt adına benzediğine dikkat etmeyiz.

“Rüzgârın Gölgesi” gizemi sonuna kadar kullanan bir roman.

İlgi alanımıza girmesinin bir önemli sebebi de gizemin ekseninde yüzyıllar öncesinden çiziktirilmiş semboller veya gizli hazinelerin yerini gösteren haritalar değil de “kitap” olmasıdır. Bu köşeyi takip edenlerin hatırlayacağı üzere “Lizbon’a Gece Treni” ve “Şairini Arayan Şiir Kitabı” başlıklı incelemeler de aynı sebebe binaen ilgi alanımıza girmiş idi.

Kitabın kapağında yazarın iyice büyük puntolarla ve kırmızı renkte basılmış adının da üstünde “Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı” ifadesi var. Çok cezbedici, çok etkili. Çok insanı içine çeken bir cümle…

Kitaplar… Güzelim kitaplar… İnsanın belini büken bir emek, insanı içten dışa doğru kavrayıp adeta adım atamaz hâle getiren disiplin, nice uykusuz gece, nice salonla antre arasında çıkılmış uzun seyahat ve daha nice çile ile ortaya çıkmış sonra unutulup bir köşeye atılmaya mahkûm olduğunun bilincine erişilince “hüsran” kelimesinin yüklendiği bütün anlamları insanın iç benliğine sıvayan kitaplar… Bu unutulmuş kitaplara “bir mezarlık tahsis etmek” şapka çıkarmayı hak eden bir ince buluştur.

Barselona’da şehrin bir kenar mahallesinde böyle bir mekân vardır. Daniel henüz on iki yaşlarında bir çocuktur. Annesi ölmüştür. Annesinin yüzünü hatırlatacak her şeye muhtaçtır. Baba oğul evlerinin altında bir kitapçı dükkânı işletmektedir. Doğum gününde babası elinden tutar. Buraya, unutulmuş kitaplar mezarlığına götürür. Orada insanın içinde kaybolacağı, tekrar geldiğinde koyduğu kitabı bulamayacağı kadar karmaşık kitap raflarının arasında dolaşır. İçlerinden sır olarak saklamasının tembih edildiği bir kitap seçer. “Rüzgârın Gölgesi” Çocuğun seçtiği bu kitap gerçekten mezarlığa layık bir kitaptır. İçinde kötü ruhların hikâyesi olan bir romandır. Çok ender bulunacak bir kitaptır. Çünkü başka nüshası yoktur. Bir manyak bu yazara ait bütün kitapları arayıp bulup yakmaktadır. Başlangıçta tıpkı romandaki gibi bir kötü ruh, bir şeytan sanrısı veren bu karakterin kitabın son sayfalarında gerçek bir şahıs olduğu ortaya çıkacaktır. İşin gizem kısmı buradadır. Hiç tahmin edilemeyecek bir karakter çıkması da gizemin sürpriz çözümüdür.

Roman baştan sona bu çocuğun, Daniel’in hikâyesi ile meçhul yazarın hikâyesinin anlatısıdır. Böylece iki zamanlı bir roman okumuş oluruz. Bugün ve geçmiş zaman. Geçmiş zamana ait bölümler çocuğun araştırması sonucu karşılaştığı karakterlerin anlattıklarıdır. O bölümler italik yazılarak ayrıca dikkat çekilmiş. Adeta dizilerdeki hatıralara dair sisler arasında veya siyah beyaz görüntülere benzer. Yazar senaryo yazdığı için bu konudaki becerisi şaşırtıcı değildir.

Roman birçok karakterin arzı endam ettiği bir lunapark gibidir. Unutulmuş kitaplar mezarlığının bekçisi, yayınevi sekreteri, eski kitapları para için değil zevk için alıp satan sahaf, onun yeğeni kör kız, sonradan eski bir istihbaratçı olduğu anlaşılan sokakta yaşayan dilenci, acımazsız katil zalim dedektif, eşcinsel saat tamircisi, en yakın arkadaşı, sonradan sevgilisi olan o arkadaşının kız kardeşi ve diğerleri. Çok derin olmayan ama sığ da diyemeyeceğimiz bir kıvamda kişilik analizleri yapılan karakterlerin birbirleriyle ilintileri akış içinde, çoğu zaman beklenmedik bir biçimde ortaya çıkar.

Yazar işin retorik kısmını da ihmal etmeden bu karakterler ağzından dillendirir.

Kelimelerden daha kötü hapishaneler vardır” gibi

“Televizyon Deccal ’in ta kendisidir. İnsanların kendi başlarına hiçbir şeye beceremeyeceği insanlığın mağaralara orta çağ barbarlığına ve sümüklüböceklerin buzul çağında geride bıraktığı geri zekalılık seviyesine geri döneceği günlerin gelmesine üç bilemedin dört kuşak kaldı. Bu dünya gazetelerin yazdığı gibi bir atom bombasıyla değil gülmekten, banallikten, her şeyi şakaya hem de kötü bir şakaya dönüştürmek yüzünden ölecek” gibi.

“Baba oğul ilişkisinin temeli binlerce beyaz yalana dayanır. Sihirli krallar, diş perisi, insanın her zaman hak ettiği yere geleceği lafı. Bu da onlardan biri kendinizi suçlu hissetmeyin” gibi.

Yazar, baba-oğul ilişkisini iyi örnekler ve kötü örnekler üzerinden başarılı bir şekilde irdeliyor. Baş kahraman Daniel ve babası ideal bir baba oğul ilişkisine sahiptir. Rüzgârın Gölgesinin kayıp yazarı Julian ise son derecede karmaşık bir baba oğul ilişkisinin kurbanıdır. Satır aralarında Freud etkisi hissediliyor.

Yine satır aralarında, tiyatro terimleri geçer. Hele bir “dramaturgların tekste çatışma araması” şeklindeki metaforik cümlesi var ki âlem, insana demek ki bu iş de evrensel ölçekte imiş dedirtiyor. Hikâye karmaşık bir evreye geçtiğinde “fars” demesi de böyle.

Şehir Barselona olunca kaçınılmaz olarak işin içine mekânlar da karışmış. Mekânların geçmişi üzerinde çok ayrıntılı bölümler var. Yine bazıları çok kötü bir mazinin karanlık izlerini taşır şekilde.

Bu cümbüş kaçsaydı yazık olurdu. Ama “çağdaş bir klasik” paradoksu çözüldü mü?

Hayır!

*