Atilla Gagavuz / Seçmen Ne Dedi?

 “Elinin körü” dedi, ne diyecek? Hiçbir şey demedi, her biri kendine mahsus bir sebeple gitti oyunu verdi, her ne yapıyorsa onu yapmaya döndü.

Çünkü bir şey demek akılla ilgilidir. Oy kullanmak aklı kullanmanın minimize edildiği bir ortamdır. Bütün o alayişler, valayişler, kalabalık mitingler, görseller, müzikler, ajitasyon, çılgınca alkışlar, hep bir ağızdan söylenen sloganlar ve diğer şeyler özünde rasyonelliği minimize etme çabası değil midir? Hatta bu işin kendine mahsus bir bilim olduğu, kitleleri sevk ve idare etmek, onları yönlendirmek ve yönetmek için “propaganda bakanlığı” adında bakanlıklar kurulduğu bilinmeyen bir şey midir?

Askerliğini paraşütçü komanda olarak yapan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk geçmiş zamanlarda. Uçaktan atlamadan önce bağırıp çağırdıklarını, “hey” “hay” “hoy” diye sesler çıkardıklarını söylediğinde “niye öyle yaptırıyorlar ki, paraşütle atlayacak asker tefekküre dalsa, nasıl olsa bu ölümlü hayat, kaderimde varsa olur gibi şeyler düşünse daha iyi olmaz mı?” diye sormuştum safça. “Öyle olsa hiç kimse atlayamaz, çünkü cesaret akılla ilgili bir şey değil” şeklindeydi cevabı.

Yine geçmiş zamanlarda tüccarlığı dünyanın en büyük erdemi zannedip, yaptıklarını hayvanlar aleminden metaforlarla meşrulaştırmaya çalışan birisi de “ticaret karşındaki adamın cebinden parasını almaktır, önce kafasından aklını alamazsan cebinden parasını alamazsın” demişti.

Bu bahsin ucu, insanın nasıl karar verdiği, özgür iradesinin ne ve nice olduğu, akıl ve duygu çaprazında kalan tercihin esasta kime ait olduğu gibi konulara çıkar. Hiç çıkarmadan, bahsi o kadar uzaklara götürmeden, o kadar derinlere dalmadan bir yalan üzerinden kendini gerçekleştirmenin gülünçlüğüyle sınırlı kalalım.

Uçaktan aşağıya atmak, cebinden parasını almak veya elinden oyunu almak artık amaç her ne ise işin olmazsa olmazı adamın aklını almak olduğunu herkes bilir. Bu bir demokrasi eleştirisi de değil. Aklı elinden alınmış bütün davranışları içgüdüsel veya uyarılmış duygusal tepkiler veren kitlenin tercihi ne kadar sağlıklı olabilir, gibisinden ucu aristokrasiye hatta kast sistemine kadar gidecek sözler söylemenin de ne manası var ne de rasyonel bir faydaya hizmet etme ihtimali. Sonuçta demokrasi insanoğlunun şu ana kadar bulduğu en iyi sistemdir, deniyor ya… Herkes eşit şartlarda bu yarışa girdikten sonra yarışı kaybedenlerin işi sistem eleştirisine dökmesi de gülünçtür.

Oyun kurallarına göre oynanıyor. “Ey Seçmen! Sen aslansın, sen kaplansın, sen hata yapma ihtimali olmayansın, oyunu bana ver, bana seni yönetme hakkını ver, bak ben sana neler vereceğim, yollar yapacağım, maaşına zam, tükettiğin kamu malına indirim yapacağım” diyor politikacılar. İnsanlar da belirli periyotlarla gidip “tercihim şudur” beyanında bulunuyor. Bu beyanlar sayılıyor, en çok tercih alan kazanmış oluyor. İşlem bu kadar basit. Artık buna derin anlamlar, aksi düşünülemeyecek paradigmalar yüklemenin ne anlamı var?

“Milli irade tecelli etti” Yalan…

“Seçmenin tercihine saygılıyız” Yalan…

“Bu demokrasinin zaferidir” Yalan…

Hiçbir şey tecelli etmedi, kimse de kendine “çektir git” diyen adama saygı duymak zorunda değil.

Bunlardan maada gelir geçimini bu işlerden temin eden güruhun söyledikleri yalandan fazlası.

Son derecede sinir bozucu.

Çünkü onlar yalanı yalan olsun diye söylemiyor. Onlar önce kendilerini inandırdıkları irrasyonel verileri bilimsel sonuçlar gibi takdim edip onun üzerinden para veya itibar -aslında her ikisi de aynı kapıya çıkıyor- elde etmenin peşindeler.

“Seçmen ne dedi?”

“Seçmen kime ne mesaj verdi?”

“Bu sonuçlardan çıkarılması gereken dersler nelerdir?”

“Şunlar ve şunlar yapılmasaydı bu sonuç çıkar mıydı?”

“Seçim sürecini yöneten başarılı strateji hangisiydi?”

Sivaslı’nın dinlediği milletvekilinin söylediklerini köyde naklederken düştüğü çaresizlik gibi.

Dedi ha dedi.

Nasıl bir anaforsa bu, her bireyi içine çekip kitlenin önemsiz ve değersiz küçük bir parçası hâline getiriyor.

Bu boş, anlamsız, hiçbir gerçek değeri olmayan, kuru gürültüye kapılıp gidiyoruz.

Kulağımızdan yoruluyoruz.

İçinde hiçbir boş söz olmayan “Sadece selam” denilen o uzak yeri özlüyoruz. 

*