Coşkun Yüksel / Reel Politik İnsanın Çanına Ot Tıkar

– “Ama benim görevim değil ki” diye kısık sesli bir itiraz cümlesi daha bitmeden sert, kaba, buyurgan bir şekilde sözü kesilmişti.

– “Ne demek görevim değil ki, burada hepimiz verilen her görevi yapmakla mükellefiz, Sermet Bey! Başkanlık talimatı bu! Hemen kolları sıvayın, aman bir aksamaya meydan vermeyelim, yoksa hepimizin başı ağrır”

Sermet Bey, kapıdan çıkarken omuzları biraz daha çökmüş, genel görüntüsündeki perişanlık biraz daha artmış gibiydi. Asansörden çıkarken, merdivenlerden inerken, ana giriş kapısının turnikesinden geçerken hep aynı dalgınlık, hep aynı hayattan kopmuş hâli üzerindeydi. Minibüste arkalarda bir yer buldu. Adeta saklanır gibi koltuğun içinde büzüştü kaldı. Elinden hiç bırakmadığı iyice yıpranmış ucuz evrak çantasından birkaç kâğıt çıkarıp bir şeyler karalamaya başladı.

Kendi içine kaçtığı zamanlar bunu hep yapardı.

Dışardan bakanlar ciddi ve önemli bir şeyler yapıyor, bir evrakı inceliyor veya önemli bir evrak hazırlıyor zannederdi. Oysa o kendi kişisel tarihinin soğuk ve karanlık yollarında serserice gezintiye çıkmış olurdu. Şimdiki zamandan kaçıp geçmiş zaman içinde kaybolmak arzusuydu.

İş yerinden epeyce uzak evinin olduğu sahil kasabasına giden yolun en güzel tarafı buydu. Ne deniz ne ağaçlar ne insanların aptalca telaşı, öfkesi, gevezeliği, yüksek sesle konuşmaları umurunda olmazdı. Kendi içinde kaybolup gitmiş olurdu.

Kâğıda karaladığı şeylere baktı. İçgüdüsel olarak 1, 4, 0, 2 rakamlarını serpiştirmişti kâğıdın her tarafına. Bazıları büyük, bazıları küçük, düz, eğik, majüskül, kalın, ince rakamlar. Hayatının dönüm noktası. Freni patlamış bir kamyonun yokuş aşağı hızla inmesi gibi hayatının kontrolünü kaybettiği anı ifade eden rakam.

1402

Sermet Bey için bu milat gibi bir şeydi. 1402’den önce, 1402’den sonra diye bölüyordu çoğu zaman hayatını.

Hayat denilen sırlı süreci çözümlemek içinden bir çıkarım yapmayı engellemek gibi de bir işlevi vardı.

Çocukluk yılları çok mutlu geçmişti. Sahil kasabasında keresteci Hacı Babasının gölgesinde çok az çocuğa nasip olacak imkânlarla yaşamıştı. Maddi sıkıntıları yoktu. Arkadaş grubu çok sağlamdı. Hepsi ayni kafada dört beş arkadaş idiler. Paylaşmayı öğrenmişti. Zorlukları beraberce aşmayı. İşbirliğini. Top oynuyorlardı deli gibi. Beşiktaşlı Yusuf olmak hayalinde de ortaklardı. Deli gibi yüzüyorlardı. Denizden nadiren çıkarlardı. Deniz temizdi o yıllarda. Onların iç dünyaları, duyguları, hayalleri gibiydi. Çocukluk anılarının içinden en iyi arkadaşı çıkıp geldi. Adaşlardı.

O ünlü bir şarkıcı olmuştu. Şarkıcıların şarkılarına klip çeker gibi film çekildiği yıllarda birçok filmde oynayıp şöhretine şöhret katmıştı. Sonra kendisi gibi ünlü başrol arkadaşıyla evlendi. Evliliği haftalarca magazin basınına konu oldu. Sonra ne olduysa adam kendini dine verdi. Hani öyle piyasadan çekilip kendini unutturan, uzlette yaşayanlar gibi değildi dine verişi. Müziğe devam ediyordu, ilahi söylüyordu. Farklı çevrelerde sanatını da şöhretini sürdürüyordu. Bir gazeteye verdiği röportajda adından bahsetmişti. Sanki çocukluktaki duyguları devam ediyor gibi gelmiş çok mutlu olmuştu. Bir gün karşılaştılar. Sanki oturup eski günleri yad edecekler, anılarını tazeleyecekler gibi başlamıştı sohbetleri. Onun üzerindeki alçakgönüllü örtüsünün altına gizlenmiş kibrini gördü. Dinden bahsediyordu. Kendisinin nasıl hidayete erdiğini anlatıyordu.

– “Adam bütün geçmişini silmekle övünüyor, bizim ortak çocukluk anılarımızın lafı mı olur artık” dedi kendi kendine. Çok kısa süren sohbetlerinden ayrılıp kendi iç dünyasına geri döndüğünde bir kirlenmişlik duygusu içindeydi.

Fatsa’da ki öğretmenlik yılları da çocukluğu gibi güzel yıllardı. Terzi Fikri diye bir belediye başkanı vardı. İlçede sosyalist belediyeciliğin ilk örneğini göstermeye çalışıyordu. O sol kampın devrimcilerin önemli adamlarından biriydi. Örgüt toplantılarında sözü dinlenir alınacak kararlarda onun görüşü etkili olurdu. Devrime az kaldığına bütün gönülleriyle inanıyorlardı. Her çatışmada, her polis baskınında, her savcı baskısında, her sağcı hücumunda çoğu gitti azı kaldı diyerek dirençlerini keskinleştiriyorlardı.

Ama yanılıyorlardı.

1980 yılında Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren ve dört kuvvet komutanı darbe yapıp devlet yönetimine el koydu. Sağcıları da solcuları da toplamaya başlamışlardı. Örgütlerin hiçbiri kayda değer bir direnç gösteremiyordu. Hapishanelerde kadrolu işkencecilerin sağcı olanları solculara, solcu olanları sağcılara sistematik bir şekilde işkence yapıyorlardı. Onurlarını yok ederek dirençlerini kırmaya çalışıyorlardı. İdam cezaları kolaylıkla verilip kolaylıkla uygulanıyordu. Yaşı tutmuyorsa idam mahkumunun mahkeme kararıyla yaşını büyütüp asıyorlardı. Hem de bir sağdan bir soldan diyecek kadar pervasızlardı. Hukuk zaten askıya alındığından hak aramaya hiç kimsenin cüret etmesi beklenemezdi.

Aradan bir yıl geçmeden hapse atacak suç bulunamayan devlet memurları, çoğunluğu öğretmenlerdi, 1402 sayılı Milli Güvenlik Kurulu Kararı ile işten atılmaya başladı.

Sermet Bey o fırtınaya yakalandı.

İşten atıldı. Bütün sosyal hakları elinden alındı. Çaresiz pek de anlaşamadığı, annesinin şefkatiyle kendine yer bulduğu babasının yanına döndü. Babası keresteci dükkanında yanına aldı. Ticaret hiç bilmediği hiç yapamayacağı bir şeydi. Babası öldükten sonra iflas etti. Keresteci dükkanının kapısına kilit vurduğunda yüzlerce alacağının kayıtlı olduğu defteri kaldırıp çöpe attı.

Çektiği maddi sıkıntıdan daha çok iç dünyasındaki yıkıntı onu bir insan enkazına çevirmişti. Yaşlı annesiyle bir başlarına kalmıştı. Zor günler geçiriyordu. Evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak, düzenli bir işi, düzenli bir hayatı olmak gibi beklentilerin hepsinden yoksundu. Bunlar da çok umurunda değildi. İç hesaplaşması hepsinden baskındı. İnandığı değerler, güvendiği kaleler, kendini gerçekleştirdiği idealler birer birer yıkılmıştı. Çelimsiz, acınası bir zayıflık, hatta çok hasta izlenimi veren arıklık, dökülmüş saçlarından geri kalan kafasındaki üç beş tel, ön dişleri dökülmüş ağzı, özensiz kıyafetleri olduğundan yirmi yaş daha yaşlı gösteriyordu.

Birileri araya girmiş, belediyeye işçi olarak girmesini sağlamıştı. İlk duyduğunda acı bir gülümseme geçmişti dudaklarından.

Belediyede işçi ha! Ne yapacağım, hangi işi verecekler ki bana demişti.

Belediye başkanı akıllı bir adamdı. Birkaç cümle konuştuktan sonra herhangi biri olmadığını anlamıştı.

– “Sermet Bey” dedi. Koskoca başkan “Bey” diye hitap ediyordu. Olacak iş değildi.

– “Bizim buradaki işler, sizin eğitiminize, birikiminize pek karşılık gelmiyor. Şimdilik konservatuara verelim, orada eğitim veriyoruz. Organizasyonda uygun bir pozisyon olabilir. Siz de bir bakarasınız”

Konservatuar. Müzik eğitimi. Sanat. Kültür. Entelektüel çevre. Keman. Piyano. Nefesli Enstrümanlar. Bale. Koro. Daha ne olsun, bu belki beni hayata döndürür diye düşünürdü. Ama yine de yılların getirdiği yıkılmışlık sevinmesine, beklentisi gibi hayata kaldığı yerden devam etmesine engel oluyordu. İçindeki tedirginliği besledi büyüttü durdu. Bir taraftan işine baktı. Öğrencilerin yetenek sınavları, yetkili kişilerin yapılan yetenek sınavlarında çocuklarına ayrıcalık istemek için üstünde kurduğu baskı, müzik hocalarının sağlanması, görev dağılımının yapılması, ders saatleri, sınıflar ve benzeri iş ve işlemler onu meşgul ediyordu. Kafasının içinde benliğini kemirip duran umutsuzluk kemirgeninin sızısı kendini işine kaptırdığı zamanlarda hafifler gibi oluyordu. Her güçsüz adamın sorunları ve engelleri zekasıyla aşabileceğine dair özgüveni de işe yarıyordu. Çoğu sorunu bu yöntemle çözmeyi başarmıştı.

Çok çaresiz kaldığında dört elle o sürekli tekrar ettiği söylemine sarılıyordu.

“Reel politik insanın çanına ot tıkar”

Bu biraz da onun kendini gerçekleştirdiği kuramlar dünyası ile gerçek dünya arasında sıkışıp kaldığı zamanlarda ağrı kesici gibiydi.

Ama hayatın dört bir bucağı reel politik tuzaklarla doluydu. Kuramlar ise sadece kafasının içindeydi. Ufak tefek darbeleri atlattı. Rusya’da eğitim görmüş genç piyano hocasının işe alınmasından ders günlerinde evinde misafir etmesine kadar koruyup kolladıktan sonra şişkin egosunun, gençlik hoyratlığının biraz da kafadan kontak oluşunun sevkiyle yapıp ettikleri içindeki istinat duvarlarının birinin daha çökmesine neden olmuştu. Durum “reel politik insanın çanına ot tıkar” cümlesiyle geçiştirilecek gibi değildi. Konservatuar yönetmek dışardan entelektüel çevrede düşün ve duygu insanlarıyla beraber olmak hiç değilse kereste tüccarının müşterilerinden daha farklı insanlarla muhatap olmaktan kurtaracak gibi görünmüştü. Oysa gerçek öyle değildi. Kaprisler, egoizm, küçücük çıkarlar uğruna söylenen yalanlar, verilen sözlerden dönmeler, her ithamda itham edenin safında yer almalar çanına ot tıkıyordu.

O enkaz hâliyle bütün bunlara direniyor, hiçbir şey yokmuş gibi günlük yaşantısına devam ediyordu. En ağır darbe bugün geldi. Bir üst amiri çağırmış yaz festivalinde düzenlenecek konserler için onun görevli olduğunu söylemişti. Aslında iyi ve anlayışlı biri gibi görünmüştü baştan. Ama ilk çatışmada o da farklı bir kimliğe bürünmüştü. Üstüne üstlük “başkanlık talimatı böyle” diyerek bir de tehdit etmişti. Fakat onun tavırlarından daha çok son derecede cıvık, soytarılık yaparak, fıkralar anlatıp çevresini güldürerek kendini gerçekleştiren yan dairenin müdürü, “Abi senin orayı bölelim, yarısı konser olsun diğer yarısı vatuar olsun” demesi canını yakmıştı.

Şimdi lümpenlere bedava konser düzenlemek, ayak takımını eğlendirecek etkinlik düzenlemenin aşağılayıcı sorumluluğunu üstlenmişti. Bunu zekasıyla aşmalıydı. Uykusuz geçen geceden sonra bir çözüm ürettiğine inanarak amirin karşısına geçti.

– “Kültür bakanlığının bir yazısı vardı. Belediyelerin düzenlediği festivallere ücretsiz sanatçı gönderileceğine dair. Bir yazışma yapalım, belki bütçeye dokunmadan bu sorunu aşabiliriz” dedi.

Yazışma olumlu sonuç verdi. Devlet sanatçısı unvanı verilip devletten maaş alanların listesi çıkarılmış, bari kamuda işe yarasınlar diyerek belediyelere gönderilmelerini sağlayan yeni bir düzenleme yapılmıştı. İçlerinden şöhreti orta derecede televizyon ekranlarında aşağılık Show programları yapan birini gönderdiler. Kadın çıkıp geldi. Bir taraftan rahatı bozulmuştu. Diğer taraftan göreceği alakayı gerçek değeri zannetmek gibi bir aptallığa duçar idi. Sermet Beyi karşısında görünce adeta çıldırdı.

Kendisini karşılamaya bu insan müsveddesi mi gelecekti? Hani Belediye Başkanı Vali neredeydi? Misafir edileceği otel beşinci sınıf bir pansiyondan farksızdı. Sanata ve sanatçıya böyle mi değer verilirdi? Bu şartlarda konsere falan çıkmayacaktı. Hemen Ankara’ya geri dönüyordu. Kadın içinde sakladığı müptezel mahalle karısı kimliğini serbest bırakmış, uluorta meydana döküvermişti.

İşte dedi Sermet Bey, reel politik insanın çanına ot tıkıyor.

Duruma amiri de sinirlenmişti. Önce “defolup gitsin, biz de konser iptal deriz olur biter” dedi. Ama bu söylediğinin olmayacağını olamayacağını ikisi de biliyordu. Araya hâlinde tavrında eski kulağı kesiklerden olduğu izlenimi veren bir genel müdür;

– “Yahu Sermet Bey! Kadın seni beğenmediğinden öyle yapmıştır. Ben gideyim şunun yanına bak nasıl ikna edip çıkarıyorum konsere” dedi.

Geri geldiğinde;

– “İş tamam dedi, Valiye veya Belediye Başkanına gerek kalmadı, benim teklifimi kabul etti” diyerek “Nasıl” sorusunun sorulmasını bekledi. Hiç kimse o soruyu sormayınca da kendi kendine cevabını verdi.  “Tabi cazibemi kullandım”

Konser beklendiği gibi katılımı çok yüksek bir etkinlikti. Başkan sahneye çıkıp bir demet çiçek verdi. Fotoğraf makineleri, kameralar fazla mesai yaparaktan hiçbir kareyi atlamadılar. Kadının tombul kollarından aşağıya terleri akıyordu. Sonuna kadar açılmış ses cihazları bangır bangır bağırıyordu. Orta sınıfın bütün zevkleri rezil kitlesi tempo tutuyordu.

“Hatice’m saçlarını dalga, dalga taratmış”

Kalabalık tempo tutuyordu.

“Yar saçların lüle, lüle”

Güruh tempo tutuyordu.

“Güz gülleri gibiyiz”

Haydi hep beraber…

Sermet Bey, sıkıyönetimde tutukluyken gördüğü işkenceden sonra hiç ağlamamıştı. Hâkim olamadığı gözyaşlarını fark ettiğinde içindeki son istinat duvarının da çöktüğünü anladı.

– “Reel politik insanın çanına ot tıkar” diye mırıldandı, kendi kendine.

*