M. Cahid Hocaoğlu / Rabia Hatun Meselesi

Vedat Nedim Tör’ün sahibi olduğu, neşriyat müdürlüğünü Şevket Rado’nun yaptığı aylık Aile mecmuasının 1948 tarihli 6.ncı sayısından itibaren Rabia Hatun imzalı rubailer yayınlanmaya başlar. Şiirleri eski bir dergide bulduğunu söyleyen Tarihçi İsmail Hamid Danişmend göndermiştir. Bu şiirler 1930’lu yıllardan beri çeşitli dergilerde, antolojilerde ve okul kitaplarında yayınlanmış; ilgi görmüş, dillerde dolaşmaktadır. İsmail Hami gibi meşhur bir Osmanlı tarihçisinin bulduğu, Rıza Tevfik, Doç. Dr. Abdülkadir Karahan, Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç, İsmail Habib, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı gibi dönemin önemli yazar ve şairlerinin beğendiği ve övgüyle bahsettiği, bazıları bestelenmiş olan bu şiirlerin etrafında bir hayran kitlesi vardır ve bu bakımdan bir mesele yoktur.

Bir kâsedir alav dolu gönlüm, yanâ yanâ
Men tâ senün yanunda dahî hasretem sanâ!
Yaşlar dökende söndüremez âteşîmi sû:
Sunsan elünle kaanumu içsem kanâ kanâ!

Mesele, çok geçmeden Rabia Hatunun kimliğini merak edilmeye başlamasıyla baş verir. Haliyle bu sorunun cevabını, şiirleri dergiye gönderen İ. H. Danişmend verecektir; o da beklenen cevabı vermekte gecikmez: Rabia Hatun 13. Yüzyılda yaşamış Azeri bir şairdir. Bu cevap yadırganmaz, çünkü şiirlerin dili Azeri Türkçesi gibi görünmektedir.

Pâyin sedâsı gelse de sen hiç gelmesen
Men dinlesem kıyâmete dek vuslat istemem
Bulsam izinle semtini ol semte irmesem
Aşsam zamanı hasretin encamı gelmeden

Ancak Azerbaycan’da böyle bir şairin de, bu şiirlerin de olmadığının ortaya çıkması fazla uzun sürmez.

Bunun üzerine İ. H. Danişmend, şiirlerin aslında eşi Nazan Hanım tarafından yazıldığını beyan eder. Ama edebiyat çevreleri bunu da kabul etmez, Nazan hanımın da bu şiirleri yazmış olamayacağı yüksek sesle dile getirilir.

Asıl mesele ise Nihad Sami Banarlı’nın meşhur “Resimli Türk Edebiyatı Tarihi” ansiklopedisinde 13.ncü yüzyıla ait fasikülü neşredilince alevlenir.

Nihayet benim ‘Resimli Türk Edebiyatı Tarihi’ isimli eserim intişara başlayıp da sıra, 13 üncü asrı ihtiva eden fasiküle gelince birçok okuyucularımdan, bu kitapta niçin bir Rabia Hatun bulunmadığını soran mektuplar almaya başladım. Aynı tarihte, kitabımı neşreden Yedigün müessesi sahibi Sedat Simavi’ye, bizzat müellifi tarafından ‘Erzurumlu Bilginler’ isimli bir kitap ve mektup gönderildi. Baktım ki bu kitapta Râbia Hatun hakiki bir on üçüncü asır şairi (!) sıfatiyle kat’i bir yer almış… Hayatı, türbesi, müşaareleri hakkında malûmat veriliyor. Hatta kitapta Rabia Hatun’a izafe edilen bir de resim var… Mektupta da bu hâtunun edebiyat tarihine alınmayışından teessürle bahsolunuyor. O zaman, hâdisenin kesbettiği ehemmiyet, beni bir defa daha utandırdı. Görmüştüm ki edebiyat tarihimiz ve bazı iyi niyetli münevverlerimiz ellerine verilen şiirlerin hiç bir ilmî delil göstermeden neşredilmeleri yüzünden şaşırtılmıştır

Bu durum üzerine araştırmalarını derinleştiren Banarlı, mühim neticelere ulaşır; Hürriyet gazetesinde neşrolunan “Hâdisenin İçyüzü” başlıklı makalesinde şu noktalara temas eder:

Şiirlere gönül gözüyle değil de ilim gözüyle bakmaya yöneldiğim… zaman iş değişti. Kıtaların hem zayıf taraflarını görmeğe hem de bunların eski çağlarda yazılmış olamayacağını sezmeye başladım…

Ve muhtelif tarih ve mahallerde neşrolunan makalelerinde şu tesbitlerde bulunur:

a) Hasan Basri Erk’in Erzurumlu Bilginler adlı kitabındaki tutarsızlıklar:

  1. Hasan Basri Erk Erzurumlu Bilginler adlı eserinde Şeyh Hasan Basri ile Rabia Sultan’ın birbirine yazdıkları tasavvufî aşk şiirlerinin (müşaarelerin) halk arasında söylenip durduğundan bahsetmektedir. Fakat bu muşaareler örneklendirilmemiştir. Eğer halk arasında dolaşan bu mısralar esere alınsaydı “Erzurum halkının yedi asırdan beri dillerde sakladığı iddia olunan bu söyleyişler, asırların uğrattığı çeşitli değişiklikleriyle ilim âlemine tanıtılmış olurdu.
  2. Erzurumlu Bilginler adlı eserin müellifi eserinde Rabia Hatun’a ait olarak yeni veya farklı hiçbir mısra veya şiir sunmamıştır. Onun örnek olarak sunduğu bütün şiirler 1930’larda halka sunulan şiirlerdir.
    3.Erzurumlu Bilginler adlı eserin müellifinin, bu kadar bilgisizliğine rağmen, Rabia Hatun için “bir divan teşkil edecek kadar da şiir yazdığı muhakkaktır” demesi, “okuyanları hayretten hayrete düşürecek kadar cesaretli bir iddiadır.”
    4.Hasan Basri Erk, Rabia Hatun şiirlerini yanlış terim ve bilgilerle tanıtmıştır. Edebiyat bilgisi yeterli değildir, edebiyat terminolojisine hâkim değildir.
    b) Dil ve Şiir tekniği bakımından:
    1.Türk şiirinde ilk defa Abdülhak Hamid tarafından kullanılan sarma kafiyenin, asırlar önce Selçukî Rabia Hatun tarafından kullanılmış olması ilginçtir.
  3. Rabia Hatun’a atfedilen kıtalardan birinde “mefûlü fâilün mefûlü fâilün” vezni kullanılmıştır. “Türk şiiri tarihinde böyle bir vezin bulunmadığını düşünemeyen kimselerce uydurulduğu âşikâr olan bu kıt’a, lisan bakımından tamamıyla archaique süsü verilmiş, uydurma bir söyleyiştir, Olsandı, olsamdı ; aşsam zamanı” gibi ifadeler yenidir.
  4. “Son bir ihtiyat kaydıyla söyleyeyim ki Türk edebiyatı tarihinde bir Rabia Hatun varsa ve bu kıtaların asıllarını eğer o söylemişse bu şair, ancak on sekizinci asır sonunda veya on dokuzuncu asırda tekke söyleyişinin klâsik kaideleri bir hayli bozduğu çağlarda yetişmiş, romantik ruhlu, yarı ümmî ve mutlaka Tekke çevresine mensup bir kadın şair olabilir. Ve onun aslında da bozuk bir söyleyişle terennüm ettiği bu kıt’alar sonradan bir başka cahilin elinde – belki de düzeltiyorum zannıyla – bu hale konulmuş olabilir.
    Banarlı bu noktada “yazılı bir metin bulunursa daha kesin değerlendirmeler yapılabileceği kanaatinde olduğunu da görüşlerine ekler ( böyle bir yazılı belge asla ortaya çıkmaz).
    4.Rabia Hatun şiirlerini yayımlayanlar, ellerindeki yazmayı veya fotoğrafını halka sunmalıdırlar. Aksi takdirde şüphelerimizi bir hakikat saymak ve bu hadiseyi uydurulmuş bir hadise gibi karşılamak yolunda kendimizi haklı bulmakta mazuruz.
  5. Rabia Hatun imzası ila neşrolunan şiirler kaide cahili bir şairin eseridir. Eski edebiyatımızda bu derece kaide cahili bir şair bulunamazdı
  6. Artık açıkça söylemeliyim ki Türk Edebiyatında Rabia Hatun isminde bir şair yoktur. Aile Mecmuasında Rabia Hatun imzasıyla neşredilen şiirler ise 20.nci yüzyıldan önce söylenmiş olamaz.
    c) Şiirleri sunan İsmail Hami hakkında:
  7. Esasen bu şiirlerin bir zamanlar Sultan Osman’ın Rumluğu efsanesini de münakaşa eden ve bir lise talebesi tarafından hezimete uğratılan İsmail Hami Danişmend tarafından ortaya atıldığı artık duyulmuş olduğundan, şiirler hakkındaki şüphem büsbütün arttı.
    Not: Necip Fazıl, Bâbıâli adlı eserinde İsmail Hami’yi şöyle tasvir eder: “Kendini gelmiş ve gelecek en büyük tarihçi, mütefekkir bilirdi. Hatta tarihin sabit zaman ölçülerini bile alt üst etmeye kalkar, Osmanlı Hanedanının kökü Rumlardan gelme diye iddia ettiği bile olur; kendi soyu olarak Danişmend’lerin en büyük ve en su katılmamış Anadolu prensleri olduğuna iddia etmekte beis görmezdi”
  8. Öteden beridir gazete ve mecmua sütunlarında Türkoloji’ye ait bir takım makaleler neşreden eski bir yazar (İsmail Hami Danişmend), edebiyatımıza ‘Bunlar yüzyıllarca evvel yaşamış, Rabia Hatun isimli bir kadın şairimize aittir.’ iddiasıyla birkaç yeni ve uydurma şiir tanıtıyor. Muharrir bu şiirlerde kullanılan dilin, vezin ve kafiyelerin bizim eski edebiyatımızda mevcut olmadığını düşünemeyecek kadar eski şiirimizin yabancısıdır.
  9. Bu muharrir, bundan 36 sene evvel “Resimli Kitap”da aynı vezinle, aynı kafiye bilgisizlikleri, aynı üslup ve hata, aynı çapraşık ifade ile neşredilen İsmail Hami imzalı şiirlerle bu kıtalar arasındaki benzerliğin bir gün gelip de fark edilebileceğini bir an için olsun düşünmemiş midir?
  10. Danişmend’in sahteyi savunurken yaptığı ifade ve mantık hataları da Banarlı’nın gözünden kaçmaz: “İsmail Hami, bu şiirlerin ‘eskilerin manzum, mensur hoşlarına giden eserleri yazıp ciltlettirdikleri bir mecmuanın ‘boş sayfalarından birine’ yazılı olduğunu söylerken, “Madem ki mecmuanın o sayfasında bu kadar şiir yazılıydı, o hâlde bu sayfaya nasıl olur da hâlâ boş sayfa denilebilir?’ diye bir sualle karşılaşacağını aklına bile getirmedi ve bir zamanlar boş olan bu sayfanın nasıl sonradan doldurulduğunu fakat eski boşluğunun da hâlâ nasıl unutulamadığını bir çırpıda söylemiş oldu?… Bu âlim zat bize “Rabia Hatun efsanesine ait kendi elindeki defterin şu meşhur boş sayfasını göstermek cesaretinde bulunsa çok daha iyi ederdi
    5.“Hârikulâdelikle vasf edilen bu şiirler, nasıl olmuş da yüzyıllarca bir sır gibi kalabilmiş ve sonra İsmail Hami’nin elindeki defterin boş sayfasına yazılı vermiş?”
    Şiirlerin neşrolunduğu mecmua ve aynı çizgide yer alanlar ise Banarlı’ya karşı çıkarken onun şöhret düşkünü bir cahil olduğunu, bilimsel ve demagojik yazılarla ispat etmeye çalışırlar. Aile Dergisi’nden Şevket Rado, Akşam gazetesinde yayınladığı bir yazıda, aldatıldığını düşünen okuyucuları, yeni yalanlarla teskin etmeye çalışır. Banarlı’nın aşağılandığı bu yazıda, İsmail Hami’nin Rabia Hatun şiirlerini bulduğunu, kendilerinin de bu şiirleri iftiharla millete sunduklarını, bunun eleştirilecek bir yanının olmadığını söyler: “‘Rabia Hatun Efsanesini bir ‘Rabia Hatun Vakası’ haline getirmek istediği sezilen B. Banarlı’nın yazısını okuyunca ‘Eyvah! Başımıza bir kadın yüzünden neler gelmiş’ diyerek Rabia Hatun’un şiirlerini bulmak gibi vahîm bir suçu işleyen ve onları “Aile” dergisine verip bizi de suçuna iştirak ettiren değerli dostum İsmail Hâmi Danişmend… gibi ifadeler kullanır.
    Son safhada ise Danişmend bir açıklama ile beraber “Rabia Hatun Şiirleri” ismiyle neşrettiği kitapta bu şiirleri kendisinin yazdığını itiraf eder.

Cânân içinde yoksa eğer, cennet istemem!
Dûzahta varsa vuslat eğer, rahmet istemem.
Yârin hayâli müşfik ise kalb-i yârdan,
Âlemde bir dakika dahi vuslat istemem.

Olsandı sen sema olsandı sen heva
Alsamdı men seni dem dem nefes nefes
Olsandı sen zaman olsamdı men mekan
Eflaki dolduran bir aşk olurdu bes!
Ne garip tecellidir ki, aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçtiği halde hâlâ bu sahtekârlığa inananlar bulunmakta, hazırladıkları antoloji ve benzeri kitaplarda bu şiirler birer harika gibi sunulmaktadır. Hem de yazanın Rabia Hatun olduğu, belirtilmekte, yanına parantez içinde “Nazan Danişmend” ismi ve çoğunda, olup bitenden hiç bir haberi ve bilgisi olmayan bu hanım efendinin (muhtemelen elde mevcut tek) resmi eklenmektedir.