Editörden / Ruh Azığı


Ahenk Dergisi 60. Sayısı ile huzurlarınızda.
Yirmi bir yılda atmış sayı yayınlanma dışardan bir bakış açısıyla küçümsenebilir. İçerden bakış açısı ise bunun tam aksi olacaktır. “Ah! Kardeşim neler çektik, neler… Hangi zorlukları aştık ne emekler verdik ne kadar hayal kırıklığı yaşadık, nice övgüler aldık” cinsinden değerlendirmeler de malum hep olageldiği gibi enfüsi olmanın tuzağı olacak.
Abartmamak lazım. Tevazuu da abartmamak lazım. İftihar ile tevazu arasındaki hassas dengeyi kurabilirsek adalet tecelli etmiş olur.
Bu denge adına şunu söylemeye müsaade olursa; Hazreti İbrahim’in yakılacağı ateşe ağzıyla su taşıyan karınca olmanın erdeminin gayreti içinde olmak yeter de artar. Hazreti İbrahim’i davasından vaz geçirmek için yakılan ateş de o ateşin yakılması emrini veren Nemrut da o ateşe ağzıyla çöp taşıyan karga da geçmiş zamanlar da olup bitmiş tarihi bir vakanın figürleri değil. Hazreti Yunus’u yutan balık, o balığın karanlık, korkunç, çıkış ümidinin olmadığı midesinde nefes almaya devam etmek ve her nefes alışında “bu durum senin hatan değil, sen hatadan ve bütün noksanlıklardan münezzehsin, hata yapan benim, ben nefsine zulmedenlerden oldum” özrünü tekrar etmek de öyle. Hepimizin atıldığı ateşler, hepimize ağzıyla su taşıyan karıncalar, ateşe katkı olsun diye çöp taşıyan kargalar, karanlık ve çıkışı olmayan kuyularda çaresiz kaldığımız anlar olur. Bunlar olup bitmiş tarihi vakalar değildir. Zamanın dönüp duran tekrarını onu düz bir çizgi zannetmenin yanılgısı örter. Bunlar ne tarafta olduğumuzun muhasebesini yapmak, aldığımız her kararın sonuçlarının bilincinde olmak, hangi durumda nasıl davranacağımızın bilgisini sunmak için beyan edilmiş işaret levhalarıdır.
Şimdilerde insan kalitesinin düşüklüğü çok konuşuluyor. Gençlerin, sosyal medyanın yalanlarının içinde kendini var etmeye çalışması konuşuluyor. O yalanları kötü şakalara çevirip her dramın içinden aptalca gülünecek şeyler çıkarması, konuşuluyor. Mahremiyetin ve masumiyetin buharlaştığı, hayvanlara özgü bir dışavurum cinnetinin yaşanması konuşuluyor. Başarının ve gücün hipnozu içinde bütün manevi değerlerin kaybedilişi konuşuluyor. Yalanın, ihanetin, verdiği sözde durmamanın, güven duygusunun tamamen kayboluşunun çürüyüşü nasıl hızlandırdığı konuşuluyor. Bütün bunların bir veba salgını gibi hızla yayılması, bu salgının önüne geçmenin hiçbir şekilde imkânı kalmaması konuşuluyor.
Ama bunların sebepleri veya çözümü hakkında çok az konuşuluyor. Konuşulan şeyler de gerçek sebepten çok uzak düşüyor. Meseleyi sadece teknolojinin iletişim araçlarının gelişmesine bağlamak tam da böyle. Bütün bunlara, kötü müziğin, kötü romanın, kötü şiirin ne derecede sebep olduğu mesela hiç gündeme gelmiyor.
Her değişim ve her yenilik “taze” olduğu için cazip olabilir ama bu insan ruhunun güzelliklere olan ihtiyacını sömürüp endüstriyel meta hâline dönüştürmemeliydi.
Sanat ve edebiyat insanının ruhunun azığıdır, diyor Hazreti Mevlâna.
İnsanın bedeninin azığına hizmet ettiğinde gıda zehirlenmesi çıkıyor ortaya. Bu çürüyüş, bu veba, bu koruyucu hekimlikle, otla çöple önüne geçilemeyecek salgına o zehirlenme yol açıyor.
Arz ettiklerimizin ruhunuza azık olması, sağlık ve esenlik dileklerimizle.