Coşkun Yüksel / Nasip Meselesi

Hava çok sıcaktı.

Deniz bir adım ötedeydi ama sıcak o adımı atmaya bile engeldi.

Denizin girintisi ile oluşmuş küçük koyun etrafındaki üç beş kulübe, önlerine koyulmuş eski püskü masa ve sandalyeler, birkaç sandal, döküntü malzemelerden yapılmış gölgelikler her şey bir sefalet manzarasıydı. Ama sıcak sefaleti de örtmüş, her şeyi ve herkesi eşitlemişti. Akşam üstü serinliği bile yoktu. Sıcak, boğucu bir nem ile birlikte insanın derisinden içeriye giriyor bütün organları işi yavaşlatma eylemine icbar ediyordu.

Turhan Abi çekilmeyecek kadar gevezeydi. Çenesi ne sıcaktan ne çevreden yavaşlamamıştı. Yetmiş yaşlarının dayanılmaz yalnızlığı sıcak falan dinlemiyordu. Dereden tepeden, eskiden yeniden, olmuştan olacaktan mutlaka bir konu buluyordu, konuşuyordu. Sıcağın bezdiren baskısı içinde küçük de olsa bir hayat emaresi olduğu için konuşması dayanılabilir düzeydeydi.

Konuşmaya başlamak için yan masadan çay ikramı ve tanışma faslı yeterli olmuştu.

“Ben Almanya’dayım, hanım çocuklar gelmek istemiyor, ben de atlıyorum arabaya, geze geze memleket havası almaya geliyorum. Bu çekçek yeğenimin, eve otele muhtaç etmiyor sağ olsun”

“Bunlar hep nasip işi biliyorsunuz”

“Hayrola sizin ki ne iş?”

“Pansiyon işleten adam akrabamdır, yahu madem sen bu köydensin yok muydu kalacak bir yer?”

“Anladım sen de benim gibi eyvallah etmeyen cinstensin, neyse iyi olmuş bu sıcakta buradan daha iyi bir yer bulamazdınız zaten”

“Bu da nasip meselesi işte demek ki burada tanışmak varmış nasibimizde”

“Aaaa! Sen bizim Tahsin’in oğlusun demek, rahmetli benim çok iyi arkadaşımdı. Çok maceramız vardır onunla çok”

“Yahu nasibe bak, Allah rahmet eylesin, Tahsin ile biz çok samimi idik”

“Arkadaşın da buradan mı?”

“Yok canım estağfurullah, yancı ne demek, arkadaş arkadaşın her şeyidir”

“Ben seni görmüşümdür, ama çok eskide kaldı o günler, küçük bir çocuktun o zamanlar”

“Bak biz bunun babası Tahsin ile çocukluk arkadaşıydık, aynı köydendik, Tahsin benden önce çıktı köyden, İstanbul’a gitti. Orada vatmanlık yaptı. Sonra İzmit’e taşınmış. Ben de Almanya’ya gittim. Sene 1965 falandı. Tahsin de Almanya’ya yazılmış. Ona da çıkmış. Tatilde memlekete geldim. Almanya’da ilk işim bir araba almak olmuştu. Taunus bir arabam vardı. Onunla gelmiştim. Tahsin ile köyde buluştuk. Almanya’ya beraber gitmeyi kararlaştırdık. Onun şoförlüğü çok iyiydi. Dört bin kilometre yol, kolay değil tabi. Neyse yola çıktık, Düzce’yi geçtikten sonra mola verelim dedik. Yol kenarındaki tesislerden birine girdik. Gecenin ileri bir vaktiydi. Yaz gecesiydi. Masaları sandalyeleri tesisinin dışına dizmişlerdi. Yerleri de sulamışlar, hoş bir serinlik vardı. Bir masaya oturduk. Çay söyledik. Daha çaylar gelmeden hışımla bir adam üstümüze geldi. “Ulan şerefsiz sen ne biçim araba kullanıyorsun?” diyerek yakamı tutmaya çalıştı. Şaşkınlıktan ne yapacağımızı bilemedik. Elinden kurtulup, “dur arkadaş ne yapıyorsun, seni tanımam etmem” falan diye sakinleştirmeye çalıştım. Yok, adamın sakinleşeceği falan yok, kızgın boğa gibi saldırıyor. Bu arada arabasından karısı çıktı, o da sövüp saymaya başladı. Bizim Tahsin çok sinirli bir adamdı. Adamın laftan anlamayacağı kanaatine varmış ki kalktı adama bir kafa attı. Adam yere düştü. Kalkmaya fırsat vermedi. Yer misin yemez misin adamı bir güzel patakladı. Karısı geldi, artık araya mı girmeye çalışıyordu, kocasına yardım olsun diye o da mı kavgaya karışmıştı bilmiyorum. Tahsin bir tokat da kadına attı. Kadın bir savruldu düştü. Neyse araya girdiler. Adamla karısı uzaklaştı. Hala ne olup bittiğini anlayamamışız, şaşkınız. Tam bu sırada bizim araba ile aynı renkte aynı markada bir araba yanaştı. İçinden bir adam indi. Üzerinde benim gömleğin aynısı. Herkes bir adama bir bana bakıyor. Dayağı yiyen bunu görünce hiç durmaksızın onun üzerine yürüdü. Haydi bir kavga bir karmaşa daha. Neyse durum anlaşıldı. Biri diğerini yoldan çıkaracak şekilde sıkıştırmış. Adam beni o zannederek saldırmış”

“Velhasılıkelam dayak bile nasiple yeniyor işte”

*