M. Cahid Hocaoğlu / Nazım – Nesir

“Edebiyat” kelimesi dilimize Tanzimat ile girmiş; ondan önce böyle bir kelimeye ihtiyaç duyulmamış.  Sadece “Nazım” ve “Nesir” varmış.  Bugün nazım için “şiir”, “nesir” içinse “düzyazı” deniyor. Bunda elbette şiirin “eğri” yazı olduğu gibi bir ima yok; bunun sebebi şiirde paragrafların genellikle “mısra” denilen tek satırlardan ibaret olmasına karşılık nesirde paragrafın cümle gruplarından oluşan çok satırlı bir yapı olması olabilir.

Daha da eskiden nesir yerine “inşa” terimi kullanılır, bu işi yapana da “münşi” denirmiş.  Molier’in meşhur eseri “Kibarlık Budalası” nda Mösyö Jurden’in “Demek kırk yıldır farkında olmadan düzyazı konuşuyormuşum” dediği gibi herhangi bir yazıyı yazmak “inşa”, yazan da “münşi” değildir.  Yazı, ancak edebiyat ilmine dâhil olduğunda bu terimlerden bahsedebiliyoruz.

Yakın zamanlarda bu inceliklerin terkedildiği, en azından bilmezden, görmezden gelindiği bir gerçek ise de biz işin doğrusunun peşindeysek, pratik hayatta var olup olmadığına bakmadan olması gerekeni konuşmak zorundayız. Denilebilir ki okur-yazarlık, yazar olmanın yeterlik şartı olmadığı gibi her düz yazı da sanat eseri değildir. Aradaki fark, yeterliğin bir süreç olduğu, ancak zamanla ve eğitimle elde edilebileceği gerçeğini öne alırsak kalite farkıdır.

Konuşma gibi yazının hammaddesinin de dil olması, konuşmayı bilen herkesin yazı da yazabileceği sonucunu getirmektedir. Herhangi bir yazı için bu önyargı doğru olsa da konu edebiyat olunca bu bir yanılgıdır. Bunun farkında olmak ise yazıda kalitenin farkında olmaya bağlıdır.

Elinde her türlü yapı malzemesinin bulunması herkese bina inşa etme imkânı vermediği gibi, dil bilmek, bir dili konuşuyor olmak da iyi bir yazı inşa etmek için kâfi değildir. Nesir için “inşa” teriminin kullanılması da gerekli malzemeyi getirip orta yere dökmek, yığmak değil; işe yarar, muhkem, amaca uygun ve hatta güzel bir bina kurmak anlamına vurgu yapmak içindir.

Edebiyatın nesir ve nazım olarak iki temel biçimden oluşması, konuyu “yalnız sanat amacına hizmet eden eserler” şeklinde sınırlandırmaz. Aksine bu terim iki farklı anlamda daha kullanılmaktadır, birincisi: “güzel olmak kaydıyla her türlü metin” dir. Bu anlamda “sanat amacına hizmet etme” şartı yoktur; bir nutuk, bir hitabe, hatta bir gazete haberi, bir köşe yazısı bile bu anlayışa göre birer edebiyat ürünüdür. Bunun sonucunda “hukuk edebiyatı”, “tıp edebiyatı”, “sanayi ve teknoloji edebiyatı”, “Siyaset Edebiyatı” gibi farklı alanlara hitabeden eserler de edebiyat sayılmaktadır.  

Edebiyatın sonuncu anlamı ise “söz ve yazı sanatının kurallarını öğreten bilim” dir. Bu da Edebiyatı güzellik arayışının ötesinde bilim dalı olduğunu bilmenin doğal sonucudur. Bu bilim dalı hem öğretmeyi hem de değerlendirmeyi kapsamaktadır. Edebiyatı bilmek, en azından tanımak öncelikle Edebiyat Tarihini bilmeye bağlıdır. Edebiyat Derslerinin temeli de budur. Buna göre yazı yazmaya heves edenlerin önce Edebiyatı bilmeleri, tanımaları, bunun için de Edebiyat Tarihini öğrenmeleri gerekmektedir.

*