Mesnevi’den / Karanlıkta Öküzü Zannederek Aslanı Okşayan Köylü

Birisi akşamdan öküzünü ahıra koymuştu

Bir aslan onu yiyip yerine oturmuştu

(510) Köylü gece karanlıkta ahıra gitti

Öküzünü merak etmişti

Aslanın her tarafını eliyle bir güzel okşadı

Karanlıkta yatan aslanı öküzü sanmıştı

Karanlıkta her cisim farklı görünür. Mehtaplı gecelerde çöplüklerin gül bahçeleri gibi görünmesi ondandır. Buna bir de insanın içinde taşıdığı niyet ve amacının algısını bozması ilave edilince ortaya vahim yanılgılar çıkar. Amaç ve niyet çoğu zaman insanı gerçekten uzaklaştırır. İnsan inanmak istediğine inanır, görmek istediğini görür, hoşuna gideni gerçek diye kabul eder, diğer tarafta kalan çıplak gerçekliğe gözlerini yumar da yokmuş gibi davranır. Ama sonuç değişmez. O gerçek orada öylece durmaktadır. Olan insanın kendine olur. Yanılmıştır. Yanılgı içindedir. Bu yanılgısı kişiyi içinden çıkılmaz belalara musibetlere duçar eder. Büyük felaketlerin girdabına atar.

Bu yüzden öncelik gerçek olmalıdır.

Hakikati aramayan yalan ve hayale mahkûm demektir.

Bunun ileri derecesi hayal ile gerçeği birbirinden ayıramamaktır. Vahim bir ruh hastalığıdır. Tedavisi yoktur. Böyleleri zihninde kurduğu hayal dünyasının içinde yaşar. Eylemlerini ve söylemlerini gerçek zannettiği hayallere göre belirler. Överken, söverken, itaat eder ve döverken, baş tacı eder veya öldürürken hep nirengi noktası gerçekten çok uzak olan hayalleridir.

“İnsan dünya hayatında uykuda rüya gören kişi gibidir. Gerçeği ölüm anında görmeye başlar. Ölüm bir nevi uykudan uyanıştır”

Çünkü dünya özünde karanlıktır.

Bu karanlık sebebiyle atmış yıllık ömrüne üç yüz sene dayanacak evler yapmaya çalışır. Bin yıl yetecek servet biriktirmeye adar bütün emeğini ve becerisini. Bu yüzden analar kendi katillerini doğurur. Bundan dolayı sevdikleri, okşadıkları, uğruna her şeyi yapmayı göze aldıkları tarafından akıl almaz acıların içine atılır.

Çünkü karanlıktır.

Çünkü öküzünü yiyen aslanı öküzü zannederek okşamaya yeltenmiştir.

Okşadığı hayvanın öküzü değil de bir aslan olduğunu bilse bu tehlikenin içine atar mı kendini?

Karanlık olmasa, orada yatanın öküzü değil vahşi bir aslan olduğunu zanneder mi? Bilse öküz diye aslanı okşar mı?

Aslan dedi “şimdi olsaydı Ruşen

Korkudan ödün patlar helak olurdun sen

Ey ham adam karanlıktan bu küstahlığın

Elini sürebilir miydin öküzün sanmasaydın”

Ama çıplak gerçeklik oradadır. Aslan durumu bilmektedir. Bu küstahlığa asla cesaret edemeyeceğini, “sen karanlığa dua et, karanlık olmasaydı beni okşamak yerine korkudan yüreğin yarılacaktı, öyle bir korkacaktın ki o korku senin helakine sebep olacaktı” demektedir.

Dünya hayatı koyu bir karanlığın içinde sürmek zorundadır. Yoksa yaşanabilir olmayacaktı. İşte bu bilinç ile gerçeğin peşinde olmak, gerçeği hiçbir şeyle değiştirmemek gerekir. Karanlığı sadece geçici bir süre işe yarayacak, hayatın devrini sağlayacak bir araç olduğunu bilmeli ve fakat gerçekten kopmamalı. Karanlıkta kendine görünen hayalleri gerçek sanmamalı.

Gerçeğin çoğu zaman göreceli olması, her gerçeğin ardında ondan daha büyük bir gerçeklik olduğunun nazarı dikkate alınmaması bu karanlık yüzündendir. Karanlıkta rüzgârın kıpırdattığı bir deve dikeni çanağı, elinde kandil yolda yürüyen beyaz örtülü bir insan gibi görünebilir. Gördüğümüz her bir nesneyi şekline, rengine, kokusuna, hareketine, sayısına göre tarif ederiz. Bu tarif belki gerçektir ama bu tarifin gerçekliği, gerçeğin en üst katmanına göredir. Daha alt katmanda her nesnenin çok küçük görülemeyecek kadar küçük parçacıklardan meydana geldiği gerçeği vardır. Daha alt katmanda o görülemeyecek kadar küçük parçaların bütün nesnelerde aynı denecek kadar birbirine benzediği vardır. Daha alt katmanda o küçük parçaları meydana getiren elektronların, nötronların, protonların olduğu, her nesneyi farklı hale getiren bu iç düzeneğinde ki diziliş farklılığı olduğu gerçeği vardır.

Böylece gerçeğin her katmanın bir şekilde karanlıkta kalarak görünmediğini idrak ederiz.

Karanlığı saplantılarımız, bağımlılıklarımız koyulaştırır. En koyu karanlığımız gerçeği idrak ettiğimizle sınırlı olduğunu zannetmek. Hatta ölümüne onu savunmak, ondan başka bir gerçeklik olmadığının kavgasını vermektir.

Bu insanoğlunun acıklı hikâyelerinin başlangıcıdır.

Kuşatıldığı karanlığın örttüğü gerçeklere ulaşabilmesi için aklını kullanması, muhakeme gücünü keskinleştirmesi gereken insanoğlu ilk yanılgıdan itibaren bir yanılgılar manzumesinin içine yuvarlanıp gitmesi tehlikesi ile baş başadır. İşte imtihan budur.

Karanlığa alışması, karanlıkta gördükleri kadarıyla idare etmesi, gerçek zannettikleriyle yetinmesi, asıl gerçeğe ulaşmak için bir çaba ve gayret içinde olmaması, hatta gerçeğe gözlerini kapamasının diğer adı gaflettir. Gaflet içinde olanlar genellikle kendiyle barışık olmak adına durumlarından memnundur. Bir başka yönüyle gaflet zaten farkında olmamak hâli olduğuna göre gaflet içinde olandan gerçeği aramak gibi bir haslet beklemek abes olacaktır. Gaflet içinde olanların kendi durumlarından rahatsız olmak veya değiştirmek arzusunun tam aksine hâllerine mağrur oluşları işin bir başka boyutudur. Mağrur olmak gurur kelimesinin aldanış kökünden türemiş olması da son derecede calibi dikkattir. Mağrur olana bir de “kör” nitelemesi çok yakışık alan bir hitap şekli çıkarır ortaya.

Hak Teâlâ buyurdu “ey mağrur kör

Adım anıldığında parçalanmıştı Tur

“Levenzelna” hitabı dağ hakkındaydı

O dağ, çatlar, erir, parçalanırdı

Eğer bu kitap dağa inseydi

O dağ parçalanır dağılır idi

Bu beyitte geçen Tur’un parçalanışı meselesi Araf suresi 143. Ayette geçmektedir. Ayeti kerime mealen şöyledir.

“Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de rabbi onunla konuştuğunda o, “Rabbim! Bana görün; sana bakayım” dedi. Rabbi, “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak; eğer o yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince dedi ki: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim”

Bir sonraki beyitte geçen “lev enzelna” ifadesi de yine Kur’an-ı Kerimden bir ayeti kerimeye telmihtir.

Haşr Suresi 21. Ayeti kerimesi mealen şöyledir.

“Şayet biz bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, onu Allah korkusundan titremiş ve paramparça olmuş görürdün. İşte bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz”

Allah’ın görülmesi konusu Kelam İlminin müstakil mevzularından biridir. “Ruyetullah Meselesi” başlığı altında konu incelenmiştir. Alimler bu konuda özetle şöyle söyler;

“Allah’ın zatı insan idrakinin dışındadır. Çünkü her şeyi yaratan o olduğu gibi aklı yaratan da odur. Aklı yaratmaya kadir olan kudretin yaratılmış akılla idraki muhaldir. Bu yüzden onun zatı değil sıfatları -veya esması- tefekkür edilir. Hâliyle onun gözle görülmesi de muhaldir. Ayet-i Kerimede geçen “len” edatının ifade ettiği olumsuzluk ebediyeti kapsar. “Asla göremezsin” demektir”

İşte insanın birinci katman karanlığı burada başlar. Görmek de idrak de tefekkür ve teemmül de akıl ve muhakeme de sınırlıdır. Sonsuz değildir. O halde “mutlak gerçek” bu sınırların dışında kalmaktadır. İnsan ancak yapısal olarak değiştiğinde, bir başka yaratılışla yeniden yaratıldığında mutlak gerçeğe bir adım daha yaklaşmış olabilecektir.

Fakat beyitler, işin bu kısmı ile ilgili değil, işin bu kısmından gafil olmakla ilgilidir. Aklını ve idrakini sınırsız zannetmekle ilgilidir. Aklının ötesinde kalana yok demeyi, yok sayma gafletini anlatmaktadır. Öküzü zannederek aslanı okşayan köylünün karanlığı maddeden öteye geçemeyenlerin karanlığıdır. Bir de kendinden emin oluşu, yanılgısına en küçük bir ihtimal dahi vermemesi “mağrur” ve “kör” sıfatlarını kazandırmaktadır kendisine.

Annenden babandan işittin diye

Anlamana mâni olur düşme gaflete

Senin canın taklitsiz vakıf olabilseydi

Hatif gibi nişanın kalmazdı bir dem

Kulak ver de dinle şu hikâyedeki tehdidi

Anlayacaksın taklitten gelecek afetleri

Araştırarak, nesnelere bakarak, nesnelerden gökyüzüne çevirip gözlerini mikro âlem ile makro âlem arasındaki dengeyi gözlemleyerek, tefekkür ederek, teemmül ederek sonsuz kudreti bulanlar gerçekten iman etmişlerdir. Anne babasından miras kalmış dinini hakikatine erme çabası olmaksızın sadece taklit ederek yaşayanlar bu sınıfa girmezler. Taklit ile tahkik arasındaki uçurum, karanlıkta aslanı öküzü zannederek okşamak gibidir. Taklit belki bundan da tehlikelidir. Çünkü taklit gerçeği idrakten uzaklaştıran, gerçek diye öğretileni tekrar ettiren etkisiyle mutlak gerçekten uzaklaşmanın sebebidir. Bu ise gece karanlığında aslanı okşamak kadar tehlikelidir.

Taklit ederek “Allah” deme.

“Allah” adı anıldığında dağların parçalanacağını unutma!

Söylediğinden gafil olma!

Yaptığını taklitle yapma.

Hakikati aramaktan asla geri durma.

Etrafındaki karanlığın farkında ol ki ışığa ulaşman mümkün olsun.

*