Editörden / İnsanın Karanlığı

İlk yanılgıdan sonra sürgün edildiğimiz, tekrar ana vatana dönüş vizesi için uğraşıp didindiğimiz buraya “darül-fena / yokluk yurdu” isminin verilmesini “yok olup gideceğimiz yer” şeklinde anlamak çok doğru değil gibi geliyor. Biz yok olup gitmeyeceğiz. Keşke yok olsaydık, keşke toprak olsaydık diye temennide bulunma ihtimaline rağmen bu olmayacak. Biz değil bulunduğumuz bu yurt yok olacak, o yüzden “darül-fena” denmiştir denirse bu da pek doğru gibi görünmüyor. Sonuçta burası ebediyetin ilk adımının atılacağı yer, yok olması gerekmiyor. Yokluktan kasıt geçici oluşudur denirse bu kabule şayan olur.

Fakat mutlak gerçeğe ulaşmak açısından bakılırsa burasının gerçekten “darül-fena” olduğu daha çok tebellür eder. Gerçek diye sımsıkı sarıldığımız her şey mutlak gerçeğe kıyasla yok hükmündedir. Asıl olan mutlak gerçekliktir. Burada sadece ulaşamadığımız o mutlak gerçekliğin yansımasıyla temas halindeyiz.

Mutlak gerçekliğe ulaşacak yapısal özellikten mahrumuz. Ancak “yeni bir yaratılışla yeniden yaratıldığımızda” mutlak gerçekliğe bir adım daha yaklaşmış olacağız. Bu mahrumiyete “insanın hazin karanlığı” diyebiliriz.

Mutlak gerçeği arayış edebiyatın, felsefenin daha genel ifadesiyle sanatın ana meselesidir. “Alis harikalar Diyarında” “Güliver’in Maceraları” “Küçük Prens” gibi batı kaynaklı eserler temas halinde olduğumuz gerçekle yetinmeyip daha farklı yolların arayışıdır. “Sanat tabiatı taklit etmez” diyerek şiir ve resim gibi sanatın dışavuruma en müsait alanlarındaki arayışın da sürrealist / gerçek üstü şeklinde tarif edildiği malumdur. Bütün bu çabaları Ogüst Comt’un meşhur üçlemesiyle deneysel bilginin dışında kalan her şeyi metafizik dönem şeklinde yaftalayıp yok saymasına, bir anlamda somut maddenin egemenliğine mahkûm edişine bir tepki olarak değerlendirmek yanlış olmaz.  

Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal isimli eserinde, romanın kahramanı Raci, mihmandarı Aynalı Baba’nın gösterdiği yoldan giderek hayal âleminde hiç ışığın olmadığı, gözleri yerine arpacık soğanına benzer uzuvları bulunan garip yaratıkların bulunduğu bir yerde bulur kendini. Bu ahali ışığı bilmeden, zifiri karanlığın içinde yaşamaktadır. Kendilerine saraylar köşkler mamur şehirler inşa etmişlerdir. Raci’nin bir miktar zeytinyağı bulup cebindeki kibritle yaktığı kandili görünce hepsi ona secde eder. Onun binlerce yıldır bekledikleri bilge olduğunu düşünerek huzurunda ilmi tartışmalara girerler. Âlemin nasıl var olduğuna ne durumda bulunduğuna dair saçma sapan fikirlerle tartışmakta hatta kavga etmektedirler. Varlığın başlangıcı olarak içi tükürükle dolu bir kazandan bahsetmektedirler. İçlerinde aykırı olan bilim insanı peki o kazanın kaç kulpu var diyerek muhaliflerini cahillikle suçlamaktadır. Raci bu âleme döndüğünde Aynalı Baba şöyle der;

“Kıyas-ı fuzelaya ciyadet-i fikr-i ulemaya ne buyurursunuz? İşte hakaik-i eşyaya nispetle insanların ilmi, Tantanın keşfinin naziri bulunuyor. İla-ahir de böyle bulunacaktır. Zira ki insanların gözü hakaiki görmekte arpacık soğanı kıymet ve nispetindedir”

Mutlak gerçeğe nispetle ileri sürülen bütün varsayımlar, bütün öngörüler, bütün bilimsel teoriler işte bu kadar zavallıdır.

Çünkü insan bu geçiş alanında karanlık içindedir. En büyük karanlık ise gerçek kabul ettiği şeyin mutlak gerçeklik olduğunu ileri sürmek, inat etmek ve onun kavgasını vermektir. İdeoloji savaşlarına bakın, insan idrakine giydirilen deli gömlekleri uğruna dökülen kanlar, edilen zulümler, savaşlar, bilimin daha çok insan öldürmeye hizmet edişi ancak bir karanlık içinde yaşayıp da o karanlığın farkında olmamaktan başka ne olabilir.

Bu karanlık bir şiir mısraından bir kılıç kuşanmakla, o anlam kıvılcımının anlık gösterdiği gerçeğe dikkat etmekle bölünebilir ancak.

Ahenk Dergisinin bütün uğraşı o kıvılcımın emrinde olmaktır.

Sağlık ve esenlik dileklerimizle 61. Sayımızı ilginize arz ediyoruz.

*