Kitap / Sefalet / Mehmet Harputlu

Sefalet, 1876 yıllarının İstanbul’unda geçen bir dramın romanıdır.
Hikâye dönemin sosyal ve kültürel yapısına ait bir atmosfer içinde yaşanır. Kahramanları bazen bu atmosferin önemsiz figürlerine dönüşür. Köşkler, paşa babalar, zengin tüccarların yaşadığı kalabalık aile ortamları, köşklerdeki günlük hayat, konaklarda yaşayan zenci köleler, cariyeler, odalıklar, arabacılar, ahır görevlileri, beyzadeler, küçük hanımlar, yaşlı güngörmüş haremin mutlak hâkimi hanım efendiler, kişiye mahsus tek kişilik faytonlar ve diğerleri.


Sabite, romanın baş kahramanıdır. Zengin ailesi içinde mutlu ve müstesna bir hayat sürmektedir. Çok yakın arkadaşı Kesibe ile çocukluklarından başlayan arkadaşlıkları, teyzesinin oğlu Hayati ile yine çocukluktan başlayan bir gönül ilişkisi, çocukluğunda kendisine hediye edilen Zenci Kölesi Gayret ile kader birliği vardır. Bir anda rüzgâr tersine döner. Babasını sonra annesini kaybeder. Yanlarında yetişip büyüttükleri Mahir, onun oğlu Cehdi tuzak kurmuşlardır. Sabite ile sadık kölesi Zenci Gayret kendilerini sokakta bulurlar. Dadıları olan iki ihtiyar bunağın yanına sığınırlar. Hayati, Sabite’nin parasız kaldığını görünce arkadaşı Kesibe ile evlenir.


Böylece sefalet günleri başlar. Kışın soğuk ve yağış altında kalırlar. Aç kalırlar. Bir köpeğe atılan ekmeğe göz dikecek derecede çaresiz kalırlar.
Romanda birçok temel unsuru bulmak mümkün. Karakter analizleri çok derinlemesine olmasa da hikâyenin akışına yön veren belirginlikler başarıyla yazıya dökülmüştür. İki bunak ve toplanıp dedikodu yapan kadınlarla mizah eklenmiştir. Karakterlerdeki değişim çok kalın hatlarla işlenmiştir. Bir madalyon figürü ile imgelem çözümlenmiştir.


Bizim ilgi alanımıza girişini sağlayan dilindeki cazibedir. Yoksa olay örgüsü, basıldığı tarihten sonra yüzlerce değil binlerce kez tekrar edildiği için klişe bile sayılabilir. Romanın basım tarihinin 1920 yılları göz önüne alındığında ilk Türk Romanlarından biri denilmesi pek de yanlış olmaz. Elbette bu bakımdan dönemin dili bugün bize büyülü denecek kadar cazibelidir.


[Sabite duçar olduğu zaruretin tedrici sefalete inkılabını gördükçe cidden meyus oluyordu. Zira açlığa, çıplaklığa dayanıyorsa da hal-i felaket istimalini dost ve düşmanlarının görmesine tahammül edemiyordu. Bu sebepten naşi bir bildiğe tesadüf edeceğinden pek korkmakta idi. Zavallı kızcağız beyhude telaş ediyordu. İpekli elbiseler, kadife kürkler içinde gezen kibar Sabite’yi tanıyanlar şimdi yarı çıplak kaldırımlar üstünde inleyen bir sefile olmuş görünce zaten tanıyamayacaklardı. Hatta teyze zadesi Hayati Bey bile tanıyamamış idi]
Romanın yazarı, kitabın kapağındaki ifadesiyle “muharriresi” Emine Semiyye’dir.


Emine Semiyye, meşhur tarihçi, edip, devlet adamı, mecelleyi kaleme alan, sayısız eser sahibi Ahmet Cevdet Paşa’nın ikinci kızıdır. Birinci kızı, ondan iki yaş büyük Ablası Fatma Aliye hanımdır. Bu bize kitabın Türk romanının öncülerinden biri olduğu ikazını yapar. Fakat gerek Fatma Aliye gerekse Emine Semiye hakkında kaynaklarda genellikle etiketlenerek bilgi verildiği görülecektir.
İlk kadın romancı.
İlk feminist yazar.
İlk aktivist.
Biraz daha zorlasalar “ilk çevreci” “ilk fosil yakıtlara karşı çıkan” “ilk nükleer karşıtı” falan da diyecekler.
Sebep?
Sebep şu; öncelikle etiketlemek anlamaktan daha kolay bu yüzden çok cazip. Okuyup da ne olacak ne yazdığının ne önemi var, kim olduğuna dair yalan yanlış bir şeyler söylemenin dayanılmaz hafifliği. Bundan daha kötüsü moda neyse onunla etiketleniyor olması. Emine Semiye organik beslenme hakkında bir şey demiş olabilir mi acaba?


Elbette bunlarla işimiz olmaz. İşimiz okumak, anlamak için okumak, kim ve ne olduklarından daha önemli olan ne yazdıklarıdır. Fakat sorun şurada, roman eski harflerle basılmış.


Hümeyra Eken, okumuş, Latin harflerine çevirmiş. İnşallah kitap basılır da meraklısı okur ve etiketlenme zulmünden kurtulmuş olur.
*