Coşkun Yüksel / Çello


Çellonun bir batı müziği enstrümanı olduğunu bilmiyorduk. Daha doğrusu, enstrüman nedir, batı müziği nedir onu da bilmiyorduk. Hatta tuhaf amma müzik nedir onu da bilmiyorduk. Bizce müzik yanık sesli birinin çıplak sesle söylediği uzun havalar, ağıtlar, hoyratlar falandı. Türkü söylemek eylemi bile “eli kulağa atmak” gibi tuhaf bir deyimle ifade edilirdi. Yetiştirdiği birkaç kasa meyveyi gece yarısı katırının üstünde şehre satmak üzere götüren, – çünkü sabah güneş doğmadan sebze meydanı denilen yerde satışa başlanacaktı -, bahçıvanın sesinin en üst perdesiyle söylediği uzun hava bizim için müzikti. Gerçi enstrüman değilse bile çalgıdan bir behremiz de vardı. Davul, zurna, klarnet, cümbüş, darbukayı bilirdik ama hayatın içinde pek yeri yoktu. Bunlar çalgı çengi işleriydi. Ya düğünlerde meşru bir şekilde boy gösterirler ya da karanlık izbe tenha yerlerde birkaç bıçkının her şeyi göze alarak kurdukları gayrı meşru işret meclislerinde görülürlerdi. Köçek bulunup oynatılırsa iş iyice zıvanadan çıkmış demekti. Müzik denilen bilmeceden bu kadar nasipsiz olunca batı müziğine dair her şey yabancılıktan öte eğlendirici bir komiklik olmak zorundaydı.

Öyleydi de…

Genellikle saçları uzun ve dağınık bir adamın elindeki kısa sopayı sallayarak yönettiği saymakla bitmeyecek çoklukta enstrümanın çıkardığı sesler umurumuzda olmazdı, anlamazdık, hoşlanmazdık, gülünç bulurduk. Adamın elindeki sopa ne işe yarıyordu? Her sallayışında kim ne çalacağını nasıl biliyordu? Hayvan terbiye ediciler gibi önceden o sopayla o çalgıcıları dövmüştü de şimdi sallayınca yine dayak yemekten korkup onun istediği şekilde mi çalıyorlardı?

Bilmezdik.

Bunları bilmeyince çellonun o saymakla bitmeyecek enstrümanlardan biri olduğunu bilmemize hiç imkân olamazdı. Fakat çelloyu biliyorduk. Çello bizim köpeğin adıydı.

Çello çok güzel, çok akıllı, çok sevimli bir köpekti. Ne çok iri ne çok küçüktü. Uzun sarımtırak renkli tüyleri vardı. Kafası, uzun kulakları, küçük gözleri bu tüylerin arasında kaybolmuştu. Gözleriyle o kadar anlamlı bakardı ki her bakışında ne dediği anlaşılırdı. Tuhaf sesler çıkarırdı. Çıkardığı sesler, sanki bize bir şeyler söylemek istiyor da konuşamıyor gibimize gelirdi.

Babam anlardı ne söylemek istediğini. “Acıkmış, bir şeyler verin yesin” “Susamış su koyun su kabına” “Üşüyor, canı yanmış hasta, sevinçli, mutlu, kederli” gibi talimatlar verirdi biz de yerine getirirdik. Babam herkesle mesafeli bir adamdı. Kimseyle laubali olduğu, gırgır şamata işleriyle ilgilendiği hiç görülmemişti. Ama hayvanlarla, hepsiyle tuhaf bir iletişimi vardı. Babam dört sene askerlik yapmış. Askerliğinde süvari çavuşuymuş. Atlardan da çok anlardı.  Çocukluğun bütün avantajlarıyla yalvarmama rağmen bir at almamıştı. Annemin kendi çabasıyla edindiği inekle iki kuzuyu da fırsatını bulup ona haber vermeden satmıştı da zavallı annem günlerce ağlamış, söylenmiş durmuştu. 

Galiba, hayvanlarla kurduğu ilişki sahip olmak veya yararlanmak amaçlı olmadığı için böyle yapıyordu. Evin içine hiç hayvan sokmazdı. Kedileri vardı. Onları beslerdi. Kediler de beslenme saatini bilir, onun bahçede kendine yaptığı haymenin etrafına toplanırlardı. Kasaplar çarşısından aldığı işkembe ve benzeri sakatatı bahçede yaktığı ateşin üzerinde isten kararmış bir teneke kutunun içinde pişirirdi. O esnada etrafa yayılan pis kokudan hepimiz bizardık. Neyse ki bahçe büyüktü. Yakın komşumuz yoktu. Bizim şikâyete de hakkımız da yüreğimiz de yoktu.  O son derecede ciddi bir eda ile pişirdiklerini küçük parçalara böler, kedileri beslerdi. Attığı her parçanın hangi kedi tarafından yendiğini takip eder, diğerlerinden fazla lokmaya saldıran olursa kovalar, hepsinin eşit şekilde yararlanmasına dikkat ederdi. Sabahları erken saatlerde özenle aksatmadan yaptığı işlerden biri de kuşlara yem atmaktı. Küçük, kulpu olan bir kabı vardı. Yoğurt bakraçlarının minyatürü gibi bir şeydi. Onun içini bulgurla doldurur bahçenin açık bir kısmına geçer serçelere bulgur atardı. Serçeleri çağırmak için kabın kulpunu şıkırdatırdı. Serçeler bu sese alışmıştı. Yüzlerce serçe başına üşüşür dökülen bulguru yerlerdi. Başına üşürür mecaz anlamda değil, gerçekten omuzlarına konar, başındaki takkenin üzerine konar, kalkar, tekrar gelirlerdi.

Galiba hayvanlar kendilerine kimlerden zarar geleceğini biliyor veya seziyorlar. Babam hiçbir hayvanı öldürmez, öldürenlere de çok kızardı. Zararlı bile olsa hayvanı tutar bahçenin uzak köşesine atardı. Abimi balık avlarken görmüş de “canını sen mi verdin?” diyerek, kızmıştı.

Çello, bütün hayvanlardan başkaydı. Onunla hepimiz irtibat halindeydik. Çello ne kedilere ne serçelere saldırırdı. Bahçeye yakın geçen sokak köpeklerine havlardı sadece. Bahçe kapısından birimiz çıkınca kulaklarını diker, sanki kimin nereye gideceğini biliyormuş gibi doğrulur, gidenin peşine takılırdı. Küçük kardeşimle okula giderken yanımızda okula kadar yürür, sonra eve dönerdi. Ağabeyim askeri okulu kazandı. Üç yıl orada yatılı okuyacaktı. Sonra da zaten eve dönmeyecekti. Bu ilk kopuştu. Herkes matem havasındaydı.  Babam hiçbir duygusunu belli etmediği için ne hissettiğini bilmiyorduk. Annem sürekli ağlıyordu. Bavulunu alıp bahçe kapısından çıkıp gitti.

Çello da arkasından çıktı. Uzun müddet görünmedi. Akşam saati oldu hala yoktu. Kayboldu zannettik. Sabah baktık, bahçede ki yerinde uyuyor. Sonradan öğrendik. Abim ile beraber evden altı kilometre uzaktaki istasyona kadar gitmiş. Tren hareket edinceye kadar beklemiş sonra eve dönmüştü.

Bulunduğumuz yer küçük bir belediye ile yönetilirdi. Belediye başkanı babamın arkadaşıydı. Aslında arkadaş denemez de aynı yaşta olduklarından küçüklükleri beraber geçtiğinden, onların küçüklüğü ile bugün arasında akıl almaz farklılıklar olduğundan öyle derdik. Tuhaf bir adamdı. Bir kâtip bir zabıta bir çöpçüden ibaretti tüm personeli, onlarla başkan gibi değil de ahbabı gibi şakalaşırdı. Herkesle şakalaşırdı. Gençliğinde avcı imiş, onunla övünür gezerdi.

Bir gün yanında uzun boylu, kafasında kasketi, üzerinde resmi üniformaya benzeyen bir elbise olan bir adamla izbe sokaklarda dolaşırken gördüm. Her şey tuhaftı da şu ikisi çok daha tuhaftı. Adamın elinde çifte dedikleri cinsten iki namluluk bir tüfek, belinde fişeklik vardı. Asker desen değil, polis desen değil.

Haber bir anda kulaktan kulağa yayıldı. “Köse gelmiş” diyorlardı. “Köse gelmiş” “Köse gelmiş”

Köse şehirdeki belediyenin resmi görevlisiymiş. Görevi elindeki silahla köpekleri öldürmekmiş. Bunu öğrenince suratının şekli daha bir merak edilecekti haliyle. Gerçekten yüzünde ne sakal ne bıyık hiçbir kıl yoktu. Kösenin yüzünde kıl çıkmayan demek olduğunu o zaman öğrendik. Suratının, sadece sakalsız bıyıksız oluşu değil, alışılmadık bir iğrençliği vardı. Uzun müddet yüzüne bakmak mümkün değildi. İğrençlik ile ürkünçlük karışımı bir duygu veriyordu kösenin yüzü. Merhamete veya duyguya dair hiçbir emare taşımıyordu. Zalimliği insanlıktan çıkarmıştı. İnsan olmayan bir canlı gibiydi.

Gerçekten gördüğü köpeğe nişan alıyor, ateş ediyordu. Vurulan köpek acıyla kıvranır, acıklı sesler çıkararak yerde debelenirken o tüfeğini yeniden dolduruyordu. Yanındaki bizim belediye reisi eski avcılık günlerinin hazzıyla yanından ayrılmıyordu.

Koşarak eve gittim. Heyecandan nefesim kesilerek durumu anlattım. Babama çelloyu saklamamız gerektiğini anlatmaya çalıştım. O hep kayıtsız ve yavaş tavrını bozmadan yerinden kalktı, içerden bir köpek tasması getirdi. “Bunu tak boynuna, tasma sahipli köpek olduğunu gösterir o zaman vuramaz” dedi.

Taktık boynuna tasmayı. İçim rahat değildi. Yine de Çelloyu bağlayıp bodrumda saklamamız gerekir diye düşünüyordum. Babam oralı değildi. Uzaktan peş peşe tüfek sesleri geliyordu.

Ertesi günü Çelloyu göremedik. Ortalarda yoktu. Civarda aradık. Korktuğumuz başımıza gelmişti. Köse bizim Çelloyu da vurmuştu. Kanlar içinde öyle yatıyordu. Eve geldim, babamın karşısına dikilip onun yüzünden olduğunu söylemek istedim. Yapamadım.

Sonra başkalarından babamın belediye reisine gidip baştan aşağıya küfür ettiğini duydum.

O küfürlerin ne çelloya faydası vardı ne de bana.

Basit ifadesiyle Çello belediye tarafından itlaf edilmişti. Bir daha hayvan beslemeye hiç meylim olmadı.

*