Atilla Gagavuz / Emin


Emin küçük bir çocuktu. Hayır, yeşil panjurlu küçük evlerinin bahçesinde oynayarak mutlu bir çocukluk geçirmedi. Babası baytardı. Kendisinden küçük iki kardeşi daha vardı. Anadolu’nun muhtelif şehirlerinde kasabalarında birinden diğerine göç ederek yaşadılar. Tek maaşlı bir devlet memurunun aylık ianesiyle kıt kanaat geçiniyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi babaları ölen arkadaşına çocukken söz verdiği için ondan geriye kalan üç yetim çocuğu da eve almış onların bakımını da üstlenmişti. Daracık evde yedi sekiz nüfus olmuşlardı. 

Babası böyleydi. Çok katı bir adamdı. Çocuklarının din eğitimi ile ilgilenirdi. O kadardı. Para kazanmak, zengin olmak, yüksek mevki ve makamlara gelmek gibi bir derdi yoktu. Ailesinden de çocuklarından da daha önemli bir şey vardı hayatının ekseninde. İnançları, prensipleri ve vatanı.

Bunları canından aziz bilirdi. Bunlar için feda etmeyeceği hiçbir maddi değer yoktu.

İstese birçok şeye sahip olabilirdi. Ama istemezdi.

Emin çocuk aklıyla babasını değerlendirecek durumda değildi. Sadece başka babalar gibi şefkat ve sevgi göstermediğine bakmaz, içinden çok içinden kendisini derin bir muhabbetle sevdiğini hissederdi. Memleketin hatta bütün insanlığın kurtuluşunu Emin’de, Emin’in neslinde olacağına iman etmişti. Emin o kadar değerli o kadar azizdi.

Fakirliğin iyice bütün memleketi kararttığı zor günler daha büyük felaketlere gebeydi. Fakirlik değildi, zaruret değildi. Dört yıl süren savaşı kaybetmişti ülkesi. Ve düşmanlar tarafından işgal edilmişti. Artık gösterilmesi gereken onur ve haysiyeti kurtarma çabası olmalıydı.

İşgal kuvvetlerine karşı Anadolu’da bir direnç noktası oluşuyor, vatansever insanlar elde kalan son vatan toprağını düşmandan geri almak için canlarına dişlerine takıyordu. Emin’in babasını cepheye çağırdılar. Ona ihtiyaçları olduğunu bildirdiler. Emin’in babası asker değildi. Şairdi.

Emin on iki yaşlarındaydı. Babası bu küçük çocuğun elinden tutup, Anadolu’ya geçti. Ailenin diğer çocuklarını öylece bırakmışlardı. Ankara, Çorum, Kastamonu ve çevre illeri köy, köy kasaba, kasaba dolaşıyorlardı. Emin’in babası bütün gücü bitmiş ahaliyi ateşleyecek onları son bir hamle ile vatanı işgal etmiş düşmana karşı kurulan birliklere katılmaya, desteklemeye çağırıyordu. “Allah” diyordu, “Din-i Mübin” diyordu, “vatan” diyordu, “düşman çizmesiyle çiğnenen memlekette ne bunlar ne ırz ne namus kalmaz” diyordu. Çok da etkili olmuştu. Evindeki son yiyeceği bir avuç arpadan, öküzüne, kağnısına, çivisine, sabanına kadar neyi varsa bu kurulan yeni orduya gözünü kırpmadan veriyordu. Eli silah tutan herkes cepheye koşmuştu. Kadınlar, kızlar, yaşlılar da savaşın bir yerinde kendilerine yer bulmuştu.

Bütün bunlar olup biterken çocuk Emin, çocukluğunu yaşamak ne ki büyüklerin bile tahammül edemediği o yoksulluğun o yoksunluğun içinde cılız bir saman çöpü gibi yuvarlanıp duruyordu. Çok uzun geçen iki yılın ardından zafer geldi. İşgalci düşman vatan topraklarından elde kalan son parçasından kovulmuştu. Zafer kazanılmıştı. İşin doğrusu bu zaferi kimse beklemiyordu. Dünya şaşkın vatan mutluydu.

Savaşın ardından savaş yorgunu aç ve perişan memleketin yeniden kurulmasına sıra gelmişti. Devlet yıkıldığına göre yeniden devlet kurulacaktı. Yeni devlet eskinin eskimiş ve kokuşmuş kurum ve kuruluşlarını tasfiye edip sıfırdan yeni ve bambaşka bir devlet olacaktı.

Yeni devletin padişahlık değil Cumhuriyet olacağına karar verildi. Milet meclisi eski vekillerden ayıklanarak yeni isimlerle oluşturuldu. Cumhuriyetin ilk meclisinde Emin’in babası da vardı. Fakat politikadan anlamazdı. Konuşmazdı. Kavga ve çekişmelere karışmaz bir kenardan olan biteni seyrederdi. Olan biten bir selin olan ne varsa önüne katıp sürüklemesi gibi yıkıcıydı.

Emin’in şair babası iyice sessizliğe gömüldü. Çünkü onun gibi düşünenler, dindarlar, savaşa şehit veya gazi olmak için canını hiçe sayarak atılanlar, Çanakkale’de göğsünde bombaları söndüren kahramanlar her gün biraz daha tasfiye ediliyor, savaşın zafer ganimetini dine ve dindarlara karşı sönmez bir kin ateşi besleyenler kendi aralarında paylaşıyorlardı. Emin’in babasının ganimetten pay almak gibi derdi yoktu, olamazdı. Ama dine ve dindarlara karşı atılan her adım onu çok derinden yaralıyordu. Ahaliyi “bu düşmanı kovmazsak Yunan gelip başımıza şapka takacak” diye galeyana getirmişti. Ama yeni devlet şapka giymeyeni idam ediyordu. O düşmana “garbın afakını saran çelik zırhlı duvar, medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diye şiirler söylemişti. Yeni devlet kılık kıyafetten harflere kadar ne varsa garba, batıya uydurmanın gayreti içindeydi.

Daha vahimi kendi gibi düşünmeyenleri yok edilmesi gereken zararlı gibi gören bir zihniyet gün geçtikçe büyüyor, gelişiyor, güçleniyordu. Bunların hırsla saldırdıkları düşmanın elinden alınmış zenginlik mal mülk değildi. Uğruna kan dökülen vatan toprağını yağmalıyorlardı. Dertleri tasaları bu olanlar aynı zamanda bir sınıf savaşı veriyor, kendilerinden olmayanı, kendi gibi düşünmeyenleri horluyor, aşağılıyor, savaşı sürdürmeleri gereken yeni düşman olarak onları görüyorlardı. O karmaşa günlerinde “günün şartlarına göre hüküm veren” mahkemeler kurdular. Yargılamadan idam cezası veren bu mahkemeler korkuya dayalı bir saltanatın alt yapısını oluşturmuşlardı.

Dindarlar kötüydü. Muasır medeniyetler seviyesine çıkmanın önünde engeldi. Kaldı ki aynı zamanda hain idiler. Savaşta düşmanla iş birliği yapmışlar, vatanı kurtarmak için kendilerini feda eden kahramanları arkadan vurmuşlardı.

Emin, bütün bunları anlamayı başaramadan seneler geçmişti. On iki yaşında milli mücadele saflarının çocuk kahramanı korkutulmuş, sindirilmiş ezilmiş olarak askere alındı. Babası önce Mısır’a gitmiş, sonra savaşı anlatan muazzam şiirleriyle gönüllere taht kurmuş olmasına rağmen yurduna ancak ölümüne çok az kala hastalığı iyice ilerlediği bir dönemde dönmüş, kısa bir müddet sonra da ölmüştü.

Emin, kaybettiği ailesinden mahrum, o meşhur şairin oğlu olduğunu bile söylemeye çekinerek askerliğini yapmaktaydı. Bir gün koğuşta asker arkadaşlarına Kur’an-ı Kerim okumayı öğretirken yakalandı. İrticai faaliyette bulunmak suçuyla Divan-ı harbe verildi. Emin idam cezalarını biliyordu. Korktu. Kaçtı. Hatay’a kadar gitti. Hatay o yıllarda Fransız egemenliği altındaydı. İki sene kadar Hatay’da kaldı. Hatay Türk devletine katılınca İstanbul’a döndü. Yakalandı. Geçirdiği fırtınalı hayat bütün ruhsal yapısını bozmuştu. Bazı kadirşinas baba dostlarının yardımlarıyla hayatını sürdürebiliyordu. Esrar müptelasıydı. Bir insan enkazına dönüşmüştü. Bir müddet akıl hastanesinde yattı. İyileşir gibi olmuştu. Hayata bir yerlerden tutunmak için olağanüstü çaba harcadı. Ama başaramamıştı. Tekrar eski günlerine döndü. Aç perişan evsiz barksız kimsesizdi. Artık yardım istemeye bile gücü kalmayacak kadar ruhu ezilmişti.

Soğuk bir kış gününde, ıssız bir sokak arasında, çöp bidonlarının arasında soğuktan donmuş bir ceset buldular. Üzerini arayınca kimliği çıkmıştı.

Ölen vatan şairinin oğlu Emin’di.

Şairinin oğluna sahip çıkamayan bir vatanda yaşamanın rezil utancı bize kaldı.

*