Coşkun Yüksel _ Mikail Beyin Mahdumu Saffet


Alfabeyi değiştirenler hızını alamayıp dili de değiştirmeye gayret etmişlerdi. Onların çabaları akamete uğradı denemezse de sonraları biraz hız kesti. Buna rağmen o güruhun kalıntıları kelime yerine tabirler üretmeye başladı. Böylece işi sözcüklerden kavramsal merhaleye taşımış oldular. Uydurulmuş tabirlerin bir kısmı kitle tarafından benimsendi, basmakalıp hale geldi, yerli yersiz, uymuş uymamış mebzul miktarda dolaşıma çıktı.
Bir bakıma dilin asıl işgali bu basmakalıp istilasından sonra başladı. Uyduruk tabirlerin diğer bir kısmı hüsnükabul göremeden yok olup giderken bazıları çok isabetli olabildi. Mesela “akran zulmü” şeklindeki tabir böyledir.
Gerçekten çocuklar arasındaki rekabet adeta merhamet duygusunun fıtraten insana verilip verilmediğini şüpheye düşürecek derecede acımasız seyrediyor.
Saffet işte bu akran zulmünün kurbanlarından ve hatta mağdurlarından biriydi.
Babası Mikail Bey, ambar memuruydu. Son derecede nahif, kibar, yumuşak bir adamdı. Köylü olup da okumuşlar arasına geçme başarısını gösteren sınıfın mensubuydu. Mensup olduğu sınıfın ortak özellikleri onda da vardı. Ceberut iktidar partisinin yandaşıydı. O partinin borazanlığını yapan gazetenin abonesiydi. Gazete okuyanların parmakla gösterildiği bir dönemde her gün o gazeteyi alıp okuyor olmasının, üstüne üstlük gazetenin adının görüneceği şekilde cebine özenle yerleştirmesinin, kendine kutsal metinleri bilen ruhban ayrılacağı kazandırdığını zannederdi. Bütün bunlara rağmen kimseye doğrudan zararı dokunmayan bir adamdı.
Saffet de babası gibiydi. Kibardı. Sakindi. Yavaştı. Kendisine yapılan zulümlerin hiçbirine karşılık vermezdi. Hepsini sineye çekerdi de denemezdi ama tuhaf bir teslimiyet içindeydi. Arkadaşlarının içinde en merhametsiz olanı ona “Hacı” diye lakap takmıştı. Hacı aşağı, hacı yukarı, her lafın başında sonunda bir hacı ilavesi olurdu. Aslında bu lakap basit bir isim benzerliğinin vurgusundan başka bir anlam taşımazdı.
“Hacı” yörenin zararsız delilerinden biriydi. İki metreden uzun boyu, boyuyla uyumlu cüssesi, yaz kış ne bulursa üzerine giyindiği gömlek, palto, kazak, kravat ve benzeri giysilerin içinde, saçı sakalı karışmış ürkütücü bir masal devini andırırdı. Çıplak kıllı göğsünden aşağıya sarkan yedi sekiz adet kravat yürüdükçe hareket etikçe sağa sola savrulur, sanki o masal devinin salladığı kılıçları hançerleri gibi görene daha bir korku verirdi. Zararsızdı. Çok kötü koktuğu için yanına yaklaşılmazdı. Fakat nereden keşfettiler ise ıslık sesi onu çıldırtırdı. Çevrenin veletleri kızdırmak için ıslık çalar o ıslık sesini duyar duymaz öfkeden kudururdu. Etrafta bulduğu taşları hedef gözetmeksizin atar anlaşılmaz bir homurtu çıkarırdı. İhtimal ki kendi diliyle küfürler etmekteydi.
Saffet kendisine takılan hacı lakabını da o lakabın asıl sahibiyle ilinti kurulmasını da umursamaz görünürdü. Sinemada filmin heyecanlı sahnesinde, kapıya yakın yerden, karanlıkta kimden çıktığı belli olmayan kalın bir ses, “Saffet” “Saffet” “Saffet” diye bağırırdı. Seyirciler dördüncü beşinci seslenişten sonra “Kim ulan o saffet, çıksana dışarı” diye bağırırlar, bağırtılarına küfürler karışırdı. Saffet koltuğa iyice gömülür, kendisini tanıyacaklar korkusuyla siner kalırdı. Kimin bağırdığını bilirdi ama onu da umursamaz görünürdü.
Kahveye gidip domino oynamaya başladıkları yıllarda, kahveci babalarla oğullar büyüklerle küçükler birbirini görmeden rahatça oyun oynasın, sigara içsin diye kahveyi uyduruk birkaç kontrplakla ikiye bölmüştü. Gençler ve yaşlılar birbirini görmediğinden birbirlerinden haberi yokmuş gibi davranır, bu tiyatroya herkes uyardı. Fakat her iki taraf da konuşmalarını duyar, ne olup bittiğinden haberdar olurlardı. Yaşlılar tarafından Kuzucu Eminin sesi duyulurdu. “Pardon senin taşına yahu”
Onun pardon kelimesini uysun uymasın aklına gelen her durum için kullanması komikti. Gençler tarafında her pardon sonrasında bir kahkaha yükselirdi. Buradan bir oyun ürettiler. Yanlış kelime kullananların kullandıkları kelimeleri bir deftere yazmaya başladılar. Defterin adına günah defteri dediler. Bir müddet sonra defterdeki kelimeler çoğaldı. Oyun zalimce bir eziyete dönüştü. Her yeni hatada gülünecek bir şey çıkıyor, yanlışı yapanı ezecek derecede hatası yüzüne vuruluyordu. İçlerinde bu baskıya dayanamayıp ağlayanlar bile oldu. Ama ağlamanın gülmeyi çoğaltmaktan başka faydası yoktu.
Saffet’in günah defterine “kaysa var ya düşersin” cümlesinin, ihtimal ki kışın buzlu bir bayırdan aşağı inerken sakındırmak için söylenmiş cümleydi, ağzından “karsa varsa” şeklinde çıktığı yazıldı. Herkes çok güldü. Hatta hacı bile ikinci planda kaldı. Karsa varsa lakap gibi söylenmeye başlandı. Oysa bu hatayı diğeri yapmış ve Saffet’e yamamıştı.
Bu diğeri arkadaşlarının içinde en zalim olanıydı. Hacı Lakabını takan da oydu. Artık çocukluğun hatta gençliğin bitip orta yaşlılık dönemine geldikleri halde tavrını hiç değiştirmeden devam ettiriyordu. Bir gün topluluğun içinde;

  • “Bu Saffet var ya bu Saffet, müthiş adamdır” dedi.
    Herkes soran bakışlarla yüzüne bakıyordu. Niye müthiş, yine ne söyleyecek, bu bakışlar ona kurduğu cümleyi devam ettirme icazeti gibiydi.
  • “Bu Saffet, var ya Atatürk gibi adamdır. Çocukluğunda kafasına hedefler koydu, çalıştı, çabaladı, yüzlerce engeli aştı sonunda hedefine ulaştı”
    İş iyice gizemli bir hal almıştı. Saffetin çocukluğunda aklına koyduğu hedefi ne ola ki? Nasıl oldu da hayatını adadığı bir tutkuya sahip oldu? Sonunda zafere de ulaştı üstüne üstlük.
  • “Bu Saffet, daha çocukken ne olacaksın diye soranlara “ben ambar memuru olacağım” demişti. Bakın sonunda ambar memuru oldu işte”
    Alay, istihza, aşağılama çok ileri derecedeydi. Ama akran zulmü, arkadaşlık kisvesine bürünmüş habaset, şakalaşma kostümü giymiş müptezellik ne kadar ileri derecedeyse kahkahalar o kadar çoğalıyordu. Artık işin aslını ne merak eden vardı ne de konuyla bir bağlantısı kalmıştı. Herkes sadece gülüyordu.
    İşin aslı şuydu. Ortaokul birinci sınıfta ilk derste öğretmen tanışma faslından çocuklara ne olacaklarını -daha doğrusu hedeflerinin ne olduğunu- soruyordu. Sıra Saffet’e gelinceye kadar bütün meslekler bitmişti. Doktor, mühendis, pilot, öğretmen ve diğer saygın mesleklerin hepsi. Saffet aynı şeyi tekrar etmek istememiş, sıra kendisine geldiğinde kısadan “memur” deyivermişti. Arkadan gelecek asıl ağır soruyu tahmin edememişti. “Ne memuru?” Saffet’in hangi memurlar olduğuna dair bir bilgisi yoktu. Yine işin kolayına kaçtı, tek bildiği babasının memurluğunu söyledi. “Ambar memuru”
    Yıllar geçti. Liseden sonra işin doğrusu arkadaşlarının hiçbiri üniversiteyi kazanamıyordu. O da kazanamamış aradan geçen birkaç seneden sonra askerlik yoklaması için askerlik şubesine gitmiş, sen yoklama kaçağısın demişler, öğrenci olduğunu tecilli olduğunu ispat edememiş, apar topar askere almışlar. Er olarak askerliğini yapıp dönünce artık üniversite okumasının lüzumu kalmadığını görmüş. Bu arada babası Mikail Beyin emekliliği gelmiş. Ayarlamışlar, emekli olan babasının yerine ambar memuru olmuş.
    Saffet’in bundan yüksündüğü yoktu. Kısa zamanda elinin ekmeğe ermiş olmasından, evlenmesinden, çoluk çocuğa karışmasından son derecede mutluydu. Ama üniversite okuma şansını bulduğu, öğretmen olduğu için kendini ondan üstün gören değerli arkadaşı bu zulmü yaparak üstünlüğünü sergiliyordu.
    Anlık bir şeydi. Hiçbir hükmü yoktu. Gülünüp geçilecek şey derler ya tamı tamamına öyleydi. Gülmüş geçmişlerdi.
    Saffet’in askerliği de muammaydı. Lise mezunu olduğu için hiç okula gitmeyenlerin üstüne çavuş yapmışlardı. Trakya taraflarında bir yerde askerliğini yapıyor bütün askerler gibi gün sayıyordu. Bir akşam, koğuşta tam “Yatılacak, yat” nağrasının patlayacağı sırada biri yaklaştı yanına,
  • “Senin adın Saffet idi değil mi?” diye sordu. Sonra,
  • “Babanın adı da Mikail gibi bir şeymiş galiba”
  • “Bugün nizamiye nöbetindeyken yaşlı bir adam geldi, Saffet’in babası Mikail merhum olmuş onu göreceğim” dedi. Nöbetçi astsubayına ilettim. “Şimdi denetim var bugün ziyaretçi kabul etmiyoruz yarın gelsin” dedi. Adam da gitti.
    Saffet yerinden fırladı. Alelacele üstünü giyinip nöbetçi subayının odasına koştu.
  • “Komutanım galiba babam ölmüş, benim hemen çıkmam lazım” dedi. Nöbetçi subay aksi bir adamdı. Yine de olabildiğince yumuşak Saffet’i ikna etmeye çalıştı. Gecenin bu vaktinde nereye gidecekti. Sabah telefonla falan bilgi almaya çalışır, sonra resmi izin işlemini yapardı. Nöbetçi subayının izin verme yetkisi yoktu.
    Saffet’in bir kulağından girip diğerinden çıkmıştı söyledikleri. Koğuşa döndü, sivil elbiselerin olduğu depo çavuşunu buldu. Onu ikna etmeye çalıştı. O da olmaz demişti. Saffet doğrudan askeri alanın sınırına gitti. Dikenli tellerin arasındaki bir aralıktan dışarı çıktı. Şehre kadar yürüdü. Mesafe uzundu. Ancak gece yarısından sonra otogara ulaşabildi. Otobüs yazıhanelerin birinden Ankara’ya gidecek bir otobüs buldu. Biletini aldı. Oradan da memlekete gidecek bir araba bulurum diyordu kendi kendine.
    Korka çekine otobüse bindi, koltuğunu buldu, yerine oturdu. Otobüs hareket etmişti. İçine bir rahatlama geldi. Otogar çıkışındaki kontrol noktasında küçük pencereden içeriye şoför evraklarını uzattı. Bir şeyler konuştular. Saffet duymuyordu. İşlemin uzun sürmesinden huylanmıştı. Sonra kapı açıldı, içeriye iki izbandut gibi inzibat askeri girdi. Koridorda yolcuların yüzüne bakarak ilerlediler. Saffetin yanına gelince durdular. İzin kağıdını çıkarmasını söylediler.
    Saffet şehirdeki inzibat karakolunun nezaretinde iki gün geçirdi. Hep nasıl kaçacağını düşündü. Kendince planlar yaptı. Askeri bir ciple alaya götürdüler. Komutanın karşısında esas duruşta duruyor, ondan gelecek tokadı bekliyordu. Komutan beklenmedik bir şekilde yumuşak davrandı.
  • “Evladım” dedi “sana kim haber verdiyse yanlış haber vermiş. Baban sağ, Allah ömürler versin, öldüğü falan yok. Biz oranın askerlik şubesi ile irtibata geçtik. Haber böyle geldi. Baban da telefonla sana ulaşmaya çalışacak. Fakat işlediğin suçun cezasını çekeceksin katıksız hapis veriyorum sana”
    Saffet o güne kadar hiç görülmemiş bir cesaret gösterdi.
  • “Komutanım yine kaçarım” dedi. Bu cevap komutanı çileden çıkardı, bağırdı çağırdı, sövdü saydı. “Alın şu iti karşımdan” dedi.
    Saffet hapis cezasını çekerken haline acıyan çavuşlar, arkadaşları bir şeyler yapmak için çırpındılar. Bir taraftan Saffetin yeniden kaçmasına mâni olmaya çalışıyorlardı. Fakat ne söyleseler Saffet babasının ölmediğine inanmıyordu. Telefon etti dediler. İnanmadı. Sizin memleketten izinden dönen bir hemşerin görmüş dediler inanmadı. Telgraf getirdiler, oğlum ben iyiyim, baban yazıyordu ona da inanmadı. Sonra babam bugünün tarihi yazılı olan bir takvim yaprağını göğsüne takıp fotoğraf çektirsin, bana göndersin o zaman inanırım dedi.
    Öyle yaptılar.
    Saffet bir yalan haberin peşine takılıp askerliğini yakacaktı nerdeyse. Gerçekten Ambar Memuru Mikail Bey göğsünde bir takvim yaprağı ile fotoğraf çektirip gönderince sorun çözülmüş oldu. Sorun nizamiye nöbetçisinin “mahdum” kelimesini bilmemesiydi. Ziyarete gelen yaşlı tanıdık eski bir kelime kullanarak kendi ağırlığını hissettirmek istemiş “Mikail’in oğlu Saffet” yerine “Mikail’in mahdumu Saffet” demişti. Kıro nöbetçi mahdum değil de galiba merhum demek istemiştir diye kendince yorumlamış, böylece mesele “baban ölmüş” şekline dönüşmüştü.
    Saffet hala yalan haberlerin peşine düşüp kendine yalanlardan örülü bir dünya kuruyor mu bilinmez. Ama belki de hayatın temel döngülerinden biri budur. Ez, yalan söyle, yalana göre bir hayat kurmasını sağla.
    Yalan hükümranlığını ezilmiş, yalana inanmaya hazır hale gelmişlerin üzerinden kuruyor.