Atilla Gagavuz / İlim, İlim Bilmektir

“İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır” demiş Yunus.
Fuzuli ise pek meşhur kıtasıyla konuya girmiş. “İlim kesbiyle paye-i rifat / Bir arzu-i muhal imiş ancak / Aşk imiş her ne var âlemde / İlim bir kıylükal imiş ancak”
Çok beğenildiği için mi çok meşhur olduğu için artık her nedense böyle şeylerin içinde barındırdığı arıza pek dikkat çekmiyor. Mesela, Yunus’un ilk dizesinde “İlim, ilim bilmektir” cümlesi pek anlamlı değil hatta arızalı bir ifade. Orada tekrar eden ikinci ilim “her şey” anlamında mıdır? Yoksa “bilgi bilgidir” demek gibi abes bir cümle olmaz mı? Veya “ya nice okumaktır” dizesine hizmet etmekten başka bir görevi ve işlevi yok mudur?
Fuzulînin kıtasında ki “paye*i rifat / yüksek rütbe” tamlaması da çok muğlak. İlim kazanmanın temel amacı yüksek bir rütbe elde etmek midir? Yüksek bir rütbe elde etmek için mi tahsilin akıl almaz meşakkati göze alınır. Eğer öyle ise aşkın konu ile ne alakası var? Burada aşk kişisel gelişimdir falan gibi çağdaş teviller bile durumu kurtarmaz.
Bilginin toplumsal hiyerarşide birkaç basamak yukarı çıkmaya yarayan bir araç olması tarihin hangi kırılma anında başladı bilmiyoruz. Fakat bilgi eşittir güç formülü insanlık tarihi kadar eski olsa gerektir. Bu yüzden bilginin güç olma meselesini konunun dışında tutmak gerekiyor. Güç olan bilgi hoş herkesin kolayca elde ettiği bilgi değildir. Herkes tarafından paylaşılan şeyin güce dönüşmesine imkân var mı? Hâliyle yaygın eğitim kurumlarının dağıttığı şeye de bilgi demek pek doğru olmayacak gibi görünüyor.
Bilgiyi öven, yücelten, sahip olana değer kattığı söylemiyle peşinde koşmayı öğütleyen özdeyişlerle bilginin zıddı olan cehaleti kötüleyen özdeyişler birbirine paraleldir. Biri diğerinin mütemmim cüzüdür. Fakat bunların içinde bilgiyi tarif edeni, bilginin bilgisini vereni yoktur. Çok genel, çok harcıalem, yukarda geçtiği üzere bilgi bilgidir dercesine bir yuvarlama ile karşılaşırız hep. O kadar ki zıddıyla irdeleme meseleyi kolaylaştıracak gibi gelir. Cahillikten kurtulmak bilgili olmaktır veya tam aksi bilgili olmak cahillikten kurtulmaktır.
Böylece bilgi ve cahillik arasında bir karanlık alan oluşmuş olur. Biri diğeriyle ölçülür hâle gelir. Alimin ilminin derecesi cahilin cehlinin derecesiyle belirlenir. Cahilinin cehlinin derecesi de keza alimin ilminin derecesine göre tarif edilir.
Bilmeyen, bilmediğini bilen, bildiğini bilmeyen, bilmediğini bilmeyen gibi kategorik tariflerde de aynı süreç söz konusu.
Bilgi kendisiyle değil de cahillikle ölçülmeye başlayınca ortalık bilim bezirganlarına kalmış.
Öğrendiği üç beş kırıntıyı, paraya, mevkie, makama, itibara, alkışa, şöhrete dönüştürmeye çalışanlar.
Kendinde seçilmiş kişilere has üstün özellikler olduğunu vehmeden megalomanlar.
Kendi dışındakileri, aptal, ahmak, nadan, öküz, eşek gibi sınıflara ayırma yetkisine sahip olduğunu zannedenler.
Bilgiyi belli kalıplar içinde ise kabul edip bildiği kalıpların dışında kalan her türlü bilgiyi, saçma, safsata, hurafe diye etiketleyen bağnazlar.
Ve benzerleri bu karanlık ortamın ürünleridir.
Neden bu coğrafyada alim yetişmiyor sorusunun cevabı da bunlardır.
Bunları teşhis etmek de çok kolaydır. Söylediği şey bir şey öğretiyorsa gerçekten alimdir. Yok senin ne kadar cahil olduğunu ortaya çıkarıyorsa işte ona “sen kendini bilmezsin bu nice okumaktır?” diye sormak lazım gelir.
Yunus gibi.