Nesir Defteri / Belagat

BÂB-I SÂLİS

Sanâyi’-i Bedî’iyye Hakkındadır.

Sanâyi’-i Bedî’iyye, kelâm-ı belîğin vücûh-ı tezyîn tahsîni demek olarak iki kısma taksîm olunur.
Kısm-ı evvel, ma’nâya ‘â’id olan muhassenâtdır.
Kısm-ı sânî, lafza ‘ âid olan muhassenâtdır.
Bu iki kısımdan her biri, bi-mennihi te’âlâ, birer fasılda ta’rîf kılınacakdır.

Sanâyi’-i Bedî’iyyeye mülhak ba’z-ı muhassenât olmağla anlar ve bir de müte’ahhirîn-i şu’arâ beyninde mütedâvil olan san’at-ı târîh dahi, başkaca birer fasılda îrâd olunacaklardır.

Fasl-ı Evvel (Muhassenât-ı Maneviyye Hakkındadır.)

1- San’at-ı tıbâk ki mutâbakat ve tezâd dahi denilir. Beynlerinde tezâd ve diger vech ile tekâbül bulunan şeyleri cem’ etmekdir. Beyâz ile siyâhı ve dost ile düşmeni bir yerde cem’ etmek gibi.

(Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmil
   Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakîl)   beyti ile müellifin

(Eden vuslat deminde fikr-i hicrân, ağlasın, gülsün
   Dökenler eşk-i şâdî böyle her ân ağlasın gülsün)     ve

 (Lebi, cân tâzeler, bîmâr-ı cismi, cân alır Cevdet
   O şûha dil veren dil-haste, her an ağlasın gülsün)   beyitleri bu kabîldendir.

Tıbâkın bir kısmı da mukâbele denilen san’atdır ki mütevâfık ma’nâları irâd eyledikden sonra sırasıyla mukâbillerini zikr etmektedir.
(Dilde safâ-yı ‘aşkın dîde, gamınla pür-nem
Bir evde ‘ayş ü şâdî, bir evde ye’s ü mâtem) beytinde olduğu gibi ki mütetevâfık olan ayş ü şâdî irâd olduktan sonra mukâbilleri olan “ye’s ü mâtem” getirilmişdir.

2- Mürâ’ât-ı nazîr ki san’at-ı tenâsüb ve telfîk dahi denir. Mütenâsib şeyleri cem’ etmekdir. Kalem, kalem-tıraş, hokka, mıkrâz ve top, tüfenk, kılıç, mızrak ı bir yerde zikr etmek gibi.
(Gider mi sîne-i ehl-i mahabbetden hayâl-i yâr
Nice münfekk olur sûret, heyûlâ-yı merâyâdan) beytindeki sûret ile heyûlâ ve merâyâ bu kabîldendir.
Übüvvet ile bünüvvet gibi mütezâyifeyn, bir yerde müctemi’ olmadıkları cihetle, beynlerinde san’at-ı tıbâk bulunur ise de mütelâzım oldukları i’tibârıyla dahi beynlerinde mürâ’ât-ı nazir vardır. Ba’zan bir lafzın murâd olmayan ma’nâsı i’tibârıyla tenâsüb bulunur. İşte buna îhâm-ı tenâsüb denilir ki mürâ’ât-ı nazîre mülhakdır.

Nitekim (‘Acep mi tutsa el üstünde nergisi, dildâr
Ezelden aralarında göz âşinâlığı var ) beytinde göz aşinâlığı, mu’ârefe ma’nâsına olup ancak gözün ma’nâ-yı lügavisî i’tibârıyla nergise müşâhabeheti ma’lûmdur.

(Gülzâr-ı dehr içinde nesîm-i sabâ gibi
            Halkın esip savurduğu  bâd-ı hevâ imiş)  beytindeki “hevâ” lafzı dahi bu kâbildendir.

(Nev-rûz erip ağyâr ile seyr eyledi dil-ber
          Geceyle günüm oldu benim şimdi ber-â-ber)  beyti dahi bu kabîlden ma’dûd olur.

    Teşâbüh-i etraf san’atı ki kelâmı, ibtidâsına münâsib olan şey ile hatmetmekdir; mürâ'ât-ı nazîrden ma’dûddur.

Nitekim
(Halk eder dâd ü sited; biz pür-telâş ü bi-nasîb
Çâr-sû-yı ‘âlemin bir onmadık dellâlıyız) beytinde olduğu gibi ki dâd ü sited ile çâr-sû ve “bi-nasîb” ile “onmadık dellâl” Mütenâsibdir.
(Yokdur ber-murâd ü nihâl-i emel deyü
Bâg-ı cihânda çekme elem hep olur biter) beyti dahi bu kabîldendir.
Yine bu kabîlden olarak bir de irsâd vardır ki teshîm dahi denilir. Bu da bir san’atdır ki kelâmın evvelinde bir söz bulunup, harf-i revî ma’lûm olduğu halde fıkranın yâhûd beytin ahirine delâlet eyler.
Nesirde, fıkra; şi’irde, beyit menzilesinde olup harf-i revî dahi fıkrada yâhûd beyitde tekerrür eden harfdir.
Meselâ
(Ol müsta‘în-i ism-i Celâl’ım ki def’aten
Feth-i kelâma kudretimi Müste‘ân verir) beytinde harf-i revînin “nûn” olduğu ma’lûm olıcak, mısra’-ı evveldeki müsta’în lafzı Müste’ân a delâlet eyler.
(Vatanın zevkı mülâkât-ı ahibbâ iledir
Bî –mülâkat-ı ahibbâ vatanı n’eyleyeyim?) beyti dahi bu kabîldendir.

    3- San’at-ı müşâkele, bir şey’i, sohbetinde bulunduğu bir şey’in ismiyle zikr etmekdir. Nitekim bir konağa yalınayak gelen bir fakire, “Ne dürlü yemek istersin, pişirelim” denilmesi üzerine “Bana bir çift ayakkabı pişiriniz.” demesi gibi. Kezâlik ağaç gars etmekde olan bir çiftlik sahibine bir  müsâfir gelerek “Hâtem-i Tayy gibi gars et.” deyip de “in’âm ü ihsân et.” ma’nâsını murâd eylemesi dahi bu kabîldendir.

    4- ‘Aks, kelâmın bir cüz’ü, diğer cüz’ünün üzerine takdîm olundukdan sonra ber-‘aks olarak îrâd olunmakdır. “Âdâtü’s-sâdât, sâdâtü’l-âdât” ve “Bârî te’âlâ, ölüden diri ve diriden ölü ihrâc eyler. “ibârelerinde olduğu gibi.
       Bî-nikâb ü bâ-nikâb ‘arz-ı cemâl eylerdi yâr
       Geh hilâli bedr ü geh bedri, hilâl eylerdi yâr    beyti dahi bu kabîldendir.

    5- Rücû’, bir sözü söyledikten sonra, li-nüktetin, anı naz etmekdir.

      Çeşm-i im’ân ile bakdıkca vücûd ü ‘ademe
      Sahn-ı cennet görünür âdeme, sahrâ-yı ‘adem 

      Galat etdim ne revâ cennete teşbîh etmek
      Başkadır ni’met-i âsâyiş-i me ‘vâyı ‘adem

     Tutalım anda da olmuş ni’am-ı gûn-â-gûn
     Öyle muhtâc-ı tenâvul müdür âlây-ı ‘adem     gibi.
     Gûş et gönül beyân-ı miyân söylerim sana
     Yok, belki rişte-i dil ü cân söylerim sana       beytiyle

     Edenler dûr cânândan, beni cânında bulsunlar
   Galat dedim, değil cânında, cânânında bulsunlar   beyti dahi bu kabîldendir.

     6- Cem’, müte’addid şeyleri bir hükümde cem’ etmektir

‘Aşka düşmüş ibtidâ, bir nây, bir ben, bir gönül

Dâg-dâg-ı ibtilâ, bir nây, bir ben, bir gönül ve

             Hem gönlümü, hem ‘aklımı, hem sabrımı aldın
         Ey şûh-ı cefâ-pîşe, bana sen neler etdin!          

beyitlerinde olduğu gibi Dil, âteş; dîde, âteş; sîne, âteş; rûy’ı yâr, âteş mısra’ı dahi bu kabîldendir.

    7- Tefrîk, iki şey’in beynindeki fark ü tefâvütü beyân etmekdir.

           Nice teşbîh ederim kadd-i nihâl-i yare
       Yoğ iken vech-i şebeh tâze-nihâl-i çemeni
       O bulur kisve-i sebzîn-i varakla revnak
       Yâr eder kesb-i letâfet, çıkarıp pîreheni       kıt’asında olduğu gibi.

    8- Leff ü neşr san’atı ki müte’addid şeyler zikr oldukdan sonra her birine ‘â’id olan hükümler irâd olunmakdır. İki kısımdır. Kısm-ı evvel, müretteb; kısm-ı sânî, gayr-i mürettebdir.
 Leff ü neşr-i müretteb:
         Sûz-ı ‘aşkın, sînede; sevdâ-yı zülfün, kalbde
         Nârdır, külhende; gûyâ mârdır, gencînede
 Leff ü neşr-i gayr-i müretteb:
        Fikr-i zülfün, dilde; tâb-ı sûz-ı ‘aşkın, sînede
        Nârdır, külhende; gaya mârdır, gencînede

    9-Mezheb-i kelâmî, mütekellimînin usûlü vech ile ya’nî tarîk-ı burhânı üzre, matlûba delîl getirmekdir.
  Nitekim İbrâhim ‘aleyhi’s-selâm hazretleri nazar ü istidlal ile kavmini ilzâm içün ahşam olup da bir parlak yıldız gibi göründükde “İşte bu benim Rabbimdir.” dedikten sonra, yıldız, gurûb ü gaybûbet edicek “Ben böyle ga’ib olan şey’leri sevmem” demesi, yıldızın, ilah olmadığına istidlâldir. Şöyle ki “Yıldız, sebâtızdır; benim rabbim ise sebâtsız değildir; öyle ise yıldız benim Rabbim değildir.” demek olur.

    10- Hüsn-i ta’lîl, bir i’tibâr-ı latîf-i gayr-i hakîkî ile bir vasf içün bir ‘illet-i münâsibe iddi’a olunmakdır. Ya’nî nefs’ül-emrde ‘illeti olmayan ma’nâ, ‘illet olmak üzre i’tibâr kılınmakdır. Bu vasıf iki kısma münkasım olur. Şöyle ki yâ bir sıfat-ı sâbite olup da ‘illetinin beyânı kasd olunur veyâ sâbit olmayıp da istibâtı murâd olur.
  Nitekim
       Oldu ruhsârına taklîd ile gül, hâr ile hor

mısra’ında “gül”ün, “ruhsâr’ı yar”a taklidi, “hâr ile hor” olmasına hüsn-i talîldir. Ammâ güllerde hâr bulunmasının ‘illet-i hakîkiyyesi, hikmet-i bâliga-i samedaniyye îcabından olup beyne’n nâs ma’lum olan umur-ı ‘âdiyyeden değildir.

    Perîşân ehl-i ‘âlem, ah ü efgân etdiğimdendir
       Perîşân olduğum, halkı perîşân etdiğimdendir

beyti dahi bu kabîldendir ki şâ’ir, ah ü efgânını, halkın perişânlığına ve halkı perişân etdiğini, kendi perişânlığına ‘illet i’tibâr edip, bu ise hüsn-i ta’lîldir. Amma nefsü’l-emrde kim bilir ki bu perîşânlığa sebeb ne idi? Ve Sünbülzade Vehbî
Çâh-ı zekan üfdâdesi, dil-beste-i zülfüz
Zincirlikuyu anın içün meskenimizdir beyitinde Zincirlikuyu semtinde sâkin olduğuna, mısr-yı evveli, hüsn-ü ta’lîl olarak îrâd eylemişdir. Halbuki kendisinin, Zincirlikuyu civarında sâkin olduğu sabit ve orada sâhib-i hane olduğu ise ma’lûmdur.
‘alevlendi dilinde âteş-i reşk-i kef-i desti
Pür oldu şâh-ı mercân ile sanman ka’r-ı deryâyı beyti dahi bu kabîldendir ki deryânın ba’z-ı mevâkı’nda, ka’rının, kızıl görünmesi, derûnundaki mercanlarda nâşî olduğu ma’lûm iken şâ’ir, kendi memdûhunun vüs’at ü kesret-i ihsînına, deryânın ‘alev-efrûz-ı âteş-i hased olduğunu ana hüsn-i ta’lîl kılmışdır.
Ser-mâye-i şâ’iran tükenmez
Dünyâ tükenir, yalan tükenmez beytinde ser-mâye-i şâ’iranın, tükenmez olması mümkûn olsa da müsteb’ad olduğundan, anların ser-mâyesi yalan olup ise tükenmez olduğu beyânınyla isbât olunmuştur; bu dahi hüsn-i ta’lîl dir.
Kim söyleşir ol gamze-i cân-sûz ile zîrâ
Her bir müje, bir nâdire-perdâz-ı mahabbet beyti dahi bu kabîldendir. Ve li-muharririhi
Dâğ-dâr olmasa hışmınla eger
Mübtelâ-yı kelef, olmazdı Kamer
Hıdmetin etmese Cevzâ, niyet
Bağlanmaz idi miyânına kemer kıt’asında memduhun hışmıyla, kamerin dağ-dar olması ve anın hıdmetine cevzânın niyet etmesi mümkin olmadığı halde hüsn-i ta’lîl kabîlinden olarak evvelkisine, kamerin kelef-târ olmasıyla ve ikincisine cevzânın nıtâkbend görünmesiyle istidlâl olunmuştur. Şekk üzerine bina olunan kelâm dahi hüsn-i ta’lîle ilhâk olunmuşdur.

    Esdikce bâd-ı subh perîşânsın ey gönül
    Benzer esîr-i turre-i cânânsın ey gönül      beytinde olduğu gibi

         Şemîm-i nâfeye dâ’ir, sabâda var bir eser
    ‘acep o âhû-yı nâzende, kâkülün mütarar     beyti dahi bu kabîldendir.

    11- Mübâlağa ki vasfın şiddet ya za’afda, müsteb’ad yâ muhâl derecesine bülûğu iddi’â olunmakdır. Teblîğ ü iğrâk ve gulüvv deyü üç kısma taksîm olunur. Şöyle ki müdde’â, eğer ‘aklen ve ‘âdeten mümkin ise teblîğ denilir ve ‘inde’l-bülegâ makbûl olur.
        Benim ol nâdire-senc-i Güher-i tâze-zuhûr
    Köhne mazmûna değil genc-i hayâlim, mahzen         beyti gibi.Ve eğer ‘âdeten muhâl ve ‘aklen mümkin olur ise iğrâk denilir. Bu dahi makbûldur.

    Feth-i Hayber olalı, eylememişdir kimse
    Zûr-ı bâzû ile bir böyle hisârı teshîr  beyti gibi. Ve eğer ‘aklen dahi muhâl ise gulüvv denilir. Bir kasr-ı ‘âlînin sitâyişi hakkında, Nef’înin
    Değil mihr ü beyâz-ı subh ufukda seyr içün sakfın
    Felek baş kaldırınca, hâke düşdü tâc ü destârı beyti gibi
     Gulüvv,makbûl olmaz. Meger ki sîga-i şartiyye yâ teşbîh gibi bir vech ile sıhhat ü imkân râddesine takrîb ü ta’dîl kılma. Nitekim kasîde-i mezkûrenin 
    Sanırlar bir gül-i zer-dûzdur,bir nat’-ı hârâda
    Ruhânında görenler,’aks-i hûrşîd-i pür-envârı     beytinde sanırlar ta’bîri ile mübâlağa, sıhhate takrîb kılınmışdır. Ve kezâ bir at mehdine dâ’ir olan 
        Şikest etmez habâbın,etse cevlân rûy-ı deryâda 
    Tokunsa berk-ı na’li,nerm ederken seng-i hârâyı     beytindeki gulüvv dahi farz üzerine mebnî olarak sîga-i şartiyye ile bir mertebe ta’dîl olunmuştur. Yâhûd meger ki bir güzel hayâl buluna, o hâlde dahi gulüvv müstahsen olur.
                Nâzı, âb etmiş de bir fevvâre resm etmiş, hayâl
        İşte o sudur, atılmış, kâmetin olmuş senin         beytinde olduğu gibi. Ve yâhûd hezl makâmında îrâd oluna. O hâlde dahi gulüvv, mecâz olur. Nitekim “Ne ‘aceb, yârın işret etmeğe niyet etsem, dünden sarhoş olurum.” denildiği gibi. Bu sûretlerden mâ-‘adâ, gulüvvler makbûl olmaz. Hele Nef’î’nin
       Benim ol nâzım-ı endîşe ki simsâr-ı kazâ
       Edemez kıymet-i ‘akd-ı dür-i nâzmım, takdîr    gibi eşna’ gulüvvleri, kat’iyyen merdûd ü münkerdir.
  Mübâlaga-i makbûle kabîlinden ‘add olunmağa şâyân bir san’at dahi bir garazı, nakîzine benzer ta’bîr ile te’kîd eylemekdir.
  İşte bunun bir kısmına te’kîdü’l-medh bimâ-yüşbihü’z-zemm denilir ki zem yollu medh demekdir. 
  Nitekim “Bu kılıcın kusûru yokdur; fakat muhârebelerde çok kullanılmış olduğundan üzerine pek çok kan lekesi var.” denildikde, “Eğer kılıçda kan lekesi ‘ayb sayılır ise işte bu kılıcın o ‘aybı vardır, lâkin kan lekesi kılıçda ‘ayb sayılamaz. Öyleyse bu kılıçda ‘ayb tasavvur olunmaz.” demek olarak medhi, mü’ekked olur.
       Hüsnüne hiç diyecek yok ammâ
       Nigehi ok gibi işler câna  beyti dahi bu kabîldendir.
  Dîğer bir kısmına dahi te te’kîdü’z-zemm bimâ-yüşbihü’l medh denilir ki medh yollu zemm demek olur. Nitekim “Andan hayır gelmez; lâkin iyilik gördüğü âdeme kemlik eder.” denilir. “Filân âdem, fâsıkdır; ammâ câhildir.” ve “Günâhına girmeyeyim; oruç yediğini gördüm; ammâ namâz kıldığını görmedim.” ‘ibâreleri dahi bu kabîldendir.
          12- Tecâhülü’l-‘ârif, bir nükteye binâ’en, ma’lûmu, gayr-i ma’lûm siyâkında îrâd eylemekdir. Nitekim
       Bir nihânîce tebessüm de mi sığmaz câna
        Söyle bi’llah dehânın tâ o kadar teng midir?      beytinde fem-i cânânın küçüklüğünü medihde mübâlağa içün istifhâm tarîkına gidilmişdir. Kezâlik
       Şeb midir bu yâ sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır?
       Şem’-i meclis, şu’le-i dâğ-ı nümâyânım mıdır?      beytinde “tevellüh” ve “tahayyür” nüktesine binâ’en istifhâm yolu ihtiyâr edilmişdir.

    13- İdmâc, bir ma’nâya, diğer ma’nâ tazmîn etdirilmekdir. Nitekim
               Sadrında seni eyleye Hak dâ’im ü bâkî
              Hep ‘âlemin etdikleri şimdi bu du’âdır    beytinde şâ’irin garazı memdûhu olan sadr-ı a’zama du’âdır. Fakat cümle-i du’âiyyeye anın ıslâh-ı ahvâl-i ‘âleme sebebiyeti ile medhini dahi tazmîn eylemişdir. Çünki ‘âlemin öyle du’â etmesi, elbette fâ’idelerine mebnî olmak lâzım gelip, bu ise memdûhun ana sebebiyetini mutazammın olur.
   Ve ba’zân bu iki ma’nâ, bir garaza ‘â’id olur. Şöyle ki bir garaz içün sevk ü îrâd olunan ma’nâ, yine ol garaza dâ’ir olan bir ma’nâ-yı zâ’idi müstetbi’ olur. İşte buna istitbâ’ dahi denilir. Nitekim “Ol bahâdırın rü’ûs-ı a’dâ üzerinde şâ’ika-i seyfini, beş bulut cevlân etdirir.” terkîbi, ol bahâdırın şecâ’atle medhini müfîd olur. Fakat beş bulutdan murâd beş parmak olup parmakların, buluta teşbîhi ise sahâ ve kerem ile medhini dahi müstetbi’ olur. Hâlbuki iki manâ bir garaza yanî medhe âid olur.

14-Tevcîh san’atı iki muhtemilü’z-zıddeyn dahi denilir. Sözü, iki muhtelif ma’nâya muhtemil olarak îrâd eylemekdir. Nitekim “Yek-çeşm derzî, bana bir cübbe dikmiş; keşke iki gözü de siyâh olaydı.” diyen kimse, cübbeden memnûn olup da derzînin görür gözü gibi diğer gözünün dahi görür olmasını temennî eylemek yâhûd nâ-hoşnûd olup da görür gözü hakkında bed-du’â etmek ma’nâlarına muhtemil olur

  Tevriye ki îhâm dahi denilir. Bir lafzın, karîb ve ba’îd iki manâsı olup da karîne-i hafiyeye i’timâden, ma’nâ-yı ba’îdi irâde olunmakdır. 
  İş bu tevriye san’atı lafzın ta’addüd-i ma’nâsına mebnî olmak mülabesesiyle ‘ulemâ-yı ‘Arabbîye anı muhassenât-ı ma’neviyyeden ‘add eylemişlerdir. Lâkin tevriyeyi hâvî olan ‘ibâre başka lisâna tercüme olunsa ekseriyyâ bu san'at zâyi olacağına nazaran anı muhassenât-ı lafziyeden add eylemek münâsib olur. Misâlleri ber-vech-i âtî îrâd olunur.
  Beyit:
       Gül, gülse; dâ’im ağlasa bülbül ‘aceb değil
       Zîrâ kimine ağla, demişler kimine, gül
  Dîger
       Miyân-ı nâzükünü mûya benzedirsem eger
      Gürûh-ı ehl-i safâ öyledir belî, derler
  Dîger 
      Her yana bûy-ı kâkülünü târ-mâr eder
      Kalmaz sabâya etdiği, bu rûzgârdır
   Dîger:
      Susadım, su diledim, çâh-ı zenah-dânından
      Bir ‘Arab bekler imiş ben anı hâli sandım

    Şeyhü’l-İslâm Mekki-zâde ‘Âşım Efendî’nin vefâtında, Vak’a-nüvîs Es’ad Efendî, meşîhata müteheyyi’ ve müterakkıb iken ‘Ârif Hikmet Beyefendi Şeyhü’l-İslâm oldukda, Es’ad Efendî’nin söylemiş olduğu
      Bu beytim yâdigâr olsun cihâna
     Tahallüfle derûnum gamla doldu
     Bana lâyık iken câh-ı meşîhat
     Hudâ’nın hikmeti, ‘Ârif Bey oldu   kıt’asındaki “hikmet” dahi bu kabîldendir.

BÂB-I SÂLİS

Sanâyi'-i Bedî'iyye Hakkındadır.

Sanâyi’-i Bedî’iyye, kelâm-ı belîğin vücûh-ı tezyîn tahsîni demek olarak iki kısma taksîm olunur.
Kısm-ı evvel, ma’nâya ‘â’id olan muhassenâtdır.
Kısm-ı sânî, lafza ‘ âid olan muhassenâtdır.
Bu iki kısımdan her biri, bi-mennihi te’âlâ, birer fasılda ta’rîf kılınacakdır.

Sanâyi’-i Bedî’iyyeye mülhak ba’z-ı muhassenât olmağla anlar ve bir de müte’ahhirîn-i şu’arâ beyninde mütedâvil olan san’at-ı târîh dahi, başkaca birer fasılda îrâd olunacaklardır.

Fasl-ı Evvel (Muhassenât-ı Maneviyye Hakkındadır.)

1- San’at-ı tıbâk ki mutâbakat ve tezâd dahi denilir. Beynlerinde tezâd ve diger vech ile tekâbül bulunan şeyleri cem’ etmekdir. Beyâz ile siyâhı ve dost ile düşmeni bir yerde cem’ etmek gibi.

(Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmil
   Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakîl)   beyti ile müellifin

(Eden vuslat deminde fikr-i hicrân, ağlasın, gülsün
   Dökenler eşk-i şâdî böyle her ân ağlasın gülsün)     ve

 (Lebi, cân tâzeler, bîmâr-ı cismi, cân alır Cevdet
   O şûha dil veren dil-haste, her an ağlasın gülsün)   beyitleri bu kabîldendir.

Tıbâkın bir kısmı da mukâbele denilen san’atdır ki mütevâfık ma’nâları irâd eyledikden sonra sırasıyla mukâbillerini zikr etmektedir.
(Dilde safâ-yı ‘aşkın dîde, gamınla pür-nem
Bir evde ‘ayş ü şâdî, bir evde ye’s ü mâtem) beytinde olduğu gibi ki mütetevâfık olan ayş ü şâdî irâd olduktan sonra mukâbilleri olan “ye’s ü mâtem” getirilmişdir.

2- Mürâ’ât-ı nazîr ki san’at-ı tenâsüb ve telfîk dahi denir. Mütenâsib şeyleri cem’ etmekdir. Kalem, kalem-tıraş, hokka, mıkrâz ve top, tüfenk, kılıç, mızrak ı bir yerde zikr etmek gibi.
(Gider mi sîne-i ehl-i mahabbetden hayâl-i yâr
Nice münfekk olur sûret, heyûlâ-yı merâyâdan) beytindeki sûret ile heyûlâ ve merâyâ bu kabîldendir.
Übüvvet ile bünüvvet gibi mütezâyifeyn, bir yerde müctemi’ olmadıkları cihetle, beynlerinde san’at-ı tıbâk bulunur ise de mütelâzım oldukları i’tibârıyla dahi beynlerinde mürâ’ât-ı nazir vardır. Ba’zan bir lafzın murâd olmayan ma’nâsı i’tibârıyla tenâsüb bulunur. İşte buna îhâm-ı tenâsüb denilir ki mürâ’ât-ı nazîre mülhakdır.

Nitekim (‘Acep mi tutsa el üstünde nergisi, dildâr
Ezelden aralarında göz âşinâlığı var ) beytinde göz aşinâlığı, mu’ârefe ma’nâsına olup ancak gözün ma’nâ-yı lügavisî i’tibârıyla nergise müşâhabeheti ma’lûmdur.

(Gülzâr-ı dehr içinde nesîm-i sabâ gibi
            Halkın esip savurduğu  bâd-ı hevâ imiş)  beytindeki “hevâ” lafzı dahi bu kâbildendir.

(Nev-rûz erip ağyâr ile seyr eyledi dil-ber
          Geceyle günüm oldu benim şimdi ber-â-ber)  beyti dahi bu kabîlden ma’dûd olur.

    Teşâbüh-i etraf san’atı ki kelâmı, ibtidâsına münâsib olan şey ile hatmetmekdir; mürâ'ât-ı nazîrden ma’dûddur.

Nitekim
(Halk eder dâd ü sited; biz pür-telâş ü bi-nasîb
Çâr-sû-yı ‘âlemin bir onmadık dellâlıyız) beytinde olduğu gibi ki dâd ü sited ile çâr-sû ve “bi-nasîb” ile “onmadık dellâl” Mütenâsibdir.
(Yokdur ber-murâd ü nihâl-i emel deyü
Bâg-ı cihânda çekme elem hep olur biter) beyti dahi bu kabîldendir.
Yine bu kabîlden olarak bir de irsâd vardır ki teshîm dahi denilir. Bu da bir san’atdır ki kelâmın evvelinde bir söz bulunup, harf-i revî ma’lûm olduğu halde fıkranın yâhûd beytin ahirine delâlet eyler.
Nesirde, fıkra; şi’irde, beyit menzilesinde olup harf-i revî dahi fıkrada yâhûd beyitde tekerrür eden harfdir.
Meselâ
(Ol müsta‘în-i ism-i Celâl’ım ki def’aten
Feth-i kelâma kudretimi Müste‘ân verir) beytinde harf-i revînin “nûn” olduğu ma’lûm olıcak, mısra’-ı evveldeki müsta’în lafzı Müste’ân a delâlet eyler.
(Vatanın zevkı mülâkât-ı ahibbâ iledir
Bî –mülâkat-ı ahibbâ vatanı n’eyleyeyim?) beyti dahi bu kabîldendir.

    3- San’at-ı müşâkele, bir şey’i, sohbetinde bulunduğu bir şey’in ismiyle zikr etmekdir. Nitekim bir konağa yalınayak gelen bir fakire, “Ne dürlü yemek istersin, pişirelim” denilmesi üzerine “Bana bir çift ayakkabı pişiriniz.” demesi gibi. Kezâlik ağaç gars etmekde olan bir çiftlik sahibine bir  müsâfir gelerek “Hâtem-i Tayy gibi gars et.” deyip de “in’âm ü ihsân et.” ma’nâsını murâd eylemesi dahi bu kabîldendir.

    4- ‘Aks, kelâmın bir cüz’ü, diğer cüz’ünün üzerine takdîm olundukdan sonra ber-‘aks olarak îrâd olunmakdır. “Âdâtü’s-sâdât, sâdâtü’l-âdât” ve “Bârî te’âlâ, ölüden diri ve diriden ölü ihrâc eyler. “ibârelerinde olduğu gibi.
       Bî-nikâb ü bâ-nikâb ‘arz-ı cemâl eylerdi yâr
       Geh hilâli bedr ü geh bedri, hilâl eylerdi yâr    beyti dahi bu kabîldendir.

    5- Rücû’, bir sözü söyledikten sonra, li-nüktetin, anı naz etmekdir.

      Çeşm-i im’ân ile bakdıkca vücûd ü ‘ademe
      Sahn-ı cennet görünür âdeme, sahrâ-yı ‘adem 

      Galat etdim ne revâ cennete teşbîh etmek
      Başkadır ni’met-i âsâyiş-i me ‘vâyı ‘adem

     Tutalım anda da olmuş ni’am-ı gûn-â-gûn
     Öyle muhtâc-ı tenâvul müdür âlây-ı ‘adem     gibi.
     Gûş et gönül beyân-ı miyân söylerim sana
     Yok, belki rişte-i dil ü cân söylerim sana       beytiyle

     Edenler dûr cânândan, beni cânında bulsunlar
   Galat dedim, değil cânında, cânânında bulsunlar   beyti dahi bu kabîldendir.

     6- Cem’, müte’addid şeyleri bir hükümde cem’ etmektir

‘Aşka düşmüş ibtidâ, bir nây, bir ben, bir gönül

Dâg-dâg-ı ibtilâ, bir nây, bir ben, bir gönül ve

             Hem gönlümü, hem ‘aklımı, hem sabrımı aldın
         Ey şûh-ı cefâ-pîşe, bana sen neler etdin!          

beyitlerinde olduğu gibi Dil, âteş; dîde, âteş; sîne, âteş; rûy’ı yâr, âteş mısra’ı dahi bu kabîldendir.

    7- Tefrîk, iki şey’in beynindeki fark ü tefâvütü beyân etmekdir.

           Nice teşbîh ederim kadd-i nihâl-i yare
       Yoğ iken vech-i şebeh tâze-nihâl-i çemeni
       O bulur kisve-i sebzîn-i varakla revnak
       Yâr eder kesb-i letâfet, çıkarıp pîreheni       kıt’asında olduğu gibi.

    8- Leff ü neşr san’atı ki müte’addid şeyler zikr oldukdan sonra her birine ‘â’id olan hükümler irâd olunmakdır. İki kısımdır. Kısm-ı evvel, müretteb; kısm-ı sânî, gayr-i mürettebdir.
 Leff ü neşr-i müretteb:
         Sûz-ı ‘aşkın, sînede; sevdâ-yı zülfün, kalbde
         Nârdır, külhende; gûyâ mârdır, gencînede
 Leff ü neşr-i gayr-i müretteb:
        Fikr-i zülfün, dilde; tâb-ı sûz-ı ‘aşkın, sînede
        Nârdır, külhende; gaya mârdır, gencînede

    9-Mezheb-i kelâmî, mütekellimînin usûlü vech ile ya’nî tarîk-ı burhânı üzre, matlûba delîl getirmekdir.
  Nitekim İbrâhim ‘aleyhi’s-selâm hazretleri nazar ü istidlal ile kavmini ilzâm içün ahşam olup da bir parlak yıldız gibi göründükde “İşte bu benim Rabbimdir.” dedikten sonra, yıldız, gurûb ü gaybûbet edicek “Ben böyle ga’ib olan şey’leri sevmem” demesi, yıldızın, ilah olmadığına istidlâldir. Şöyle ki “Yıldız, sebâtızdır; benim rabbim ise sebâtsız değildir; öyle ise yıldız benim Rabbim değildir.” demek olur.

    10- Hüsn-i ta’lîl, bir i’tibâr-ı latîf-i gayr-i hakîkî ile bir vasf içün bir ‘illet-i münâsibe iddi’a olunmakdır. Ya’nî nefs’ül-emrde ‘illeti olmayan ma’nâ, ‘illet olmak üzre i’tibâr kılınmakdır. Bu vasıf iki kısma münkasım olur. Şöyle ki yâ bir sıfat-ı sâbite olup da ‘illetinin beyânı kasd olunur veyâ sâbit olmayıp da istibâtı murâd olur.
  Nitekim
       Oldu ruhsârına taklîd ile gül, hâr ile hor

mısra’ında “gül”ün, “ruhsâr’ı yar”a taklidi, “hâr ile hor” olmasına hüsn-i talîldir. Ammâ güllerde hâr bulunmasının ‘illet-i hakîkiyyesi, hikmet-i bâliga-i samedaniyye îcabından olup beyne’n nâs ma’lum olan umur-ı ‘âdiyyeden değildir.

    Perîşân ehl-i ‘âlem, ah ü efgân etdiğimdendir
       Perîşân olduğum, halkı perîşân etdiğimdendir

beyti dahi bu kabîldendir ki şâ’ir, ah ü efgânını, halkın perişânlığına ve halkı perişân etdiğini, kendi perişânlığına ‘illet i’tibâr edip, bu ise hüsn-i ta’lîldir. Amma nefsü’l-emrde kim bilir ki bu perîşânlığa sebeb ne idi? Ve Sünbülzade Vehbî
Çâh-ı zekan üfdâdesi, dil-beste-i zülfüz
Zincirlikuyu anın içün meskenimizdir beyitinde Zincirlikuyu semtinde sâkin olduğuna, mısr-yı evveli, hüsn-ü ta’lîl olarak îrâd eylemişdir. Halbuki kendisinin, Zincirlikuyu civarında sâkin olduğu sabit ve orada sâhib-i hane olduğu ise ma’lûmdur.
‘alevlendi dilinde âteş-i reşk-i kef-i desti
Pür oldu şâh-ı mercân ile sanman ka’r-ı deryâyı beyti dahi bu kabîldendir ki deryânın ba’z-ı mevâkı’nda, ka’rının, kızıl görünmesi, derûnundaki mercanlarda nâşî olduğu ma’lûm iken şâ’ir, kendi memdûhunun vüs’at ü kesret-i ihsînına, deryânın ‘alev-efrûz-ı âteş-i hased olduğunu ana hüsn-i ta’lîl kılmışdır.
Ser-mâye-i şâ’iran tükenmez
Dünyâ tükenir, yalan tükenmez beytinde ser-mâye-i şâ’iranın, tükenmez olması mümkûn olsa da müsteb’ad olduğundan, anların ser-mâyesi yalan olup ise tükenmez olduğu beyânınyla isbât olunmuştur; bu dahi hüsn-i ta’lîl dir.
Kim söyleşir ol gamze-i cân-sûz ile zîrâ
Her bir müje, bir nâdire-perdâz-ı mahabbet beyti dahi bu kabîldendir. Ve li-muharririhi
Dâğ-dâr olmasa hışmınla eger
Mübtelâ-yı kelef, olmazdı Kamer
Hıdmetin etmese Cevzâ, niyet
Bağlanmaz idi miyânına kemer kıt’asında memduhun hışmıyla, kamerin dağ-dar olması ve anın hıdmetine cevzânın niyet etmesi mümkin olmadığı halde hüsn-i ta’lîl kabîlinden olarak evvelkisine, kamerin kelef-târ olmasıyla ve ikincisine cevzânın nıtâkbend görünmesiyle istidlâl olunmuştur. Şekk üzerine bina olunan kelâm dahi hüsn-i ta’lîle ilhâk olunmuşdur.

    Esdikce bâd-ı subh perîşânsın ey gönül
    Benzer esîr-i turre-i cânânsın ey gönül      beytinde olduğu gibi

         Şemîm-i nâfeye dâ’ir, sabâda var bir eser
    ‘acep o âhû-yı nâzende, kâkülün mütarar     beyti dahi bu kabîldendir.

    11- Mübâlağa ki vasfın şiddet ya za’afda, müsteb’ad yâ muhâl derecesine bülûğu iddi’â olunmakdır. Teblîğ ü iğrâk ve gulüvv deyü üç kısma taksîm olunur. Şöyle ki müdde’â, eğer ‘aklen ve ‘âdeten mümkin ise teblîğ denilir ve ‘inde’l-bülegâ makbûl olur.
        Benim ol nâdire-senc-i Güher-i tâze-zuhûr
    Köhne mazmûna değil genc-i hayâlim, mahzen         beyti gibi.Ve eğer ‘âdeten muhâl ve ‘aklen mümkin olur ise iğrâk denilir. Bu dahi makbûldur.

    Feth-i Hayber olalı, eylememişdir kimse
    Zûr-ı bâzû ile bir böyle hisârı teshîr  beyti gibi. Ve eğer ‘aklen dahi muhâl ise gulüvv denilir. Bir kasr-ı ‘âlînin sitâyişi hakkında, Nef’înin
    Değil mihr ü beyâz-ı subh ufukda seyr içün sakfın
    Felek baş kaldırınca, hâke düşdü tâc ü destârı beyti gibi
     Gulüvv,makbûl olmaz. Meger ki sîga-i şartiyye yâ teşbîh gibi bir vech ile sıhhat ü imkân râddesine takrîb ü ta’dîl kılma. Nitekim kasîde-i mezkûrenin 
    Sanırlar bir gül-i zer-dûzdur,bir nat’-ı hârâda
    Ruhânında görenler,’aks-i hûrşîd-i pür-envârı     beytinde sanırlar ta’bîri ile mübâlağa, sıhhate takrîb kılınmışdır. Ve kezâ bir at mehdine dâ’ir olan 
        Şikest etmez habâbın,etse cevlân rûy-ı deryâda 
    Tokunsa berk-ı na’li,nerm ederken seng-i hârâyı     beytindeki gulüvv dahi farz üzerine mebnî olarak sîga-i şartiyye ile bir mertebe ta’dîl olunmuştur. Yâhûd meger ki bir güzel hayâl buluna, o hâlde dahi gulüvv müstahsen olur.
                Nâzı, âb etmiş de bir fevvâre resm etmiş, hayâl
        İşte o sudur, atılmış, kâmetin olmuş senin         beytinde olduğu gibi. Ve yâhûd hezl makâmında îrâd oluna. O hâlde dahi gulüvv, mecâz olur. Nitekim “Ne ‘aceb, yârın işret etmeğe niyet etsem, dünden sarhoş olurum.” denildiği gibi. Bu sûretlerden mâ-‘adâ, gulüvvler makbûl olmaz. Hele Nef’î’nin
       Benim ol nâzım-ı endîşe ki simsâr-ı kazâ
       Edemez kıymet-i ‘akd-ı dür-i nâzmım, takdîr    gibi eşna’ gulüvvleri, kat’iyyen merdûd ü münkerdir.
  Mübâlaga-i makbûle kabîlinden ‘add olunmağa şâyân bir san’at dahi bir garazı, nakîzine benzer ta’bîr ile te’kîd eylemekdir.
  İşte bunun bir kısmına te’kîdü’l-medh bimâ-yüşbihü’z-zemm denilir ki zem yollu medh demekdir. 
  Nitekim “Bu kılıcın kusûru yokdur; fakat muhârebelerde çok kullanılmış olduğundan üzerine pek çok kan lekesi var.” denildikde, “Eğer kılıçda kan lekesi ‘ayb sayılır ise işte bu kılıcın o ‘aybı vardır, lâkin kan lekesi kılıçda ‘ayb sayılamaz. Öyleyse bu kılıçda ‘ayb tasavvur olunmaz.” demek olarak medhi, mü’ekked olur.
       Hüsnüne hiç diyecek yok ammâ
       Nigehi ok gibi işler câna  beyti dahi bu kabîldendir.
  Dîğer bir kısmına dahi te te’kîdü’z-zemm bimâ-yüşbihü’l medh denilir ki medh yollu zemm demek olur. Nitekim “Andan hayır gelmez; lâkin iyilik gördüğü âdeme kemlik eder.” denilir. “Filân âdem, fâsıkdır; ammâ câhildir.” ve “Günâhına girmeyeyim; oruç yediğini gördüm; ammâ namâz kıldığını görmedim.” ‘ibâreleri dahi bu kabîldendir.
          12- Tecâhülü’l-‘ârif, bir nükteye binâ’en, ma’lûmu, gayr-i ma’lûm siyâkında îrâd eylemekdir. Nitekim
       Bir nihânîce tebessüm de mi sığmaz câna
        Söyle bi’llah dehânın tâ o kadar teng midir?      beytinde fem-i cânânın küçüklüğünü medihde mübâlağa içün istifhâm tarîkına gidilmişdir. Kezâlik
       Şeb midir bu yâ sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır?
       Şem’-i meclis, şu’le-i dâğ-ı nümâyânım mıdır?      beytinde “tevellüh” ve “tahayyür” nüktesine binâ’en istifhâm yolu ihtiyâr edilmişdir.

    13- İdmâc, bir ma’nâya, diğer ma’nâ tazmîn etdirilmekdir. Nitekim
               Sadrında seni eyleye Hak dâ’im ü bâkî
              Hep ‘âlemin etdikleri şimdi bu du’âdır    beytinde şâ’irin garazı memdûhu olan sadr-ı a’zama du’âdır. Fakat cümle-i du’âiyyeye anın ıslâh-ı ahvâl-i ‘âleme sebebiyeti ile medhini dahi tazmîn eylemişdir. Çünki ‘âlemin öyle du’â etmesi, elbette fâ’idelerine mebnî olmak lâzım gelip, bu ise memdûhun ana sebebiyetini mutazammın olur.
   Ve ba’zân bu iki ma’nâ, bir garaza ‘â’id olur. Şöyle ki bir garaz içün sevk ü îrâd olunan ma’nâ, yine ol garaza dâ’ir olan bir ma’nâ-yı zâ’idi müstetbi’ olur. İşte buna istitbâ’ dahi denilir. Nitekim “Ol bahâdırın rü’ûs-ı a’dâ üzerinde şâ’ika-i seyfini, beş bulut cevlân etdirir.” terkîbi, ol bahâdırın şecâ’atle medhini müfîd olur. Fakat beş bulutdan murâd beş parmak olup parmakların, buluta teşbîhi ise sahâ ve kerem ile medhini dahi müstetbi’ olur. Hâlbuki iki manâ bir garaza yanî medhe âid olur.

14-Tevcîh san’atı iki muhtemilü’z-zıddeyn dahi denilir. Sözü, iki muhtelif ma’nâya muhtemil olarak îrâd eylemekdir. Nitekim “Yek-çeşm derzî, bana bir cübbe dikmiş; keşke iki gözü de siyâh olaydı.” diyen kimse, cübbeden memnûn olup da derzînin görür gözü gibi diğer gözünün dahi görür olmasını temennî eylemek yâhûd nâ-hoşnûd olup da görür gözü hakkında bed-du’â etmek ma’nâlarına muhtemil olur

  Tevriye ki îhâm dahi denilir. Bir lafzın, karîb ve ba’îd iki manâsı olup da karîne-i hafiyeye i’timâden, ma’nâ-yı ba’îdi irâde olunmakdır. 
  İş bu tevriye san’atı lafzın ta’addüd-i ma’nâsına mebnî olmak mülabesesiyle ‘ulemâ-yı ‘Arabbîye anı muhassenât-ı ma’neviyyeden ‘add eylemişlerdir. Lâkin tevriyeyi hâvî olan ‘ibâre başka lisâna tercüme olunsa ekseriyyâ bu san'at zâyi olacağına nazaran anı muhassenât-ı lafziyeden add eylemek münâsib olur. Misâlleri ber-vech-i âtî îrâd olunur.
  Beyit:
       Gül, gülse; dâ’im ağlasa bülbül ‘aceb değil
       Zîrâ kimine ağla, demişler kimine, gül
  Dîger
       Miyân-ı nâzükünü mûya benzedirsem eger
      Gürûh-ı ehl-i safâ öyledir belî, derler
  Dîger 
      Her yana bûy-ı kâkülünü târ-mâr eder
      Kalmaz sabâya etdiği, bu rûzgârdır
   Dîger:
      Susadım, su diledim, çâh-ı zenah-dânından
      Bir ‘Arab bekler imiş ben anı hâli sandım

    Şeyhü’l-İslâm Mekki-zâde ‘Âşım Efendî’nin vefâtında, Vak’a-nüvîs Es’ad Efendî, meşîhata müteheyyi’ ve müterakkıb iken ‘Ârif Hikmet Beyefendi Şeyhü’l-İslâm oldukda, Es’ad Efendî’nin söylemiş olduğu
      Bu beytim yâdigâr olsun cihâna
     Tahallüfle derûnum gamla doldu
     Bana lâyık iken câh-ı meşîhat
     Hudâ’nın hikmeti, ‘Ârif Bey oldu   kıt’asındaki “hikmet” dahi bu kabîldendir.