Coşkun Yüksel / Bayan Marta

Sol tarafa kıvrılan tali yol, feribot iskelesine giden anayoldaki trafik yoğunluğundan kurtarıvermişti. Deniz kenarından köyün içine doğru ilerliyordu. Tarihi köşk köyün bu girişindeydi, yolun solunda kalıyordu, hemen karşısı sahildi. Yol köşkle denizin arasındaydı ama yine de köşke lebiderya demek mümkündü.
Küçük koy boyunca denizin içine doğru uzayan mendirek birkaç tane küçük balıkçı teknesini korumaktaydı. Koy çok küçüktü sanki denizi ağırlayan köyün misafir odası gibiydi. Tarihi köşkün hemen yanında eskilerden kalma bir çeşme, çeşmeden daha ilerde sahil boyunca sıralanmış çay bahçeleri vardı.
Tek tük birkaç kişi geçmekteydi sokaktan, dört beş kişilik bir grup çay bahçesinde sessizce okey oynuyordu. Karşıdaki büfenin küçük penceresinden büfecinin bıyıklı sakalları uzamış yüzü görünmekteydi. Gözlerindeki bıkkın, bezgin ifadeyi yoldan gelip geçene bulaştırmak ister gibi uzun uzun bakıyordu. Birkaç sokak köpeği çöp bidonlarının kenarına uzanmıştı. Gevşek ve umursamaz bir tavırla esniyorlardı.
Ortalık ıssız denecek derecede tenhaydı.
İşte bu… Sahildeki küçük balıkçı kasabası mı? Ta kendisi.
Bir zamanlar sinema perdelerini istila eden sol devrimci filmlerin vazgeçilmez mekânı. Sahneye bir de şehirden kaçıp yalnızlığına sığınan bunalımlı, alkolik ve aydın bir baş rol elemanı yerleştirdiniz mi işlem tamamdır. Niye kaçmıştı? Beynini hırpalayan sorunsal neydi? Evrenin sırrını ararken karanlık dehlizlerde kayıp mı olmuştu? Neden hep küçük balıkçı kasabası, neden dağ başları, büyük ormanlarının kuytulukları, devasa bir ağacın kovuğu, karanlık bir mağara değildi? İlle sahil, ille deniz, ille balıkçı tekneleri, ille küçük kasaba niçindi? Bu soruların bir cevabı yoktu. Alkolik, bunalımlı, solcu ve aydın… Bir de küçük balıkçı kasabası.
Oysa burası hiç de öyle değildi. Bunalıma geçit vermeyecek kadar güzeldi. Tam tepede denize hâkim, orta çağdan kalma surları hâlâ sağlam kalenin burcundan ne mehtap seyredilirdi ama… Bir de sonu belirsiz bir şarkının ilk dizeleri gelirse aklına, “dün gece mehtapta seni andım, öyle an geldi ki mehtap seni sandım” diye zaten kafayı bulursun şişenin dibinde ne işin olur artık?
Çay bahçelerinin arasına sıkışmış küçük çok küçük adeta minyatür izlenimi veren bir mescit vardı. Mescidin kapısında köşkün görevlisi bekliyordu.

  • “Gelecek misiniz köşke?”
    Geleceğiz tabi, bunun için burada değil miyiz, hayırdır?
  • “Köşkte bir gruba resim çalışması için izin verilmişti. Bir bölümü atölye olarak kullanıyorlardı, şimdi toplanmışlar, bu yeni durum için sizinle görüşmek istiyorlar. Randevu almak için uğraşmışlar, sekreter bugün buraya geleceğinizi, randevuya gerek olmadığını, orada sizinle görüşebileceklerini söylemiş, bekliyorlar”
    Köşk dünyaca ünlü bir ressamımızın eviymiş. Yine dünyaca ünlü birçok tablosunu burada bu mekânda yapmış. Mezarı köşkün bahçesinin dışında kalmış ama demek ki burayı burada ölecek kadar sevmiş. Kültür Bakanlığına, kültür mirası olarak devredilmiş. Bakanlık iki görevli atamasından başka pek bir şey yapmamış veya yaptıysa da yaptıkları zamanın tahribatına direnememiş. Devasa büyüklükte bir bahçenin içindeydi. Bahçede çok farklı ağaçlar vardı. Belli ki başka coğrafyalardan getirilmiş bu iklimde pek bulunmayan ender ağaçlardı. Tam ortada artık işlevi kalmamış bir kuyu, bu kuyunun yakınlarında ne olduğu sonradan öğrenilen zeytinyağı yapımıyla ilgili bir aygıtın enkazı duruyordu. Ağaçların arasında gezinen kaplumbağalar zamana karşı yavaşlıklarıyla direniyorlar, hız arttıkça zaman yavaşlar teorisini adeta çöpe atmaya uğraşıyorlardı. İki katlı beyaz renkli köşk denize bakıyordu. Köşkün az ilerisinde tamamen yok olmaya yüz tutmuş kayıkhane vardı.
    Köşkün denize göre solunda kalan iki katlı ek binanın alt katı ressamın atölyesi imiş. Üst katı küçük bölmelere ayrılmış, üç büro odası elde edilmiş. Bunlardan daha büyükçe kısım da toplantı salonu olarak düşünülmüş.
    Bunlar ne kadar çok iş olduğunun göstergesiydi. Bütün çalışmalar için anıtlar kurulundan izin alınacaktı. Bahçe düzenlenecekti. Restorasyon için zaman gerekliydi. Sonra köşkün iç düzenlemesine sıra gelecekti. Ressamın dünyaca ünlü tablolarından yeterli sayıda reprodüksiyon yaptırılacak, iç mekânlar dönemsel objelerle bir anı evine dönüştürülecekti. Ayrıca bir tablosunu üç boyutlu olarak canlandırmak, ressama ait bir tors yaptırmak iyi olurdu.
    Resim atölyesi olarak kullanılan yerin kapısının önünde bir topluluk vardı. Yedi hayır sekiz kadın. Orta yaşı bir hayli geçmişler ama kılık kıyafetleri, hafif makyajları ile bu önemli görüşmeye hazırlık yapmışlardı.
    İçlerinden biri öne çıktı,
  • “Hoş geldiniz” dedi. Kibardı. Gülümsüyordu. Kendinden emindi. İhtimal ki tartışmalı ve gergin geçecek bu görüşmeye hali ve tavrıyla iyi bir başlangıç yapmıştı.
  • “Burayı bakanlıktan devir almış, kendi bünyenize katmışsınız, hayırlı olsun, görevli arkadaşlardan haber aldık, onlar kendilerinin bir iki güne kadar il müdürlüğüne geçeceklerini herhangi bir yetki ve sorumluluklarının kalmadığını söylediler. Bizim problemimizle ilgili olarak sizinle görüşme yapmamız gerekiyormuş. Şayet bizi dinlerseniz derdimizi size anlatmak istiyoruz”
    Ne kadar düzgün, mantıklı, eşit mesafeli, kendi talebinden vazgeçmeyecek kadar saygılı, isteğini zorla kabul ettirmeye teşebbüs etmeyecek kadar kararlı bir dili vardı. İnsana “işte bana böyle gelin arkadaş” dedirtecek kadar etkiliydi.
    Yerel yönetimler seçimle belirleniyor ya, entelektüel -veya bozuntusu- sanat kültür çevreleri seçimlere saygı duymuyorlar, ayak takımının çoğunluğu bizi niye yönetsin tepkisiyle muhatap oldukları yetkili veya görevlilere saldırgan bir dille konuşuyorlardı. Her iki cümlesinden birisi “siz bu işlerden anlamazsınız” olurdu bu kesimin. Fakat konuşan kadının ya bu durumdan haberi yoktu ya da bilinçli bir şekilde durumun gerektirdiği şekilde konuşuyordu.
    Nereden bakılırsa bakılsın şaşırtıcı ve dikkat çekici.
    Gerginliğe meydan verilmediğine göre artık gülümseyerek daha yakın daha içten devam edebilirdi müzakere.
  • “Biz, gördüğünüz bu topluluk bu köyün ahalisiyiz, kendimize anlamlı bir meşgale bulmak istedik, resim çalışmaları yapıyoruz, ücretini kendimizin ödediği bir hocamız var, kültür müdürlüğünden izin alarak bu mekânı atölye olarak kullanıyorduk. Şimdi burası size devredildiğine göre sizin tutumunuz ne olacak? Bu izni verecek misiniz? Yoksa topluluk dağılma zorunda mı kalacak?”
  • “Böyle olmasın, dağılmasın, sizden bu iznin devam etmesini istiyoruz, ne gibi değişiklikler yapmayı düşünüyorsunuz bilmiyoruz ama sanıyoruz ki binanın asıl amacına uygun bir etkinlik bizimki”
    Evet, öyleydi. Asıl amacına resim çalışması yapmaktan daha uygun ne olabilirdi? Hoş bahçeli lüks bir restoran yapıp tarihi ve kültürü paraya çevirme gibi bir niyet de yoktu. Olmamalıydı.
    Konudan daha önemli olan konuşan bu yaşlı kadının tutumu, tarzı, dili kullanmakta ki becerisi, duruşu, etkisiydi. Türkçeyi bu kadar güzel konuşmasına rağmen telaffuzundan Türk olmadığı anlaşılıyordu.
  • “Evet, Türkiye vatandaşıyım ama Türk değilim, Almanım ben”
    Bayan Marta, ne iştir bu, burada bu ıssız köyde, ne işin olabilir, hangi şartlarda buraya geldin, ne kadar zamandır buradasın, buralı oldun mu yoksa geçici bir durum mu, tatil falan gibi bir şey mi? Şu köşk, devir, restorasyon, reprodüksiyon, objeler, nesneler, bahçe peyzajı, inşaat, tamirat, tadilat ne varsa hele şöyle bir dursun. Sende en az bu köşk kadar ender bir insan hikâyesi olmalı.
  • “Evet, Almanım ben, kaç yıl geçti saymayı bırakalı çok oldu, belki otuz belki daha fazla, yıllar önce geldim buraya. O zamanlar daha bir ıssızdı, feribot iskelesi falan yoktu, denizi olan bir köydü, hepsi o kadardı. Almanya Büyükelçiliğinde memurdum. Böyle bir yer arıyordum. Bir şekilde nasıl dersiniz tesadüfen değil mi evet tesadüfen diyelim burayı gördüm. Buraya gelmeye yerleşmeye karar verdim. Köylüler başta yadırgadılar ama sonra daha ılımlı karşıladılar. Bahçeli bir ev satın aldım. Zor bulunuyordu, her şey zor bulunuyordu, usta, malzeme, eşya… Buldum evi onardım, eşyalarımı taşıttım. Köyden traktörü olan bir kişi vardı, onun traktörüyle taşıttım. İlçeye kadar trenle getirttim eşyalarımı. Trenden buraya da onunla. Piyanom vardı, en zor taşınan eşya o piyano olmuştu”
    Bayan Marta kırık Türkçesiyle konuştukça cümlelerin arasında kalan boşlukları hayal gücü doldurmaya başlamıştı.
    Otuz yıl öncesi, ulaşım araçlarının da insan kalabalığının da şimdikinden daha az olduğu yıllar. Sadece bunlar değil iletişim araçlarının neredeyse yok denecek derecede kısıtlı olduğu yıllar. Acil işler için telgraf çekildiği, telgrafta sayılı kelimelerle meramını anlatma sonra durumun aciliyetine göre “normal” “acele” “yıldırım” seçeneklerinden biriyle elbette ücretini seçeneğe göre ödeyip görevliye teslim edildiği yıllar. Telefon daha önemli işler içindi. Şehirlerarası görüşmeler için postaneye gidilip yazdırıldığı sonra bağlanabilmek için saatlerce beklenildiği yıllar. İstanbul’da Alman konsolosluğunda görevli bir kadın. İhtimal ki henüz otuzlarına bile gelmemiş. Yine oldukça güzel ve alımlı bir kadın olduğu şimdiki halinden belli olan bir kadın. İstanbul’dan çok uzakta bu ıssız köşeyi arayıp bulmak için uzun müddet geziyor. Bir şekilde buluyor. Buraya yerleşme kararı alıyor. Sonra Anadolu yakasına eşyalarını taşıyor. Oradan Haydarpaşa garında trenin ambarına yüklüyor. İlçedeki istasyondan teslim alıyor, köyden temin ettiği traktöre -piyano dahil- bütün eşyalarını koyup köydeki evine getiriyor.
    Hayal gücü ne kadar güçlü olursa olsun bu eski bu sepya bir fotoğraf belirsizliğindeki geçmiş zaman hikâyesinde uçurum denecek boşluklar kalıyor. Uçurumların en derini en ürkütücü olanı, yalnız, tek başına oluşu ve neden?
    Bayan Marta artık hiç yadırganmayan hatta son derecede sevimli gelen kırık Türkçesiyle anlatmaya devam ediyor. Gülümsüyor. Kurduğu her cümle o günlerde yaşadığı duyguları yeniden, yeni baştan, tekrar yaşar gibi değil unutulmuş belki hatırlanmaya bile gerek kalmamış eski anılar anlatır gibi anlatıyor.
  • “Evet, yalnızdım, tek başımaydım, kimsem yoktu ama kimsesiz değildim. Kendimle beraberdim. Kendimle baş başaydım. Başlangıçta işin zor kısmı bu yalnızlık bu tek başınalık idi. Geceleri ıssızlığın içinde çakallar ulurdu. Ben korkardım. Köpekler havlardı ben yine korkardım. Gaz lambasının sönük ışığında pencerenin önüne oturur gecenin karanlığını seyreder, denizin sesini dinlerdim. Sabahın olması gecikti dediğim böyle çok geceler geçirdim. Yemek, içmek, giyinmek gibi ihtiyaçları temin etmenin zorluğu bile bu yalnızlık sebebiyle önemli görünmezdi. Çok uzun zaman geçti. Yıllar geçti böyle, bir gün eski giysilerimden yıpranmış ve yırtılmış kumaşlardan, çaputlardan bir insan maketi yaptım. Karşımdaki koltuğa oturttum. Sabahı olmayan gecelerin karanlığında gözüme canlı gibi görünürdü. Onunla konuşurdum. Saatlerce sabahlara kadar konuştuğum olurdu. Sonra biri çıktı karşıma evlendim. Fakat evlendiğim adamın benim çaputtan insan maketimden farkı yoktu. Daha fazla meşakkati ve yükü vardı. Ondan kurtuldum. Tekrar başladığım hâle döndüm. Son birkaç senedir resim yapmaya çalışıyorum. Arkadaşlarla aynı amaç için bir araya gelmek iyi geliyor. Elimden geldiği kadar içimdeki yalnızlığı renklere şekillere yansıtıp dışa vurmaya çalışıyorum. Bu daha iyi geliyor. İşte bu yüzden bu mekânda bu atölye çalışmasına devam etmek çok önemli geliyor”
    Bayan Marta “neden” sorusunun sorulmasına bile fırsat vermedi.
    İhtimal ki kendisi de unutmuştu.
    *