Emel Sözcüer / Varlıkların Ruhu

Üzerine hanımellerinin sarıldığı küçük demir kapının önüne geldiğinizde, beyaz taşlarla döşenmiş boylu boyunca uzanan sükûn dolu yolu görebilirsiniz. Güneşin doğuşuna az bir süre kala tüm kâinattaki varlıkların sessiz bir zikre daldığı izlemini veren bir an… Az sonra kuş cıvıltıları, gül ağaçlarının dallarından gelen hoş nameleri andıran sesler…
Bahçedeki yolun iki tarafına özenle dikilmiş, bakımı yapılmış güller ve diğer çiçekler. Gençlik ve yetişkinlik yıllarımdan zihnimde kalan resimler. Unutamadığım, babamın limon ağacı. Ona adeta bir çocuk gibi bakar, özen gösterirdi. Başkasının el sürmesini hiç istemez, kendisi de ona incitmeden dokunurdu. Dokunmak isteyenlere yapraklarından koparır, çıkan hoş kokuyu koklatırdı. Yaprağı ile birlikte düşen çiçeklerini verir, ne kadar güzel koktuğunu hissetmelerini isterdi.
Annem limon ağacına kalın kumaşlardan örtü dikmişti. Kış geldiğinde, limon ağacı üşümesin derler, örtüsünü üzerine özenle yerleştirirler ve bağlarlardı. Limonlar büyüyüp olgunlaştığı zaman da tüm komşularıyla paylaşmaktan büyük mutluluk duyarlardı.
Ev de babam da yılların geçmesiyle yaşlandılar. Yeni bir eve geçme ihtiyacı oluşunca, anneme ve babama evlerinden, en çok da bahçedeki çiçeklerden ayrılmak zor geldi. Hele limon ağacından ayrılmak zorunda kalması, babamı uzun süre huzursuz etti. Eski tek katlı ev yıkıldı, apartmanlar yapıldı yerine. Ama onlar o yoldan geçmeyi, adeta eski evini ziyaret etmeyi çok severlerdi. Acaba çiçeklerin, ağaçların hatta cansız varlıkların ruhu vardı da annem babam bu ruhu mu duyuyorlardı? Daha sonra anladım ki insanın diğer canlılarla, eşya ile kurduğu ilişki hayata anlam kazandırıyor. Çünkü onlar kendilerine verilen her şeyin nimet olduğunu düşünüyorlardı. Peygamber Efendimizin hutbe okuduğu kütüğün ağladığını anlatırdı bize çocukluğumuzda babam. İçselleştirdiği sevgi, bağlılık, vefa gibi duyguları eşyaya karşı da gösteriyorlardı. Otururken yeri, yatarken yorganını öpen dervişle aynı kültürde yetişmişlerdi çünkü.
Birçoğumuz cep telefonu piyasaya sürüldüğünden beri telefon değiştirdik. Hiçbirimiz telefonumuzla ünsiyet kurmadık. Çünkü gözümüzde sadece ihtiyacımızı gören bir aletti. Daha iyisini bulunca terk ettik. Bu diğer eşyalarla kurduğumuz ilişkide de aynı oldu. Arabalarımızı, evimizi, giysilerinizi o kadar sık değiştiriyoruz ki, onların bizim üzerimizde bir tesir uyandırmasına bile zaman kalmıyor. Ne yazık ki bu hâl, insanî ilişkilere de yansıyor. Akrabalığın, arkadaşlığın yerini çıkar ilişkilerine dayanan geçici birliktelikler alıyor. Eşyayı hızla değiştirebilen insan, eşini ailesini ve dostlarını da hızla değiştiriyor. Günümüz insanı eşyaya insan gibi davranmak şöyle dursun, insana eşya gibi davranıyor. Bu tavırdaki insan, eşyanın da kendisinin de ruhunu hissetmiyor.
Hindistan’ı işgal eden İngiliz askerleri, yerlilerle birlikte bir yere doğru hızla koşarak gidiyorlar. Yerliler bir ara duruyor, İngiliz askerleri, neden durduklarını sorunca yerliler şu cevabı veriyorlar;” Ruhumuz geride kaldı”.
Geçenlerde annemlerin eski evinin sokağından geçtim. Apartmanların önünde o eski sohbet edilen güller ve limon ağacı yoktu. Komşular da artık hareketsiz olanla ya da cansız olanla konuşmuyorlardı. Hatta birbirleriyle bile ilişkileri yok denecek kadar azdı. Televizyon, internet zamanlarının çoğunu alıyordu artık… Ve tabii ki çiçeklerin ruhunu da hissetmiyorlardı. Kendilerini değişimin rüzgarına kaptırmışlardı çünkü. Öyle değil mi? Duymayan hissetmiyordu. Aynı bir madde gibi. Ama duymadıklarımız, hissetmediklerimiz, yok anlamına gelmiyor elbette. Anlamak ve hissetmek bizi insan kılıyor, bu arınışla insan oluyoruz. Soyut varlıkların bilgisini akletme ile anlayabilir, manevî alemin bilgisine, hissetme pencereleri açılınca ulaşabiliriz. Bakmak gözün işidir, görmek kalbin.
Japonlar kırılan eşyalarını tamir ederken, kopan parçanın yerini altınla doldururlar, altın tozuyla onarırlar. Böylece “onarılmış” nesne hayatın kırılganlık ve kusurunu yansıtır. Ama aynı zamanda gücünü ve güzelliğini. Bir insan ya da eşya hasara uğramışsa, acı çekmişse, o bundan sonra bir hatıraya sahiptir, ders almıştır ve olduğundan daha güzel ve değerlidir. Nesneyi “tam”lığa, bütünlüğe dönüştüren kintsugi sanatı ile varlıkların daha güzel göründüğüne inanıyorlar.
Bağlılık ve sevgi hormonu olarak bilinen oksitosin hormonunun yaşlı kas hücrelerinde salgılandığında, onarım yaptığı laboratuvar ortamında gözlenmiştir. Umudu kırılmış ya da yaşlı büyüklerimize sımsıkı sarılmak için bayramları beklemeyelim. Çocuklarımıza, sevdiklerimize sık sık sarılalım. Sıcak bir sarılma kas dokusunu bile iyileştirebiliyor.
Eski zamanlarda insanın eşya ile kurduğu ilişki daha da kalıcıymış. Daha kenetli, daha sadık. Bir eşyadan öyle kolay kolay vazgeçmeyecek türden bir bağlılık. Çöpe atmadan, gözden çıkarmadan önce bir şans vermeğe değer çünkü. Bir şey çalışmıyorsa bir köşeye atmadan önce onarmaya, yeniden kullanmaya çalışmak dünya için de ruhumuz için de faydalı olsa gerek.
Bizler de eskittiğimiz her şeyi atmayan, değerlendiren, israfı sevmeyen bir inancın çocuklarıyız. Onları yenilerin arasına koyarız. Orada eğreti durmaz. İkisi de birbirinden güzel enerji alabilir. Ve sanmıyorum ki sadece nesneler eskir. Bazen samimiyetler, bazen de duygular eskir, neşe, umut eskir. Ancak eskidi diye vazgeçilmez hiçbirinden, eskidikçe kıymetlenir çünkü. Bazı şeyler eskimekle bitmez, yitmez. Biz hangi anlamı yüklersek öyle anlam kazanır. Çünkü her varlığın bir ruhu vardır, bu nedenle değeri artar.
*