Hasibe Durmaz / İbnü’l Emin Ahmet Ağa Çeşmesi

İbnü’l Emin Ahmet Ağa kimdir?
Bu çeşmeyi Ahmediye Külliyesini yaptıran Eminzâde Ahmet Ağa H.1134 – (M.1721-1722) tarihinde yaptırmıştır. Cenazesi Ahmediye Külliyesi haziresindedir. Bu hazire de iki oğlu, kızları, eşinin mezar taşı da bulunmaktadır.
İbnü’l-Emin Ahmet Ağa Çeşme ve Namazgâhı Menzilhâne namazgâhıdır. At değiştirmek veya konaklamak için kervanların ve atlı postacıların indikleri yerdir.

İbnü’l-Emin Ahmet Ağa Çeşme ve Namazgâhına Nasıl Ulaşılır?

Yine bir hafta sonu elimizde çeşmeler listesi ve fotoğraf makinası yollara koyuluyoruz. Hedeflediğimiz üç civarındaki çeşmenin yerlerini bulup fotoğraflarını çekeceğiz. Bu aralar Üsküdar’daki çeşmeler var listemde. Üsküdar’dan otobüse binip Kapıağası Durağı’nda iniyoruz. Duraktan itibaren sağ taraftan aşağıya doğru gittiğimizde Karacaahmet Sultan Türbesine ulaşırız. Türbeyi sağımıza alıp tekrar yürümeye devam ediyoruz. Üsküdar’ın her karışı buram, buram tarih kokar. Kapıağası Durağının hemen sağında Mihrişah Valide Sultan Çeşmesi vardır. Karacaahmet Türbesinin az ilerisinde türbe duvarında Sadettin Efendi’nin yaptırdığı sebil ve çeşme bulunur. Bu çeşmelerin fotoğraflarını daha önce çektiğim için yoluma devam ediyorum.

Sağlı sollu birçok tarihi eseri geçtikten sonra solda bir çeşme ilişir gözümüze tüm sadelik ve letafetiyle. Çeşmenin fotoğrafları çekilmiş, suyunun akmadığı görülmüş ve sıra etrafını kolaçan etmeye gelmiştir. Çeşmenin az aşağısında gözüken zarif merdivenlerden çıktığımızda hemen solumuzdaki yerin çeşmenin namazgâhı olduğunu fark ederiz. Namazgâhta bulunan banka oturup biraz dinlenirken Üsküdar, Üsküdar’ın tarihi gelir aklımıza. Bu namazgâhın niçin yapıldığını merak ederiz. Bu namazgâhlı çeşme ile beraber Üsküdar’da daha birçok namazgâhlı çeşme olduğunu birçoklarının harap olduğunu öğreniriz. Eskiden buralarda konaklama yapılır, ibadetler edilir, dinlenilir, at değişimi yapılırmış. Buralar şehrin en canlı mekânlarındanmış. Üsküdar şehrin giriş çıkış kapılarından biriymiş.

Namazgâhlı çeşmelerle ilgili Üsküdar konulu sempozyum bildirilerinden şu önemli bilgileri öğreniyoruz: “İslamiyet’in yaygın olduğu ülkelerde, özellikle Anadolu’da, hemen hemen bütün kentlerde ve köylerde, yol boylarındaki konak yerlerinde açık arazilerde, bazen yaşı unutulmuş ulu bir çınarın, bazen de birkaç salkım söğüt ağacının gölgelediği zümrüt yeşili alanlarda şakır şakır hayat şakıyan bir pınar ya da sessiz veya çıngıraklı bir kuyu çevresinde yer alan sayılamayacak kadar namazgâh vardır. Anadolu’da hemen hemen her köyde bir çınar altı vardır ve genellikle kır kahvesi olarak kullanılan bu mekânlar eski namazgâhlardır. Namazgâhların bu denli çok olmasının özel ve güzel sebeplerinden ilki, İslamiyet’in ilk yıllarında, nurlu Medine Devleti’nin temellerinin henüz atıldığı devirlerde, toplu halde ve açık arazilerde kılınan namazların tatlı hatıralarını yâd etmek, canlı tutmak ve güzelim “sünneti seniyye”yi sürdürmektir. İkincisi, pikniğe ya da yolculuğa çıkan ve yabancısı olduğu açık arazide kıbleyi tayinde güçlüklerle karşılaşan müminlere kıbleyi göstermek. Üçüncüsü, İslamiyet’te şahıs mülkü olan bağ, bahçe, harman, arsa ve arazilerde namaz kılmak için dahi sahibinden izin almak şartı vardır. Eğer geniş bir arazide istirahat etmek ve namaz kılmak için vakfedilmiş hayrat bir yer yoksa bu şartlar çerçevesinde kalan kişinin umuma ait olan “yol” da dinlenmesi ve namaz eda etmesi gerekir. Şahıs mülkü arazilerden, sahibinden helallik (izin) almadan yabani ot devşirmek dahi câiz değildir. İslâm hukukunda bu durum öyle ileri noktalara götürülmüştür ki, serinlemek amacıyla şahıs mülkü evlerin saçaklarının altından geçmek ve ağaçlarının altında oturmak dahi doğru bulunmamıştır. Namazgâhların çokluğunun sebeplerinden biri de işte bu ve benzeri netâme ve sorumlulukları ortadan kaldırmak ve halka gönül huzuru sağlamaktır. Dördüncüsü, sıcak yaz aylarında, cuma, teravih, bayram ve cenaze gibi cemaatin yoğun olduğu ibadetlerin, ter ve nefes kokularından rahatsız olunmadan serinlik ve ferahlık içinde, açık havada eda edilmelerini temin etmektir. Beşinci sebep ise, “sâhibü’l hayrat”ın genele açık özel parklar ve yeşil alanlar vakfetmek suretiyle yaşanılır bir çevre düzeni ortaya koyarak dini ve medeni hamlelere kendi boyutlarında katkılarda bulunmaktır. Bu yüksek ideale saygı duymamak mümkün değildir. Halkın, belediyelerin ve diğer ilgililerin bu konuya eğilmeleri, unutulan ve ihmâl edilen namazgâhları yenileyip düzenlemeleri, dinî ve medenî bir vecibedir… Vaktiyle hemen hemen her mahallede özellikle yol boyları ve menzillerde (konaklama yerlerinde) yer alan namazgâhların bir kısmı belediyeler ve karayollarınca istimlak edilerek yollara, meydanlara katılarak kamulaştırılmış, bir bölümü ise çeşitli kanallardan şahıslara intikal ederek “özel mülkiyete” dönüşmüştür. Bugünkü yeşil alanların ve şehir içi dinlenme park ve bahçelerin pek çoğu vaktiyle kamulaştırılmış vakıf namazgâhlardır. Yazık ki belediyeler buraların namazgâh setlerini koruyarak park ve bahçelere anıtsallık kazandıramamıştır. Kültür tarihimize emek vermiş entelektüellerimizden Uğur Derman’ın konuyla ilgili “Osmanlı devri şehir ve menzil yollarında istirahat ve ibadet yerleri” konferansında da belirtildiği gibi “Çeşme ve namazgâhlar, hayırsever vatandaşlar eliyle yaptırılıp vakfedilir. Ancak, zaman geçtikçe vakfa ait eserlere gösterilen umumi alakasızlık ve kayıtsızlıktan namazgâhlar da nasibini almış, yıkılmasına, yok edilmesine, yerine bina yapılmasına göz yumulmuştur. Şu son kalan örnekler olmasa, kültür tarihimizin bu bahsi de tamamen kapanmış sayılabilir. Namazgâhların bir kısmı, yerden birkaç karış yüksek olarak, bir sofa biçiminde inşa edilmiştir. Bazıları yerle aynı seviyede olup, böyle hemzemin Namazgâhlar mutlaka bir duvarla çevrilidir. Bir de çeşme üzerine bina edilen “Fevkânî Namazgâhlar” vardır. Şehir içinde ve mesire yerlerinde bulunan ayrı bir vasıf, yani istihbarat yeri vasfını da kazanmaktadırlar. Şöyle söyleyebilirim: Menzil yollarındaki namazgâhlar, bugünkü manasıyla, içinde bir ibadet yeri de bulunan benzin istasyonları gibidir. Şimdi nasıl yollardaki benzin istasyonlarında arabalarımızın ikmalini yapıp, kendimiz de ihtiyaçlarımızı gideriyorsak eski devirlerde yaşayanlar da at, deve, merkep gibi zamanın nakil vasıtasını, bu da yoksa biçarem ayaklarını burada dinlendirip, yemeğini yer, çeşmeden suyunu içer, çubuğunu çeker, bu arada ibadetini de aksatmadan yapardı.”

Bu bilgileri hatırlayıp dinlendikten sonra günümüze kadar erişen en güzel namazgâhlardan biri olan İbnü’l-Emin Ahmet Ağa Çeşme ve Namazgâhının namazgâh bölümünün de gönül huzuru içinde fotoğraflama işini tamamlıyoruz.

Tekrar başka bir çeşme keşfetmek üzere yolumuza devam ediyoruz.

Bu güzel tarihi mekâna Üsküdar Meydanından da yürüyerek gidilebilir. Adresi şöyledir: Ahmediye Mahallesi Gündoğumu Caddesi Üsküdar, İstanbul.

İbnü’l-Emin Ahmet Ağa Çeşme ve Namazgâhı Kitâbe Okunuşu:

Menba‘-ı cûd u ‘atâ İbnü’l-Emin Ahmed Ağa
İtdi bu nev-çeşme-i bünyâd hemçün ‘ayn-ı nûr

Oldu gâyet de mahalline müsâdif bir eser
Kim ahâliye susuzluk virmişidi çok fütûr

İntifâ‘ itdikce âb-ı hoşgüvârından bunun
Yâd iderler hayr ile cümle inâsla zükûr

Nûş idüb âb-ı safâ-bahşını geldi tab‘ıma
Tâ beyân-ı sâl-ı bünyâdın idem zîb-i sutûr

Lûleyi gördüm nidâ birle didi târîhini
Âl-i Hüseyin ile Hasan aşkına iç mâ-i tahûr
1134

Günümüz Türkçesi ile:
Emin oğlu Ahmet Ağa cömertliğin membaı
Yaptırdı bu çeşmeyi sanki de nur pınarı

Bu güzel eserin yeri gayetle isabetli
Çünkü ahali susuzluktan çok bezmişti

İçimi hoş hafif suyundan yararlandıkça
Erkek kadın kim varsa yâd ederler hayırla

İçtim sefa bahşeden suyundan mizacıma (can) geldi
Düşürdüğüm inşa tarihiyle süsleyeyim şiirimi

“Lülesini gördüm” sözü veriyor tarihini
Hasan Hüseyin aşkına iç suyun temizini
H.1134 – M. (1721-1722)