Atilla Gagavuz / Çin Seddinde Üç Ceset

Bizim Salih teknolojinin bütün gelişmelerini takip eder. Onu her yenilik heyecanlandırır. Son deneyimini de böyle heyecanlı bir dille anlattı.

  • “Bizim dükkâna bir Çinli geldi, telefonuna Çince bir şeyler söyledi. Sonra telefonu bize doğru uzattı. Telefonundaki uygulama anında Türkçeye çevirdi. Bizim Türkçe verdiğimiz cevabı da Çinceye çevirdi. Cıvata somun arıyormuş gösterdik. Küçük bir aksama oldu, biz somun dedik galiba o ekmek diye çevirmiş. Adam şaşırdı falan ama sonuçta anlaştık. Aradığını bulup verdik. Mutlu bir şekilde gönderdik”
    Sırf uyuzluk olsun diye;
  • “Ama bütün bunların işaretleri otuz kırk yıl önce vardı” dedim. Onun anlatacaklarımda isteyeceği ayrıntıları bildiğimden önce o ayrıntıları başladım anlatmaya.
  • “O yıllarda biz henüz mağara döneminden yeni çıkmış gibiydik. Gaz lambasıydı aydınlatma aracımız. Şimdi fotoğrafını göstersem müze objesi falan zannedersiniz, ama öyle müzelik falan değil basbayağı hayatımızın bir parçasıydı. Her akşam lamba yanmadan önce ince camından dün geceden kalma is lekelerini silip parlatmak benim görevimdi.
    Bundan daha tuhaf olan deli gibi okuyor olmamızdı. Gece ışık bulmanın zorluğundan kitap okuyabilmek için sabah erken kalkardık desem abartı zannedilir. Ama öyleydi. Işıktan daha zor olan okuyacak bir şeyler bulmaktı. Şehirdeki halk kütüphanesinin iare servisi diye bir birimi vardı. Oradan kitap alınıp okunur, süresi içinde iade edilirdi. Ama asıl kaynak kitap kurtları arasında dolaşımda olan kitap paylaşımıydı. Bir kitabı en az yedi sekiz kişi okur böylece üzerinde konuşma imkânı da bulunurdu. Arkadaşların içinde evdeki bütün kütüphanesini açacak derecede cömert olanlar olduğu gibi elindeki kitabı vermek için kırk dereden su getirtenler de vardı. Bunlardan birisi “Gazap Üzümleri” diye kalınca bir romanı sadece bir günlüğüne vermiş, o kitabı hiç uyumadan aralıksız yirmi dört saat okuyarak ertesi günü teslim etmiştim. Bu rekorumdu bir daha olmadı.
    O günlerin zararlı olup olmadığı konusunda hala tereddüt ettiğim şey okunacak kitaplar arasında bir tercih yapmadan -veya yapamadan- elimize ne geçerse onu okuyor olmamızdı. Tür, cins, yazar, yerli, yabancı fark etmiyordu. Elimize ne geçiyorsa onu okuyorduk. Baş sırada Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Esat Mahmut, Yakup Kadri, Kemal Tahir, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve benzeri yerli romancıların romanları vardı. Bilimsel akademik belli bir alana mahsus kitaplar yoktu ki okuyalım. Ama “Sığır Yetiştiriciliği” “Bir Türk Seyyahının Afrika Maceraları” gibi okuma fırsatı bulduğumuz kitaplar da yok değildi.
    Şehre gittiğimizde iki temel amacımız olurdu. İlki, Gölcük sinemasının ara sokağında çizgi romanları kiraya veren adamın oraya gidip Teksas, Tommiks okumaktı. Adamın tezgahının hemen yanına toprağa oturur yirmi beş kuruşa bir cilt çizgi roman okurduk. Tabi bu para seksen kuruşluk sinema parasından artan para olurdu. İkinci amacımız Saray Sinemasındaki iki film bir arada seansına girmekti. Böylece para biter, araba parası kalmaz, beş kilometre yolu yürüyerek eve dönerdik.
    Okuma listemizin başında Mayk Hammerler vardı.
    Mayk Hammer Amerikalıdır. New York’ta yaşayan bir özel dedektiftir. Sarışın bir sekreteri vardır. Adı Velda. Bu özel dedektif, kırk beşlik silahını ve yumruklarını konuşturarak cinayetleri çözer, katilleri yakalar, çeteleri çökertir. Küçük boylu, az sayfalı kitapçıklardı. Onlarca vardı. Çizgi romanlardan hallice bu romanlardan o kadar çok okuduk ki sayısını unuttuk.
    Ama aslı Mayk değil de Mike imiş, kimin umurunda.
    Çok sonradan bu romanları yazan Mickey Spillane’nin öyle yüzlerce değil hayatı boyunca sadece on iki tane Mike Hammer romanı yazdığını öğrendik. Bütün dünyada çok tutulan bu serinin yüz milyon satarak zirveye oturduğunu da sonradan öğrendik. O zaman bu kadar çok roman nereden çıkmıştı? Nereden olacak yayınevleri bu işi becerecek adamları buluyor alelacele bir Mike Hammer romanı yazdırıp piyasa sunuyor. Kapağında her ne kadar Mickey Spillane yazsa da adamın haberi bile olmuyor. Bu romanları yazanlardan biri Afif Yesari… Evine kapandığı, büyük bir New York haritasını önüne açıp, cadde sokak adlarıyla hikâyeyi kurguladığı, üç gün içinde yazıp yayınevine teslim ettiği rivayet ediliyor. Bir diğeri de büyük romancımız Kemal Tahir. Onun da yazdığı Mayk Hammer romanları var.
    Bütün bunları da sonradan öğreniyoruz.
    Bunlar bizde bir aldatılmışlık duygusu uyandırıyor mu? Hayır.
    İşte bu çakma Mayk Hammer romanlarından birisinde, -kim bilir belki sonuncusudur- macera Çin’de geçer. Mayk bir yerde şöyle der;
  • “Tırnak büyüklüğünde bir cihaz verdiler, saçımın arasına yerleştirdim, anında çok fasih bir şekilde Çince konuşmaya başlamıştım”
    “Yok artık” demiştik o yıllarda, ey muharrir sende ne hayal gücü varmış arkadaş. Çin’de geçen bir maceraya kahramanını dahil etmek için anında adama Çince konuşturacaksın pes artık.
    Romanın adı “Çin Seddinde Üç ceset” idi dedim Salih’in sorusu üzerine. O bunun üzerine Google girdi, arattı, romanı satan siteyi buldu, “1964 yılında basılmış” dedi.
    Bulduğunu edinip okusaydı hikâyeyi doğrulamış olacaktı.
    Ama buna ne denirdi? “Kör bir tesadüf mü?” “Hayal gücü çoğu zaman bir öngörüye dönüşür mü” “Teknoloji hayal gücünden beslenir mi” “Teknolojiyi yöneten gizli güçler böyle şeyleri önceden söyleterek toplumu gelişmeye hazırlıyor mu” “Teknoloji soyut gerçekliği, hayalleri somutlaştırıyor mu”
    Bunlara Google bir cevap vermiyordu ki biz de bilelim.
    *