Mesnevi’den / M. Sait Karaçorlu / Müflis

Evsiz barksız bir müflis vardı
Zindana düşmekten kurtulamamıştı

Diğer mahpusların yemeğini yerdi
Hırsı halkın gönlüne dağ gibi gelmekteydi

Kimsenin bir lokma yiyecek canı yoktu
Sofra kurulunca o hemen elini uzatıyordu

Hakkın yardımı ulaşmazsa bir kişiye
Padişah da olsa düşer aç gözlülüğe

Bu müflisin yanında haysiyet ayaklar altındaydı
Cehenneme çevirdi zindanı onun ekmek arsızlığı

Müflis, iflas eden demektir. İflas etmek için kişinin elinde bir miktar mal olması gerekir. Malı yoksa iflas etmesi de söz konusu olmayacaktır. Bu bakımdan müflis elindekini kaybeden demek olur. Elinde olmayan ile elindekini kaybeden olmak arasında hem nitelik hem nicelik hem amaç hem sonuç bakımından ciddi farklar vardır.
Ölüm, kabir, berzah, birinci sur, ikinci sur, mahşer, mizan, sırat gibi terimlerle tanımlanan ahiret hayatının kritik eşiği amellerin tartılacağı mizandır. Mizanda kişinin dünya hayatında yaptıkları veya yapmadıklarının hayra hasenata dair olanları ile günah isyan terk gibi şerre dair olanları tartılacak, terazisi hangi tarafta ağır ise ona göre muamele görecek, cennette veya cehenneme girmesine amellerinin tartı sonucundaki durumu belirleyecektir.
Mizan adeta kişinin cennete girmeye hazır olup olmadığını ortaya çıkaran işlem basamaklarının sonuncusudur. Gerçi bundan sonra rahmet, mağfiret, şefaat gibi imkanlar olacaktır ama esas kendinin değerini mizan ortaya çıkacaktır. İşte tam da bu mizan esnasında dünya hayatında güzel ameller, ibadetleri hayırlar işlediği halde terazinin diğer kefesinin ağır bastığı insanlar olacaktır. İşte bunlara müflis denir. Yaptığı hayır ve hasenatı koruyamamıştır. Öyle bir gönül hastalığına duçar olmuştur ki mizanda iflasıyla sonuçlanmıştır. Bu yüzden amellerdeki hayır ve hasenattan daha önemli olan “kalbi selim” gönül hastalıklarından arınmış sahih ve sağlam kalptir. Çünkü temizlenemeyen kalp hayır ve hasenat kefesindekileri silip süpürmüş gibi etkisiz hâle getirebilir.
Esas olarak kötülükler iyilikleri, günahlar hayır ve hasenatı gidermez. Bunun tam aksi geçerlidir. Yani hayırlar günahları yok eder, siler, günahlar hayır ve hasenatı yok etmez, onlar baki kalır. Buradaki iflas, konunun ekseni olan açgözlülük denilen kalp hastalığının ibadetlerine de karışıp onların değerini gidermesi şeklinde ortaya çıkan iflastır. İbadette esas olan ihlas olduğu için herhangi bir kalp hastalığının, açgözlülük gibi, riya gibi, hırs gibi, ayıplanma korkusu gibi şeylerin ibadetten hasıl olan sevaba zarar vermesidir.
Müflis elindeki hayır ve hasenat varlığını yele vermiş kişidir.
Müflis oluşundaki en önemli sebep “açgözlülük” hastalığına müptela olmasıdır. Kalbi selim değildir. Sahih değildir. Kalbinde açgözlülük olan bu hastalıktan kurtulmadığı müddetçe iflas edeceğini bilmelidir.

“Evsiz barksız bir müflis vardı, zindana düşmekten kurtulamamıştı” açgözlülük gönül hastalığıdır. Zengini fakiri, hürü, esiri, alimi cahili yoktur. Ayrıca şehirde, çölde, evde, sokakta, handa sarayda yaşıyor olması da farklılık göstermez. Herkes her zaman her durum ve şartta bu hastalığa yakalanmış olabilir. Açgözlü nerde olursa olsun açgözlülüğünü yapacaktır. Hikâyesi anlatılan adam zindandadır. Orada bile pis huyundan vaz geçmemiştir. “Diğer mahpusların yemeğini yerdi, Hırsı halkın gönlüne dağ gibi gelmekteydi” Müflis açgözlülüğü yüzünden iflas etmişti. Zindan belki yaşadığı bu dünya hayatının her yerini kapsamaktaydı. Açgözlü sürekli olarak başkasının sahip olduğuna göz diker, onun elinden çıkıp kendinin olmasını ister. Zindandaki müflis de belki sadece yiyecek bir lokma yemekten başka hiçbir şeyleri olmayan zindan arkadaşlarının yemeğine göz dikiyordu. Onların yemeğine el uzatıyor, onlardan önce ve onlarda daha çok kendi yemeye gayret ediyordu.
Bu çok büyük hastalık “Hakkın yardımının ulaşmadığı” kişileri pençesine alır. Hatta “Padişah da olsa” bu hastalığa düşebilir. Bu hastalığa duçar olanın öncelikle “haysiyeti ayaklar altına” düşer. Açgözlü çevresindekilere öyle eziyet eder ki onların hayatı “cehenneme çevrilir” Ekmek arsızlığı, başkasının elinden ekmeğini almaktan başka nedir ki?

Ne kadar ümit edip de bulsan bir rahat köşeyi
Bekle gelip çatacaktır orda da insana afeti

Yoktur hiçbir köşe tuzak olmayan
Ancak rahat bulur Hakk’a sığınan

Bu vefasız dünyanın her yeri zindan
Minnet doludur gönül envai cefadan

Bir fare deliğine sığın da saklan istersen
Kurtulamazsın zehr içiren kedinin pençesinden

Müflisin zindanda geçen hikâyesinde “zindan” ile bu dünya hayatının kast edildiği burada ortaya çıkmaktadır. “Bu vefasız dünyanın her yeri zindan, minnet doludur gönül envai cefadan” beytinden zindanın neresi olduğu anlaşılmaktadır. Zindan da açgözlülük yapmak ne kadar abes ise zindana benzeyen bu dünyada da o kadar abestir. Neye ne kadar sahip olursan ol hayat sınırlı, imkân sınırlı, iraden sınırlıdır. O halde bu sahip olma tutkunu dizginle
Gönül hastalıkları mekân veya konuma bakmaz, nerde olursan ol, kim olursan ol kalbine giren hastalıkla savaşmak zorundasın. Kimsenin olmadığı bir uzlet köşesine de çekilsen için seninle beraber olduğu için hep aynı tehdit ve tehlike altındasın demektir. Boş yere ümit etme, “ne kadar ümit edip de bulsan bir rahat köşeyi, bekle gelip çatacaktır orda da insana afeti” Tuzaktan kurtulmanın çaresi ondan kaçıp emin bir köşeye sığınmak değil, Hakka sığınmaktır. “Ancak Hakk’a sığınan” rahat bulacaktır. İstersen “bir fare deliğine sığın da saklan” Fareler saklandıkları deliklerde avcı kedilerin öldürücü pençesinden kurtulabiliyor mu? İnsanın düştüğü açgözlülük gibi gönül hastalıkları avcı kedilerin öldürücü pençeleri gibidir. Nereye saklanırsa saklansın gelip insanı bulur.