Emel Sözcüer / Dünyanın Erdemli İnsanlara İhtiyacı Var


Geçenlerde bir markete uğradım. Temizlik malzemelerinin bulunduğu bölüme geldiğimde tam da ayaklarımın ucuna tepeden büyük bir tuvalet kâğıdı kolisi düşüverdi. Heyecanla başımı kaldırdım. En üst raflara uzanarak, adeta kalan paketlerin tamamını toplamaya çalışan bir hanımla karşılaştım. Taşıyamayacağı kadar ağır paletleri ve gıda malzemelerini market arabasına yığan hanım gayri ihtiyari dikkatimi çekti. Zaman zaman sürüklediği servis arabasının en üstünde olanlar düşüyor, diğer taraftan yerdekileri toplayıp tekrar arabaya yığıyordu. Düşen paketler sanki” yeteri kadar aldın” der gibi yere atlıyor, hanım da ” hayır hepsini istiyorum” dercesine tekrar yüklüyordu.
Kasada tekrar karşılaştık hanımla. Aldıklarını bir taraftan yazdırıyor, bir taraftan da market çalışanlarının yardımıyla kolileri torbalara dolduruyordu. Ama o kadar çok ve ağır görünüyordu ki paketler, o hanımın bu kadar eşyayı taşıması mümkün değildi.
Bir insanın ihtiyacından çok fazla alışveriş yapması, evinin kalabalık olmasını ya da başkalarına yardım edeceğini düşündürdü bana. Ancak arkasında olan başka bir hanım” Bu kadar çok pirinç şeker temizlik malzemeleri aldığınıza göre bakkalınız var herhalde” dedi. Alışveriş yapan hanım da” Yarın ne olacağı belli mi? Salgın hastalık var, deprem var, sokağa çıkmışken alayım da ne olur ne olmaz” diye söylendi.
Alışveriş sırasında yarı fiyatına indiğini duyunca, bir insanın altı tane birden pantolon aldığına şahit olsanız siz de hem şaşırır hem de düşünürsünüz değil mi?
Kendimize soralım. Stoklamak bir ihtiyaç mıdır?
Stoklamak mı yeteri kadar mı almak?
Kullanmayıp sakladığımız neler var evimizde? Cevabınızı duyar gibiyim. ” Ama atmıyorum ki” Önemli olan atmamak değil, İhtiyacın kadarını almaktır. Bilinçli tüketim mutfakta başlar, hayatın tüm alanlarına yayılır. İhtiyacımız olmayan, kullanmadığımız eşyaları biriktirmenin ardında, darda kalma ve yoksulluk ihtimalinin düşüncesi, yarın endişesi yatmaktadır. Hâlbuki kullanmadığın, biriktirdiğin senin değildir.
Aralarında mesafe sıfırlanmış sanki. Hayalin içinde gerçek, gerçeğin içinde hayal benimkisi; İhtiyacından fazlasına el uzatmayan insanlar, gerekli olanı yeteri kadar alanlar. Bunun yanında güzel bilgileri, güzel işleri, güzel ilişkileri kurabilme gayreti gösterenler! Bu gayret onların gönüllerini huzura erdiriyor…
Bir kitapta okumuştum. İki misafir geliyor yurtdışından. İkisi de alanlarında önemli isimler, dünyanın çeşitli yerlerinde eğitim veren psikoterapistler. Ev sahibi misafirlerini ağırlıyor, yedirip içiriyor. Yemekte tatlı olarak ne istediklerini soruyor. Biri yeteri kadar yediğini, tatlı yemeyeceğini net bir şekilde ifade ediyor. Bu netlik karşısında ev sahibi ısrar edemiyor. Diğeri de kilo alacağını, tatlı yememesi gerektiğini söylüyor. Otelin spor salonunda eritirsin diyor ev sahibi. Konuşmayı dinleyen ilk misafir ” ama bu doğru değil” diyor. ” Aç olmadığın halde yiyip sonra bunu vücudundan atmak için spor yapmak doğru değil. Senin yediklerinin üretilmesi için onlarca insan emek harcıyor, çok sayıda alet ve araç yakıt tüketiyor, dünyanın suları azalıyor ve sen ihtiyacın olmadığı halde onu tüketiyorsun. Sonra da vücudundan atmak için spor yapıyorsun. Spor salonundaki aletler yapılırken harcanan kaynaklar ve o aletler çalışırken enerji israf oluyor. Hatta dünya iklimi değişiyor, yağmurlar ayarsız güneş yararsız hâle geliyor ” diyerek düşüncesini dile getiriyor. Ben de dediklerini doğru buluyorum. Ama bunların ötesinde insan ihtiyacından fazla yerse sadece enerji israfı olmaz. Yediklerinin ağırlığı onun hareketlerini azaltır. Hayırlı güzel işler yapmak için ne kadar enerjisi kalır? Vücudumuzun en çok enerji harcayan organı beyin ve mide. Ancak uyku vaktinin çoğunu alıyor. Yediklerini eritmek için vakit harcıyor. Daha çok hasta oluyor. Mide sindirim için normalden fazla çalıştığında daha fazla enerji harcıyor. Bu nedenle beyin ihtiyacı olan enerjiyi vücutta bulamıyor. Yani beyin bu durumdan olumsuz yönde etkileniyor. Acaba kalp ne kadar etkileniyor? Bilirsiniz eskilerden bir söz vardır” Çok yemek kalbi karartır” diye. Demek ki yalnızca beyin yavaşlamıyor, kalp de kararıyor.
Hâlbuki insan yeteri kadar yese beyni düşünmek için, vücudu iyilik yapmak için, kalbi de aydınlanmak arınmak için daha fazla fırsat bulacak. Bize emanet edilen bir bedenimiz var. Emaneti gereği gibi korumalıyız. Birbirimize ikram edelim ama yerken ölçülü olalım.
Aslında sadece yediklerimizin ölçülü olması da insan için yeterli değil bana göre. Zamanı hoyratça kullanmak, alışveriş çılgınlığı, söz israfı, hayatın her alanında yapılan israf insanların ruhunu hasta ediyor. Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir derler. Yalnızca eşyayı harcamayı azaltmakla sadeliği yakalamak çok zor. Kulun yücelmesi, mal çokluğu ya da yokluğu ile değil, kalpteki cevher iledir. İşin özünü anlayıp adım adım da olsa o cevheri keşfederek ilerlemek gerekiyor.
Öncelikle “yeteri kadar” olana alışmamız gerekir diye düşünüyorum. Yediklerimizi kontrol etmek, kullandığımız eşyaları, söz fazlalıklarını azaltmak, alışverişleri yeteri kadar yapmak, fazlalıklardan kurtulmak insanı rahatlatıyor, farkındalığımız artıyor. Ama köklü bir değişim yapmak için kalp cevherinin peşine düşmek gerekir sanıyorum. Ne demişler: ” İhtiyacı olandan fazlasına dokunmamak en büyük erdemlerdendir.” Dünyanın erdemli insanlara ihtiyacı var!
*