Coşkun Yüksel / Hicret Yolcusu

Pazar yerleri ne tuhaf yerlerdir.

Sokak aralarına gerilmiş iplerin üstünde asılmış çamaşırlar ne kadar temizliğin sefalet ile mücadelesi ise Pazar yerlerindeki kalabalıklar da öyle açlığın sefalet ile mücadelesi gibidir. Envai çeşit sebze ve meyve kirli tezgahların üzerinde arzı endam etmiştir. Çığırtgan pazarcıların kulakları tırmalayan bağırışları kalabalığın anlamsız gürültüsüne karışmaktadır. Genellikle yaşlılar ve kadınlar zaman öldürmeye çalışır gibi sarsak ve yavaş hareketlerle Pazar boyunca yürümektedir. Kimi satıcıyla kavgaya benzer bir pazarlığa girişmiştir. Satıcıların mutluluktan mı halinden şikâyetten mi olduğu belirsiz haykırışları ortamın dekorundan sayılmaktadır.

Köylü kılığına girmiş kurnaz satıcılar, gerçekten köyden topladığı son demini yaşayan birkaç otu satmaya çalışanlar, cebindeki kısıtlı bütçesiyle mümkün olduğu kadar çok şey almaya çalışanların meydana getirdiği bu hengâme akşam saatlerine kadar sürecektir. Akşamdan sonra gözün ve gönlün kaldıramayacağı derecede bir çöp ve pislik yığınını arkalarında bırakıp dağılacaklardır.

Bazen bu ortama hiç uymayan tamamen yabancı simalar karışır kalabalığın arasına.

Kimdir, amacı nedir, bir şey mi satmaktadır, bir şey mi alacaktır, bir şey mi aramaktadır. Hiç Belli olmaz. Uygunsuz ve ortama uyumsuz aykırı bir figür gibi kalabalığın arasında yürür gider.

Bu hacı abi tam da böyle biriydi.

Alıcı mı satıcı mı olduğu belli değildi.

Yaşı olmayan insanlardan biriydi. Kırk da olabilir seksen de ama son derecede sağlıklıydı. Mavi gözlerinde parlayan ışık genç bir delikanlıyı daha çok andırıyordu. Belli belirsiz beyaz bir sarık vardı başında, beyaz elbisesi dizlerine kadar uzundu. Gezgincilerin giydiği kolsuz çok cepli bir yelek vardı sırtında. Beyaz sakalları ne uzun ne kısaydı. Çehresini kaplayan nurani bir bulut gibi duruyordu, güzeldi, sevimliydi.

İki adımda bir duruyor ya bir tezgâha yaklaşıyor ya pazarda yürüyen biriyle karşılaşıyor, selamlaşıyor. Ayaküstü hâl hatır soruyor. Dua ve iyi temenni cümleleriyle vedalaşıyordu.

Son derecede garip bir şekilde tanıdık gelen bu sima kime aitti?

Tanıdık biri değil amma meşhur birisi olamaz mı?

Hâlinde tavrında hiç de şöhretlilere mahsus bir eda yok. Sıradan bir hacı abi işte, pazarda serazat geziniyor.

Hacı Abi, tanıdık bir dükkâna girince artık iş çözüme kavuşmuş oldu.

Kimdir? Necidir? Neden aşina gelmektedir?

Öğrenilmesi işten bile olmayacak.

İnsanın bilmesi ile tanıdık gelmesi çok farklı şeyler. Hacı Abi yaklaşık kırk yıl öncesinden bilinen ama hiç tanıdık olmayan çünkü hiç tanışılmamış olan biridir. Kırk yıldan beri “Bu adam şimdi nerede ne yapar ne yer ne içer, nasıl yaşar” diye merak edilen ama bulmak için hiç çaba harcanmayan birisi.

Bir gün, sıradan bir günde, kalabalık bir Pazar yerinde karşıdan görünüvermiştir. Aşina bir sima gibi zihne gelmiş bu aşina gelişin merakıyla bakınca çaba harcamaya gerek kalmaksızın karşılaşılmıştır.

Hacı Abi yaklaşık kırk yıl önce yürüyerek hacca giden adamdır.

Yürüyerek hacca gitmek mi? Karınca değil miydi o? Bu zamanda, bu vesait bolluğu ve çeşitliliğinde, bu kadar çok imkânın arasında yürüyerek hacca gitmek de nesi? Binlerce kilometre yola, yürümekle bitmeyecek uzunlukta bu yola düşmek için insanın gönlünde nasıl bir heyecan kaynamış olabilir?

Kuş gibi uçarak bir iki saat içinde kutsal topraklara inebiliyor olmanın, havaalanlarında girilen ihramların, hurmaların zemzemlerin el değmeden memlekette teslim edilişlerin, konforlu otellerin, açık büfe kahvaltıların, otelden tavafa servis araçlarıyla gidişlerin kanıksandığı, başka bir çeşidi akla gelmeyecek şekilde benimsendiği bugünün dünyasında bu uzun ve meşakkatli yolu yürüyerek gitmek anlaşılır gibi olmayacaktır.

Çok değil yakın geçmişte kara yoluyla gidilirdi. Uçaklar henüz bu kadar çok ve harcıalem değilken. Habur sınır kapısına kadar bin küsur kilometrelik yol bilindik meşakkatleriyle bir şekilde biterdi. Klimasız otobüslerin daracık koltuklarının alt kısmından gelen motor ısısının yakıcı etkisi, mola yerlerinde bir miktar azalırdı. İstanbul’dan çıkan otobüs mola vererek, arızalanarak, yakıt sıkıntısı çekerek, yolcuların şoförle yaptığı, kendi aralarında düştüğü ağız münakaşası iki güne yakın bir süre devam eder. Habur sınır kapısından geçtikten sonra o meşakkatlerin hiçbir öneminin olmadığı anlaşılırdı. Çünkü sınır kapısındaki görevlilere dağıtılan rüşvetler, mola yerine benzer hiçbir yerin olmaması, öldürücü bir biteviyelikle sürüp giden çöl manzarası, sıcak, ter, koku, tuvalet arayışı, suyun bulunmayışı, “kulluhum tuvalet” cevapları arasında asıl meşakkatin şimdi başladığını çarpardı insanın yüzüne.

Daha uzak geçmişte atlarla, develerle, katırlarla, kervanlarla yapılan yolculuğun bir de can korkusuyla sürüp gittiği akla gelince bu meşakkat de biraz hafiflemeye yüz tutardı.

Bütün bunlardan ayrı ve hepsinden çok farklı yürüyerek hacca gitmenin akıl alacak bir tarafı yoktu. Bu yolculuğu yapan adamın, yürüyerek hacca giden adamın kendi ağzından dinlemedikçe zihinde bir yere yerleştirmenin imkânı görünmüyordu.

“1979 yılı memleketin üzerinde dolaşan kara bulutların iyice kesifleştiği yıldı. Can korkusu yerini derin koyu bir umutsuzluğa bırakmıştı. Para pula dönüşmüştü geleceğe iyimserlikle bakma imkânı kaybolmuştu.

Bu ortam içinde iken 1979 yılının hicretin bin dört yüzüncü yılına tekabül ettiğini öğrendik. İslami her konuda olduğu gibi “Hicret” hakkında da ne kadar az şey bildiğimizi öğretecek muhtelif etkinlikler düzenlendi.

Hicret fikri gönüllerdeki umutsuzluk bataklığını kurutacak bir olumlu rüzgâra yol açtı. Her zaman yapılacak bir şeyin, en çaresiz zamanda bulunacak bir çıkış yolunun olduğunu Hicretten öğrendik. Koskoca Allah’ın Resulü bile bu ateş çemberinden geçtiğine göre bize ne oluyordu?

Hicretin ne olduğu, hangi şartlarda yapıldığı, İslam Tarihi içinde önemi, sonuçları ve benzeri birçok konu bu günlerde tartışılmıştı. Şairler hicret konulu şiirler yazmış, yazarlar hicret konulu makaleler yayınlamış, bazı anne babalar o yıl doğan çocuklarına “Hicret” adını vermişti.

Bir Müslüman tıpkı geçmiş zamanlarda olduğu gibi yürüyerek hacca gidecek olsa hicretin anlamına daha bir vurgu yapılmış olurdu. 

Gelişmiş araçlarla bile gidilmesinin meşakkatinden korkulan bu uzun yol yürüyerek nasıl gidilirdi?

Bilgimiz yoktu ama heyecanını içimizde hissedebiliyorduk. Değişmeyen eskimeyen pörsümeyen değerlere sahip olmanın haklı kıvancı içindeydik. Demek ki bir lokma bir hırka elinde asa Allah yolunda yürümeye kendini adayan dervişler tarihin içinde yaşamış efsaneler gibi dilden dile anlatılıp geçip gitmiş artık hükmü kalmamış değildi. İnsan isterse bugünde böyle olabilirdi.

Ben Dilovası’ndanım. Esnaflıkla uğraştım. Hâlâ daha pazarlarda gezerek ufak tefek şeyler satıyorum. Maksat ticaret değil de tebliğ, her zaman düzenli gittiğim görüştüğüm, dostlarıma giderim”

Ben maraton koşucusuyum. Şu anda belki dünyanın en yaşlı lisanslı atletlerinden biriyim. Amerika ve Avustralya’nın maraton koşusu jeneriklerinde fotoğrafımı kullandıklarını duydum. Hicretin bin dört yüzüncü yılı münasebetiyle kendimle ilgili yapabileceğim bir şeyler düşünüyordum. Millî Görüş camiasındanım. Hasan Aksay ile meseleyi görüştüğümde Türkiye’yi baştan sona Ardahan’dan Edirne’ye bir yürüyüş düzenlemeyi düşündük. Daha sonra Rahmetli Erbakan Hocam, beni çağırmış, Ankara’ya gittim. “İzgi, dedi Türkiye’yi bir baştan diğerine yürümeyi düşünüyormuşsun, Hazreti Eba Eyyünel-Ensari’ye bir iade-i ziyarette bulunmaya ne dersin” dedi. Anladım, ama işin olabilirliğine yeniden bakmak lazımdı. “Hocam, dediğinize itiraz etmiyorum, bana on beş gün müsaade ederseniz, size yapıp yapamayacağımı söylerim” dedim. İşin başlangıç noktası burasıdır.

1979 yılında Hazreti Eba Eyyübel-Ensari’nin makamından yola çıktık. İzmit, Adapazarı, Bilecik, Afyon, Konya, Adana, Antakya güzergâhından Suriye, Halep, Şam, Amman ve Suudi Arabistan’a vasıl olduk.

Hazırlık, sadece şu üç sorunun cevabıydı. Günde kaç saat yürüyebilecektim? Gittiğim yerlerdeki yemekleri yiyebilecek miydim? Yolların ıssızlığı beni korkutacak mıydı? Yiyecek, içecek veya muhtelif ihtiyaç malzemesi bulunması zararımaydı. Tamam, onlara ihtiyaç olacaktı ama bir de sırtımda taşıması vardı. En çok üzüldüğüm şeylerden biri de yolda beni karşılayan, bana ilgi gösteren, yardım etmek isteyen, yanımda yürümek isteyen insanların ille ekmek su vesaire vermeye çalışmalarıydı. Reddetmek zorunda kalıyordum. Çünkü taşımak meselesi vardı.

Yani yol güzergâhı üzerinde bu yolculuktan haberdar olup da bekleyen, katılan, yardımcı olmak isteyen, insanlar vardı.

Millî Gazete hududa kadar beni takip etti. Günlük haberler şeklinde aktardı. Yol güzergâhını açıkladı. Yol boyunca birçok insanla tanıştım. Hâlâ dostluğumuz devam eden arkadaşlarım var. Bazı yerlerde ısrarla benimle beraber yürümek isteyenler oldu. Onları engelleyecek bir şeyler yapmam yanlış olurdu. Dayanabildikleri kadar yürüdüler. Mesela Afyon’dan Muharrem diye bir arkadaş bir müddet yürüdü benimle. Şimdi ne zaman görüşsek, Hacı Ağabey seni her gördüğümde ayaklarım sızlamaya başlıyor der. Mesela, Rıdvan diye on dokuz yaşlarında bir genç katıldı. Bir müddet yürüdü. Adana’ya vardığımızda misafir edildiğimiz yerde yattık. Sabah uyandığımızda Hacı Ağabey, beni buradan bir vinç bile gelse kaldıramaz dedi. Tabi yürümek konuşulduğu kadar kolay değil. Balyozla taş kırmaya bile benzemez. Günde elli ile seksen kilometre arası yürümek gerekiyordu. Bu da ortalama on iki ile on yedi saat süresince aralıksız yürümek demekti. Harita üzerinde belirlediğimiz konaklama yerlerine ulaşabilmek için süreyi sabitlemek mümkün değildi. Her ne kadar uyku tulumu vesaire ile dağda bayırda uyumaya talimli isek de belli başlı ihtiyaçlar için konaklamak bir zaruret idi. Yol yaklaşık üç bin beş yüz kilometre sürecekti. Tam elli dokuz gün sonra Mekke-i Mükerreme ’ye ulaştım. Düz yollarda canım sıkıldı. Yokuşlar, inişler daha güzeldi. Düz yollarda karşıdan görünen ışıklar konaklama yerine yaklaştık zannettirir ama git, git bitmez. Amman’dan sonrası daha sıkıcı oldu. Çünkü yüzlerce kilometre boyunca hiçbir yerleşim birimi yoktur. Ne köy ne kasaba göremezsin. Arada bir derme çatma çadırın içinde su erzak yakıt satan adamlar çıkar yolun üzerine başka hiçbir şey göremezsin.”

Ne kadar garip, olağanüstü, kayda değer olay yaşandı, o kadar çok şeyle karşılaştım yaşadıklarım, o kadar çok ki. Daha yolun başlarındaydı. Bilecik istikametine yürüyordum. Vakit akşama yaklaşmıştı. Yol biraz ıssızcaydı. Karşıdan üç tane sarhoş göründü. Onlar bana ben onlara doğru yürüyoruz. İçimden acaba selam versem mi, acaba çok mu sarhoşlar, acaba bir densizlik ederler mi diye geçiriyorum. Karşı karşıya geldiğimizde ben daha bir şey söylemeden onlar, selamünaleyküm Hacı baba, diye selam verdiler. Aleykümselâm dedim. Hacı Ağabey, sen yürüyerek hacca giden adam mısın diye sordular. Evet dedim. Gelip elimi öpmek istediler, ne olur orada bizim için de dua eder misin, dediler. Ben de Kâbe’nin karşısında onlar için dua ettim. Mekke-i Mükerreme’ ye girişte polisler, askerler, silahlı birlikler vardı. Evraklarımı kontrol ettikten sonra geçmeme izin verdiler. Şehir çok hareketliydi. Bir şeyler oluyordu, önce anlayamadım. Birkaç saat içinde mesele ortaya çıktı. Mescidi Haram’ın yani Kâbe’nin içine devlete karşı gelen atmış üç kişilik bir gurup sığınmıştı. Askerlerle çatışmaya girmişlerdi. Karşılıklı birbirlerine kurşun yağdırıyorlardı. Mermer zeminde kurşunlar tuhaf sesler çıkararak sekiyordu. Ben merakla girebildiğim en yakın yerden seyrediyordum. Minarelerin şerefelerinden ateş ediyorlardı. Suud askerleri oraya o kadar çok mermi sıktı ki şerefelerden parçalar kopa kopa yıkılacak hâle geldi. İçerdeki atmış üç kişi on üç ayrı ülkedenmiş. İçlerinde Türk var mı diye soruşturdum. Türk yokmuş. Amaçları dört gün Kâbe’nin tavaf edilmesini engellemekmiş. Dört gün boyunca tavaf edilmemesi hâlinde devlet yıkılmış sayılırmış ve dünya tarihi boyunca Kâbe’nin dört gün tavaf edilmemesi hiç vaki olmamış. Dördüncü gün, Harem-i Şerif’in avlusuna say mahalli kapısından on kadar tank soktular. O zırhlı araçların korumasında tavaf yaparak bu durumun meydana gelmesini engellediler. On üçüncü gün ise direnişçileri öldürüp çıkardılar. Cuma günüydü. Haremi şerifte Cuma namazının kılınacağını ilan ettiler

O yolculuğun hepsi olağanüstüydü zaten. Mesela, Mekke’de kalacak yer için yardımcı olacak bir isim vermişlerdi. Harem’de namaz kılarken onu nasıl bulacağımı düşünüyordum. Namaz bitti, selam verdiğimde Türk olduğu belli olan birinin hemen yanımda bana bakıp gülümsediğini gördüm. Hacı Ağabey, sen galiba bizim beklediğimiz misafirsin diyerekten yanıma geldi. Arayacağım Müslüman kardeşimdi, ben onu bulmadan o beni bulmuştu. Yine Medine’de aynısı oldu. Bir kartın arkasında isim adres yazılıydı. Yolda gördüğüm birini çevirip sordum. Sorduğum kişi burada yazılı olan adam benim dedi.

Bunların hepsini yazdım. El yazısıyla dört yüz doksan küsur sayfa, duruyor. Ayrıca “Hac Yolunda Neler Gördüm” adında şiir diliyle yazdığım bir kitabım daha var. O basıldı. Çocuklarıma vasiyet ettim, ben ölünce cenazeme gelen dostlarıma dağıtacaklar.

*