Atilla Gagavuz / Sohbet-i Yaran

Ümit Yaşar’ın Yılgın Şirindeki dize gibi “bu ne çok acı bu ne çok keder” diyesi geliyor insanın her şiir okuyuşunda. Sanki şiir nedir diye sorulduğunda, acı ve keder kataloğudur cevabı verilse uygun düşecek. Şairler duygu durumlarını tarif etmekte usta insanlar. Yoksa nasıl şair olacaklardı. Ama acı ve kederden başka duyguları yokmuş gibi her şiirden bir inleyiş sesi çıkmasının nedeni nedir? İnsan hayatında en baskın olan duygu budur, sevinç, mutluluk, coşkunluk, zevk ve şevk o kadar az bulunan şeylerdir ki kendilerine şiirlerde çok az yer bulabiliyorlar, denirse pek de söyleyecek söz kalmaz. Bu arada “mutluluğun türküsü olmaz” diyen hikmet sahibi de “şiir kuyruğuna basılınca feryat eden hayvancıkların harcı olmamalı” diyen şair de araya kaynayıp gitmesin.
Şu müspet bilim olduğu iddia edilen istatistikçiler keşke şiirleri bir tarayıp da acı ve kederin çan eğrisini çıkarsalar. Böylece iş duygu olmaktan bir nebze uzaklaşıp bilimselleşse. Mala, davara ne faydası olacak demeyin, insanoğlunun en çok nelere duçar olacağına dair sağlam bir veritabanı elde edilmiş olurdu. Biz bu hayali beklemektense hayrımıza gördüğümüz izlenimi aktaralım. Ve bazı zayıf kitapların önsözünde tekrarlanan bir klişeye başvurmaktan çekinmeyelim. Bir başlangıç olmasını umuyoruz.
Şiirlerde acı ve kederin en yoğun olanı, sevgiliden ayrılmaya dair olanıdır. Adına “firak” “hasret” denir. Bunun sebebine eski şiirlerimizde olağan şüpheli olarak “rakip” gösterilir. Hani şu şairin “ölmesine çare yoktur bari vezir olsa Sultan Selim’e” dediği rakip. Veya bir başka şairin, “dün rakibin cenazesindeydim, ömrümde bu kadar huzur içinde bir namaz kılmamıştım” dediği rakip.
Firak veya hasretin ne büyük acı ne büyük keder olduğuna dair öyle güçlü dizeler vardır ki insan kendi yaşadığı ayrılık acısının hafiflemiş olduğunu düşünür de rahatlar. Neşati’nin şu gazeli hem konunun hem şiirin zirvelerinden biridir.
Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile

Devr-i meclis bana girdâb-i belâdır sensiz
Mey-i zehrâb-i sitem sâgar-i gerdânı bile

Bâğa sensiz bakamam çeşmime âteş görünür
Gül-i handânı değil, serv-i hirâmânı bile

Sineden derd ile bir âh edeyim kim dönsün
Aksine çerh-i felek mihr-i dırahşanı bile

Hâr-i firkatle Neşâti-i hazînin vâ-hayf
Dâmen-i ülfeti çakoldu girîbânı bile

(Beni burada bıraktın gittin, tek başıma değilim) sadece ruhumda hasretin ile beraberim. Sensiz olan dost sohbetini İstemem. Dost meclislerinde, elden ele dolaşan kadehin zevki bile yok, kadehler döndükçe ben kendimi bir bela girdabının içinde hissediyorum. Dönen kadehi de istemiyorum, kederin zehrini içime akıtan şarabı da. (Dışarı çıkıp da bağa bahçeye baksan, dolaşsan açılırsın diyorlar, baktığım her bahçede) sensizliği bir kere daha hissettim. Gözüme görünen bahçe değildi. Açılmış güller, senin nazlı yürüyüşünü hatırlatan selvilerin sallanışı bir ateş deryası gibi göründü gözüme. (Bu acı bu keder ile) öyle bir ah çıksa ki göğsümden güneş ve gökyüzü tersine dönse, kıyamet kopsa da (ne ben kalsam ne de bu acı ve keder dolu dünya) Yazıklar olsun, eyvah ki eyvah, firkat dikeni benim eteğimi değil yakamı bile parçaladı (seninle beraberken elbisem var gibiydi üstümde, ayrılık işte o elbiseyi parçalayan bir diken gibi beni böyle çırılçıplak ortada bıraktı)

Şairin sevgiliden ayrılığın acısını anlatabilmek seçtiği ifade biçimi son derecede çarpıcı. “Ülfet elbisesi” diyor beraberliğe, ayrılığa ise “firkat dikeni” bu diken elbisenin eteğinden başlayıp yakasına kadar yırtmıştır. Elbisesi yırtık bir perişanın görüntüsü kadar yalnızlığı ve kimsesizliği ifade eden bir şey olabilir mi? Beraberliği kendisini tamlayan bir nesne ile dile getirmesi insan algısını adeta bir anlam sarmalının içine sokmaktadır. Ah edişin güneş sistemini yörüngesinden çıkarmasındaki mübalağa, gönle ferahlık vermesi gereken bahçenin, açılmış güllerin, salınan servilerin bir ateş deryası gibi görünmesindeki tevriye, keyif vermesi gereken şarabın zehir, şarabın içine koyulduğu kadehin meclisteki dönüşünün bela girdabı gibi gelmesindeki, teşbih, mecaz, istiare hepsi birden bu anlam sarmalının katmanlarıdır.
Bütün bunların arasında biri var ki anlaşılması için emek gerekiyor.
Sohbet-i yaran.
Dost sohbeti şairin hayatında, keyfin ve zevkin doruğa çıktığı mey meclisi, şarap, kadehler, parlayan güneş, açılmış güller, salınan serviler, bağlar, bahçeler ve ülfet elbisesi kadar yer tutan baskın bir unsur ki şair “onu bile istemem” diyor. Sensiz olan dost sohbeti bile umuruma gelmez.
Bugünün mahrum insanlarının kolayca anlayacağı bir konu değil dost sohbeti. Çünkü anlamak için tadının bilinmesi gerekir. Hangi tat kelimelerle görsellerle tanımlarla anlatılabilir ki dost sohbeti anlatılabilsin. Tadını bilmeyenin kendisinden haberdar olması beklenebilir mi? Olabilir diyen, kadayıf o kadar tatlı ki diyen köylü çocuğunun nerde yedin diye soran arkadaşına abim şehirde yerlerken görmüş dediği durumuna düşer.
Dost sohbeti, bir ağustos sıcağında çınarın altına oturup da birkaç ahbapla havadan sudan çene çalmak değildir. Dost sohbeti, okey oynayan dört kafadarın geçmiş elde, kimin hangi taşı yanlış oynadığına dair yaptıkları derin analiz içeren atışmaları değildir. Dost sohbeti, iktidar ve muhalefet partilerinin mensubu dört beş kişinin bir araya gelip hangisinin liderinin daha hırsız olduğuna dair yaptıkları hararetli münakaşa değildir. Dost sohbeti, bir filmi izleyip de içinde ne gibi subliminal mesajlar olduğuna dair yapılan ciddi konuşmalar değildir. Dost sohbeti, memurların amirlerinden, işçilerin patronlarından, çiftçilerin hayvanlarından, tüccarların vergilerinden, kadınların kocalarından, çocukların babalarından, babaların çocuklarından yakınmaları değildir. Dost sohbeti kafelerde konuşlanmış ergenlerin sadece bir meseleye odaklı birbirinin tekrarı cümleleri değildir. Dost sohbeti, otobüs durağında Pazara giden hattın gelmesini bekleyen, bankada veya devlet dairelerinin birinde kuyruğun son kısmındakilerin vakit geçsin diye vatan, millet, dürüstlük, ahlak, din, spor gibi genel konularda konuşmaları değildir.
Çünkü bunların hiçbiri vazgeçilmez değildir, olmazsa olmaz değildir. Hiç kimse bunlardan mahrum kalınca “çok yalnızım” demez. Hiç kimse o kadar sensizim ki bunları bile istemiyorum demez. Derse o kadar tokum ki pırasa olsa yemem demiş gibi olur.
Dost sohbetinde iki temel unsur var: Birincisi dost ikincisi o dost ile yapılan sohbet. Dost ivazsız garazsız çıkarsız muhabbet ettiğin kimsedir. Önce böyle bir dostun olacak, sonra o dostla sohbet edeceğin bir konu olacak. İşte o zaman sohbet-i yaran hakkında bir fikrin olabilir. Onun hayatın için hangi önemde olduğunun bilincine erebilirsen şayet “sensizlik beni hayattan öyle soğuttu ki sohbet-i yaranı bile istemiyorum” demeye hakkın olur.
Bu bilinç, sohbet-i yarana ancak cennette ulaşabileceğin bir zirve olduğunu idrak edebilirsen oluşacaktır.