Editör / Sanat, Ne için Değildir?

Eskilerin galat-ı meşhur dedikleri yaygın yanlış, hata, kural dışılık nasıl olur da meşru zeminde bir kurala dönüşür?

Doğru yöntemle tahlile girişmezsek doğru sonuçlara ulaşamayız. Bu yüzden meselenin tahlilini yapabilmek için öncelikle günümüz şartlarının zihnimize tıkıştırdığı kargaşadan temizlenmemiz gerekir. Bedenimiz kadar zihnimizin de temizliğe ihtiyacı var. Hatta sadece necasetten değil hadesten de temizlenmesi gerekiyor ki doğru yöntem ile doğru sonuca ulaşabilelim.

Günümüz şartları denince aklıma George Lucas’ın Star Wars serisinin ilk filmindeki uzak gezegenin bar sahnesi gelir. Envai çeşit yaratık vardır mekânda. Her biri insan idrakini zorlayan bir biçim ve şekildedir. Fakat hepsi de ortamın gerektirdiği iş ve işlem üzerindedir. Bir sümüklü böceğin devasa biçimindeki çete reisi etrafında çekirgelerin, hamam böceklerinin, farklı türdeki eklem bacaklıların devasa büyüklükteki hempalarıyla çetesini yönetmektedir. Filmin akışına kendinizi kaptırmış iseniz sorun yoktur. Ama önünü sonunu düşünmeye teşebbüs edecek olursanız ilk söyleyeceğiniz cümle “ey yönetmen ben senin hayal gücüne…” şeklinde olacaktır. Bu kadar iğrenç ve tuhaf şekli tahayyül etmek de bir mesele değil midir?

Günümüz şartları bu bar sahnesinin ete kemiğe bürünmüş hâli gibidir.

“Galat” kelimelerdeki hatayı ifade eder. Evet, hatayı önce kelimelerde aramak lazımdır. Çünkü her duygu ve düşüncenin, sanatın ve edebiyatın ham maddesi kelimelerdir. Onlar hatalı olursa onlar sayesinde üretilen eserin hatasız olmasını beklemek bir ham hayalden öteye geçmez. Eskiler kelimeleri yarış atlarının soy kütükleri derecesinde bir özen ve hassasiyetle kullanmışlardı. At yarışına katılan atların hangi soydan geldikleri yarışta yapacakları derece kadar yarışın hangi sınıfına katılabileceklerini de belirlediği gibi, söz gelimi Arap Atıyla İngiliz atının aynı yarışta koşmaları olamayacağı gibi bir şiirde, bir nesirde kullanılacak kelimelerin de soy kütükleri kesinlikle bilinmeliydi. Kem alat ile kemalat olamazdı.

Şu meşhur; kafiye göze mi hitap eder kulağa mı münakaşasının aslı da buraya dayanmaktaydı. Kafiyeye şimdilerde uyak denmesine biz uymayak. Çünkü uyak sadece ses benzerliğini ifade eder. Oysa şiirde kafiye, nesirde seci denen uyum sesten daha fazlasıdır. Hecedeki ses kadar harflerin de uyumu beklenir ondan. Mesela “habis” ve “hasis” kelimelerinde ses benzerliği vardır. Ama bu iki kelimeden kafiye olmaz çünkü birisi “sin” harfiyle diğeri “peltek se” denilen diş üzerindeki üç noktalı harf iledir. Kafiye kulağa göredir diyenler, kelimenin teşekkül ettiği harfler önemsizdir, ses benziyorsa işlem tamamdır diyenlerdir. Kafiye göze göredir diyenler ise kelimenin teşekkül ettiği harfler kelimenin soy kütüğüdür, farklı yapıdaki kelimelerden kafiye olmaz demektedirler. Şimdi bugün bu ayrıntının ne hükmü var, bırakın tartışmanın bir tarafında olmayı, anlama çabası bile zihne sıklet ruha kasvet verir. Çünkü şiir artık serbesttir. Azadedir. Kuralların dışındadır. Milyonlarca kez tekrarlanmış bile olsa “Akdeniz akşamları” dedin mi, “martılar uçar çığlık çığlığa” dedin mi, “yokluğuna sarıldım da yattım” dedin mi o şiirdir. Aksini iddia edeni kurşuna dizerler. Şiirin serbestliği onu sokağa hatta kötü yollara düşürmüştür.

Kelimeler üzerinde ki bu hassasiyet arızalı olana “galat” damgası vurulmasına sebep olmuştu. Asıl korunması gereken zevki selim dikkate alınmayıp, zevki selimi kaybolmuş kitle tarafından “galat” damgalı kelimeler bile hüsnükabul görünce çaresiz kalıp “galat” damgasının yanına bir kelime daha ilave edip “galat-ı meşhur” denmeye başlandı. Kitle böyle istiyorsa bizim de kabul etmemizde bir beis yok demek anlamına gelen “fasih ve beliğ için galat-ı meşhur da makbuldür” hükmünün gelmesi gecikmedi. İşte böylece yanlışın önündeki set yıkıldı. Sel baskını her şeyi bir çamur deryasına buladı. Doğru ve yanlış birbirine öylesine karıştı ki birbirlerinden ayrılması muhal oldu.

Oysa insanın fıtratında sağlam bir kulpa tutunarak varlığını devam ettirme güdüsü vardı. Özgürlük iddiası ile kuralsızlığa gerek davet edenler gerekse bu davete uyanlar kulpa tutunmadan var olmayı becerenler değil yanlış bir kulpa tutunanlardır. Sonuçta kuralsızlık da bir kurala dönüşür. Yanlışlar ile doğruların böyle kolayca yer değiştirmesi bu yüzdendir. Kelimelerdeki yanlışlığın artık fark edilemez oluşu da yanlışların kelimelerin dışında kalan gerçek hayata hükümranlık kurabilmiş olması da bu yüzdendir.

İlk adıma zevki selimin yitirilmesini koyunca bu karmaşık gibi görünen durum daha bir netleşir, daha bir berraklaşır. Çünkü işi içinden çıkılmaz derecede karmaşıklaştıran şöhret meselesidir. Yanlış ne kadar yaygın olursa olsun doğru kimliği kazanamaz. Yanlış yanlıştır doğru da doğru. Doğadaki evrimi kabul ettik diyelim kavramların da evrim geçireceğini hatta bunun bir zorunluluk olacağını da dayatamazlar ya. Bu cümle paragraf akışının sonucu, yoksa dayatırlar, bal gibi dayatırlar, öyle bir kabule zorlarlar ki reddi mümkün olmaz. Şöhretin yanlışı doğru gibi gösterebilme gözbağı başlı başına bir diğer bahis olmakla beraber şurasını beyanda zaruret var. Şöhretin asıl kaynağı şöhretli düşkünlüğüdür. Şöhret sahibinin ana kaynağı kitlenin şöhrete dair sapkınlığıdır. Kitle bu sapkınlığa “ilgi” ile “itibar” kelimelerinin asıl anlamlarını kaybetmek suretiyle duçar olmuştur. İnsanda fıtraten var olan itibar görmek, değerli sayılmak, değer verilmek arzusu ilgi görmekle eşleştirilince şöhrete düşkünlük başlar. Doğrusu ilgi ile itibar farklı şeylerdir. İlgi muhatabından bir şey bekleyenlerin gösterdiği davranış biçimidir. İtibarda böyle bir beklenti yoktur. Kelimelerin asıl anlamlarını kaybedenler, şöhretlilerin itibarlı oldukları yanılgısına kolayca düşerler. Sıra onlara öykünmeye gelir. Sanal mecralarda günlük hayatlarının en abes karelerinin bile fotoğraflarını teşhir edenler, yetmezmiş gibi bunun bir üstünlük göstergesiymiş gibi çevresine afra tafra yapanlar hep bu zümrenin zavallı düşkünleridir. Teşhirciliğin ana sebebinin ilgi görmek olduğunun farkında olamayanlardır. Bunların ilgi beklentisinin gördükçe artan bir seyir takip ettiğini, daha çok ilgi, daha çok tuhaflık, daha çok tuhaflığı teşhirin su içtikçe susatan ve su içmekten çatlatıp öldüren bir hastalığa benzediğini anlamaları zaten uzak ihtimaldir.

Galat-ı meşhur denince akla ilk gelen “maydanoz” “merdiven” “çerçeve” kelimeleri üzerinde hiç durmayalım. Daha kapsamlı olan cümlelere şöhreti anlamsızlığını perdelemiş olanlara bir göz atalım. Shakespeare’in Hamlet’e söylettiği “olmak ya da olmamak, işte mesele bu” cümlesi bunlardan biridir. Belki dünya üzerinde bu kadar bilinen ve tekrarlanan bir başka cümle bulmak zordur. En elitinden en sıradan insanına kadar bu cümle tekrarlanır durur. Hem de yüzyıllardır. İyi de ne diyor? Ne olmuş ya da olmamış? Neye tekabül ediyor? Ölmek veya yaşamak mı demek istemiş, ölüm veya hayat mı kastı, var olmak veya yok olmak mı muradı? Belli değil. Ama bir şekilde meşhur olmuş, ilgi düşsün düşmesin, bir ilintisi olsun veya olmasın dillendirilmiş. Aynı adamın Makbet’e söylettiği “ellerim, ellerim kan kokuyor ellerim, Arabistan’ın bütün sabunları bile temizleyemez ellerimi” cümlesi böyle değildir. Cümlenin akışından bile bir katilin vicdan azabı duygu olarak insanın içine geçer. “Olmak ya da olmamak işte mesele bu” cümlesine galat-ı meşhur damgasını vurup bir kenara bırakabiliriz.

Nazım Hikmet’in “yaşamak bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine” cümlesi de böyledir. O kadar meşhurdur ki şöhreti anlamsızlığının üstünü örtmüştür. Ağaç yahu bu, ağacın hür oluşu nasıl bir iltisaktır, hangi sağlıklı algı ağaç ile hürriyet arasında bağlantı kurabilir. Ağaç kökleriyle toprağa yapışmıştır, hürriyeti değil bağlılığı hatta bağımlılığı çağrıştırır. Devamında gelen “orman” için payanda ise, ormanlar ağaçlardan müteşekkil ise, her ağaç bireyi, ağaçlardan meydana gelen orman toplumu tedai ettirecekse, kardeşçe gibi bir toplumsal yapıştırıcı da işin işin karışacaksa, falansa filansa demek mümkün elbette. Ama her yol ağaç ile hürriyetin zayıf bağını belirginleştirmekten başka işe yaramaz. Bu da bir galat-ı meşhurdur.

Necip Fazıl’ın en az kendisi kadar meşhur dizesi de böyledir. “Sakarya saf çocuğu masum Anadolu’nun / Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun” diyor ya. Ne Sakarya saftır ne de Anadolu masumdur, haydi öyle diyelim “Allah yolunun divanesi ikimiz kaldık” nasıl bir yüksek egodur ki milyarlarca Allah yolunun yolcusunu dışarda bırakmaktadır. Bu ölçülebilir bir şey olmadığı gibi, duygu olarak da güzel bir şey değildir. Mesele kendini yüceltmek mi kendi dışındakileri tahfif ve tezyif mi belli değildir. Ama öylesine meşhurdur ki şöhreti öylesine büyülemiştir ki bu küçük tenkidin bile “üstada nasıl dil uzatırsın” diye başlayıp galiz küfürlere giden bir itiraz sağanağına yol açması hiç şaşırtıcı olmayacaktır. “Ne kötü kaybetmek için sahiplik / Ölümlüyü sevmek ne korkulu iş” mısraında ki dehanın yanında buna da sadece bir galat-ı meşhur denebilir.

Atasözlerinde, deyimlerde anonim ürünlerde galat-ı meşhur mebzul miktarda vardır. Bunların sayılıp dökülmesi, magazin dergilerinin doğru bildiğimiz yanlışlar köşesine yakışır, buraya değil. Örnek olması bakımından birini zikretmeye cüret edelim. “Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz” Üzerinde hiç düşünmeden, anlamına bakmadan, gelişigüzel, papağanvari bir tekrarla dinlediğimiz veya daha vahimi dillendirdiğimiz bu sözde “ana” kelimesi aslında bildiğimiz “anne” değilmiş. “Âne” şeklindeymiş. Âne “Bağdat’ın 250 kilometre kuzey batısında, Rakka ile Heyt arasında olarak Fırat’ın sağ taraf sahilinde, bir kaza merkezi kasaba olup 3 000 ahalisi 10 cami-i şerifi ve Fırat’ın suyuyla sulanır bahçeleri vardır. Eski bir kasaba olup vaktiyle daha büyük ve mamur idi. Fırat sahilince 6 kilometrelik mesafede bir tek sokağın iki tarafında uzanmış olup, haneleri kârgir ve birer bodrum katı ile bir veya ikişer kattan ibarettir. Kasabanın karşısında Fırat su yolu ortasında, Romalılardan kalma harap bir kale bulunur” diyor “Kamusu’l-âlam”. Yine oradaki (yar) kelimesi dost manasına bir Farsça kelime değil, uçurum anlamındaki ve mesela (Yar hisar) terkibindeki yar demektir. “Ânedaki yar kadar müthiş uçurum ve Bağdat gibi güzel bir memleket yoktur” anlamını ifade eder, diye devam ediyor.

Doğru ile yanlışın yer değiştirmesi konu olarak kendinden daha büyük daha önemli meselelere sirayet etti. O büyük ve önemli meseleler de böylece yanlışa kurban gitti. Yıllarca şu saçma ikilemin etrafında dönen sanat tartışmasının enkazı üzerinde bulduk kendimizi.

“Sanat ne içindir?”

Sorunun saçmalığı gözden kaçtı. İlle bir şey için olması gerektiğini kim söyledi karşı sorusuna yol bulunamadı. Bu soru acaba mantık biliminin temel konularından “nedensellik” ilkesine mi dayanıyordu? Ortada sanat diye bir gerçeklik varsa mutlaka bunun bir nedeni olmalıdır önermesine dayanmıyordu ki soru. “Sanatın nedeni nedir” denmiyordu “Sanat ne içindir” şeklindeydi. Bunun mantıkla veya nedensellikle ilgisi olamazdı. Belki dünyanın başına gelmiş en büyük musibetlerden biri olan sanayi devriminin sonucundaki “yaşam ve fayda” paradigmasına dayanıyordu. Ortada sanat diye bir gerçeklik varsa mutlaka bir faydaya dayanıyor olmalıydı. Aslında soru daha çok “sanat kime fayda sağlar, kimin içindir” şeklinde daha anlaşılır olabilirdi.

Daha soruya “yürü git kardeşim, böyle soru olmaz, safsata bu” diyen çıkmadan cevaplar geldi.

“Sanat halk içindir” Hiç olur mu öyle şey? Tam aksine “Sanat sanat içindir”

Bazıları toplumsal yaratıklardı. Her meseleyi toplum ile ölçülmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Toplumu analiz etmenin, sosyoloji daha bir bilim niteliği kazanmamışken onun kıstaslarıyla malumatfuruşluk taslamanın dayanılmaz histerisi içindeydi. Çünkü insanı birey olarak kabul etmiyorlardı. Her insanın tek ve benzersiz oluşu önemsizdi. Varsa yoksa toplumdu. Bu saplantının aslında iktidar mücadelesi yapan egemenlerin değirmenine su taşımaktan başka bir kıymeti yoktu. Diğerleri birey olmayı bireyin birey olma şartlarını taşısa da taşımasa da tek gerçek olduğunu savunanlardı. Her iki taraf da insana cenneti bu dünyada vaad etmekten başka bir şey yapmıyorlardı.

Ne eserler verildi ne kalem ustalıkları sergilendi ne şiddetli kavgalara yol açtı ne büyük kırılmalara sebep oldu. Bu soruya “tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar” safsatasının

damgasını vurmaya imkân kalmadan kelli felli ediplerimiz, şairlerimiz, düşünürlerimiz cevap yetiştirme gayreti içine girdi. Bazıları da bu gayretin çetelesini tutup “bilim insanı” payesini elde etmenin peşine düştü.

Toplumsalcılar, sanatı ideolojilerinin çığırtkanlığını yapmanın aracı yaptı. Bireyselciler sanatı her insanın içinde sakladığı bilinçaltına ittiği ayıp, günah, yasak, sapkınlık ne varsa dışavurmanın aracı haline getirdi.

Böylece sanat araya kaynayıp gitti.

Ortaya koyulmuş, üzerinde çalışılmış, bir bilgi ve beceriye dayanan, ilgi çekici, ender, insana velev heyecan olsun bir duygu veren şeylerin hangisine “sanat” etiketi yapıştırmanın doğru olacağı konusunda hiç kimsenin bir fikri kalmadı. Estetiğe somut normlar kazandırma çabaları, akademik kriterler oluşturma gayreti, hep akamete uğradı. Çünkü sanat “yeni” ve “devrim” kavramlarına yenik düşmüştü. Nesnelerin biçimlerini bozarak resim yapmanın adı “sürrealist sanat” torbadan çıkmış kelimeleri alt alta dizmenin adı “dadaist” şiir olunca hiç kimsenin “sanatçı” olmak arzusu kalmamıştı. Alana girenlerin tek tutkusu kuralları yıkmak, devrim yapmak olmuştu. Çünkü bunu yapınca sanatçı olunacağına inandırılmıştı.

Şimdi soruya tekrar geri dönmenin zamanıdır.

“Sanat ne içindir? Sanat halk için midir, sanat sanat için midir?”

Buradan hareket edince bir yere varamadık. O halde soruyu olumsuzlayıp yeniden sormalı o olumsuz kurguya cevap yetiştirmeyi denemeliyiz.

“Sanat ne için değildir?”

– “Sanat şöhret için değildir”

– “Sanat para için değildir”

– “Sanat ego şişirmek için değildir”

– “Sanat kendi dışındakileri adam etmek için değildir”

– “Sanat sıradan biri olmaktan kurtulmak için değildir”

– “Sanat menfaat devşirmek için değildir”

– “Sanat bir aidiyet payesi kazanıp onun üzerinden kendini var etmeye çalışmak değildir”

– “Sanat üretmeden tüketmek değildir”

– “Sanat sayısız kere söylenmiş ve yapılmış şeyleri tekrar etmek değildir”

– “Sanat alkış için değildir”

Bu cevapları çoğaltmak mümkün ama çoğaldıkça işin bektaşinin fıkrasına dönme ihtimali var. “Yok diyeceksin ama dilin varmıyor”

*