Melih Seymen / Ustura

”Mama raised a hellrazor, stress gettin’ major Lord be my savior” 

Tupac Amaru Shakur

Her ayrılığı peşleyen bir ustura tatma arzum vardı. Gözlerimi kapatıp o soğuk çeliğin kafa derimde usulca gezinmesini hissetmekten değişik bir haz alıyordum. Aslına bakarsak tozlu anılara karışmış bir hazdı bu, çünkü son ayrılığımın üzerinden uzun seneler geçmişti. Bu sefer de saçlarımdaki parmak izlerini silmeye niyetliydim. Çünkü hüznümü gizlemek için gözlerimi kaldırım taşlarına sürtmekte olduğumda, aşina gölgeler görmek istemiyordum zeminde. Yalın bir gölge arayışındaydım. Uykusuzken aksayan adımlarımla önümdeki bildiğim bilinmezliğe doğru yürüyordum. Yol pek uzun değildi ama bana bir ömür gibi gelen bu yolda doludizgin ve karmaşık hislerim, kaderin cilvesi ve latifesini kavramış olan bilincimle gözyaşlarım üzerine savaş veriyordu. Birkaç sokak daha uzun bir rota izleseydim bu savaşı hislerimin kazanacağından adım gibi emindim. Bu sebeple hüzünlü de olsa bir türkü mırıldanmaya başladım. Hem zihnimi biraz olsun meşgul edecek hem de ritme ayak uyduran adımlarımla daha hızlı varacaktım berbere. Az ilerideki köşeyi dönünce çırak Ahmet’i gördüm dükkânın önünde, havluları asıyordu. Ufak boyuna rağmen fazlaca atılgan ve meraklı bir çocuktu. Tıraşım esnasında parmak uçlarına kalkıp, ustasının kıvrak bilek hareketlerini izleyişi hoşuma gidiyordu hep. Yolun son düzlüğünü ve türkünün son sözlerini tek nefeste ve melodisiz bitirmiştim. ”Kul aşık bekler varmaya/ Varıp da haber sormaya/ Yetiş namazım kılmaya/ Seni seven öldü gel gel…” Derin bir nefes alıp dükkâna yaklaştım, Ahmet’in başını okşayıp Ekrem abi ve sırada bekleyen müşterilere selam verdim. Nedense hep boş olan kapı tarafındaki koltuğa kuruldum ve beklemeye başladım. Ahmet, ustasına çarpmamaya gayret ederek yerdeki saçları süpürüyordu, dişlek bir çocuk olduğu için hep bir tavşana benzetmişimdir onu. Kırık gülümsememe hoş bir karşılık verip işine devam etti.
Ekrem abi işinin ehli bir berberdi. İş sırasında usta bir cerrah gibi hiç çıkarmadığı hâkim yaka beyaz önlüğü, makaslarını hep yanında taşımayı sevdiği için belinde bir silah kılıfını andıran işlemeli deriden makas kılıfı, nereden aldığını hiçbir zaman öğrenemediğim gözleri kırmızı taşlardan ejderha işlemeli makas setiyle; uzun boylu, zayıf ve oldukça karizmatik bir adamdı. Bir kovboy edasıyla kılıftan çektiği makasları, parmağında bir iki tur döndürmeden tıraşa başladığını görmedim hiç. Sadece yaptığı işi izlemek için bile gidilebilirdi oraya. Ve hiçbir zaman boş olmayan koltuğu da bu fikrimi destekliyor gibiydi.
Uzun bir süre Ekrem abinin saat gibi çalışan parmaklarını izlerken buraya geliş nedenimi düşünmüştüm. Makasın sesi metronom misali hiç bozulmayan bir ritimde geliyordu sanki kulaklarıma. Zihnim sadece ayakaltında dolanan çırak Ahmet’in dişlek gülüşüne gözlerim değdiğinde mola veriyordu. Duvarları erkek posterleri ile dolu bu dükkânda, ellerinde çayları ile muhabbete demlenen müşterilerin arasında fazla ciddi ve boynu bükük oluşum dikkat çekmişti elbet. Bu sebeple, Ekrem abi sıranın bana gelmesi için elini çabuk tutuyor gibiydi. Yine de o usta eller, tıraş koltuğundaki müşterilerini memnun etmeye devam ediyordu. Buraya geliş amacımı tekrar hatırlamış ve üzerimdeki matem havasından biraz olsun uzaklaşmak için çırak Ahmet’i tutup yanıma çekmiştim ve aslında hiç merak etmediğim sorular sormuştum. Sadece dişlek gülüşü ile ortamı neşelendirmesi ve bu gülüşmelere katılıp, katılaşan ruhumu ve bedenimi biraz yumuşatmak için. Bu konuşmaların ardından sırada benden bir öndeki yaşlı amcayı da koltuğuna çağırdı Ekrem abi. Onu çağırsa da gözleri benim üzerimdeydi ve ”Az daha sabret.” der gibiydiler. İki gözümü birden kırparak sözlerine karşılık vermiş oldum. Ahmet bir kez daha yerdeki saçları süpürmek için atıldı. Benim dışımda herkes için ne kadar sıradan bir gün olduğunu düşünmeye daldım.
Ekrem abinin her tıraşı bitirdiğinde yaptığı gibi makasını lavaboya vurmasının sesiyle bakışlarımı krem rengi fayansların parlak, kılcal damarları andıran deseninden kaldırıp tam karşımdaki aynaya diktiğimde gördüğüm beni rahatsız etmemişti oysaki. Aksine, hayatın koşuşturması sırasında unuttuğumuz kimi heyecanları fark ettim. Saçlarımı feda etmeye geldiğimi biliyordum lakin usturanın saçlarımı kazırken çıkardığı o ses, o ferahlama hissini unutmuştum ve düşüncelerim bu konuya yoğunlaştı birden. Sadece tıraş olmak değildi mesele. Pazardan aldığım meyveleri düşündüm. Sanki bu karmaşa içinde tatlarını unutmuştuk onların. Neyi düşünsem aynı sonuca varıyordum. Yediğimiz yemekler sadece doymak için olmuştu. İçtiğimiz çaylar dudak tiryakiliğine dönüşmüştü. Bu fikir çokça rahatsız etti beni. Oysa her eylemin tadına varmalıydık, acı ya da tatlı. Dün kestiğim narın içi ne güzeldi, her tanesi koyu kırmızı ve suluydu. Teyzemin bebeği Fatma’yı parka götürmüştüm ve birlikte kaydıraktan kayarken, sarı saçlarını rüzgâra katarak ne de güzel gülmüştü tam üç gün önce. Annemin geçen hafta pişirdiği enfes balığı ekmeğin arasına yine bir inşaat mühendisi edasıyla dizmiştim. Herkes yemeğini bitirdiğinde ancak başlayabilmiştim ben. Ve şimdi, bu anda, ben Ekrem abinin tıraş koltuğuna otururken, tıraş olmaktan aldığım zevki tadacaktım tekrar. İçimi büyük bir heyecan kaplamıştı. Güvercini andıran sık ve derin soluğumu, mutlu yüzümü hissettiği için Ekrem abinin hiç cevaplamak istemediğim ”Nedir bu halin?” gibi sorularına kaçamak yanıtlar vermek yükünden kurtulmuş olduğumu düşünmek de içime ayrı bir ferahlık katmıştı. Asıl bu soruyu duymak istiyordum şu an. ”Nasıl yapalım?”. Dudağımın sol yanında ufak ama içten ve heyecanlı bir gülümsemeyle ”Ustura tıraşı Ekrem abim. Ustura.” dedim ve izlemeye koyuldum. Ekrem abi kırmızı saplı usturasını tezgâhtan alıp seri bir hamleyle lavabonun kenarına takarak eski jileti çıkardı. Jileti hep lavabonun aynı kenarına taktırdığı için orada derin bir çentik oluşmuştu. Jilet kutusuna uzanıp benim için yeni bir jilet aldı, ince kâğıttan sıyırdı o parlak çeliği, yerine yerleştirdi ve lavabodaki çentiğe bastırarak tam oturmasını sağladı. Bunları izlemekten inanılmaz bir keyif alıyordum. Eskiden tatmayı çok sevdiğim, ancak şehrin insanına karışarak benim de unuttuğum bu hazlar ne kadar muazzamdı oysa ki. Ustasının bir baş hareketi ile Ahmet hemen bir havlu kapıp getirdi ve o serin havlu boynuma sarılınca beni buraya getiren ateşi tamamen söndürmüş oldu. Ekrem abi tıraş makinesini çıkardı ve fikrimi değiştirmemden korkuyormuşçasına bir hızda kesti saçlarımı. Makineyi kenara koyup ısıtıcıda hazır bekleyen suyu bir kaba doldurdu. Bu küçük alüminyum kaba tıraş sabunu dalınca çok hoş bir koku geldi burnuma. Fırçanın sabunu köpürtmesiyle koku her yanımı sardı. Bu sıcak köpüğe bulanmış fırça başımda gezmeye başlamıştı ve dokunduğu her hücremin ağrısını aldığını hissediyordum. Ahmet’e baktım aynadan, beni izleyerek gülüyordu. Kaşlarımı kaldırarak alnımı kırıştırdım, böylece kafasındaki beyaz saçlı yaşlı adam komedisine bir katkım olsun istedim, gülüştük birlikte.
Köpüklü başıma dokunan ince parmakları hissettiğimde aynada kendime döndüm ve usturayı izlemeye başladım. Saçlarımın ayrım noktasının aksi yönünde konumladı ustura ve yavaşça ileri doğru hareket etmeye başladı. Her hamlede içimde bir ferahlama hissediyordum. Hem tıraşın hazzını alıyordum hem de düşlediğim yalın görüntü aynada ufak ufak beliriyordu. Her hamle sonrası usturayı sol elinin tersine siliyordu Ekrem abi ve dört beş hamlede bir elini suyun altına sokuyordu. Başımın tepesinde bir yerde durdu ustura, onun yerine kan taşı geldi ve bir noktada küçük bir daire çizmeye başladı. Oradaki küçük et benini fark etmemiş olacak ki Ekrem abi, yanlışlıkla kesmişti ancak hiçbir acı hissetmemiştim. Aynı avına atılmış bir çitanın derisi gibi gerilmişti kafa derim, ince ve güçlü parmaklar tarafından. Kendi kaslarını parçalar gibi yüksek hızda koşan çitanın, acıyı hissetmemesiyle aynı sebebi taşıyordum ben de. Soğuk jilet o gergin zeminde hünerlerini gösteriyor ve ben odaklanmış bir şekilde bu gösterinin tadını çıkarıyordum. Kan durduğu vakit tıraşım kaldığı yerden devam etti. Dört hamle sonra başımın üstü tamamen çıplaktı, artık sıra yanlar ve ensemdeydi. Ben tıraş olurken içeri yeni yüzler giriyor ve beklemeye koyuluyorlardı. Dükkânın şenliği hiç eksik olmuyordu. Herkes hayatın telaşından uzaklaşmış, tek ortak noktası aynı sırada beklemek olan bu insanlar neşe ile sohbet ediyordu. Buraya yürürken gözleri ve içi dolu olan ben de onlara katılmıştım. Sözlerini dinliyor, konuşmasam da yüzümdeki gülümseme ile sohbetlerine ortak oluyordum. Evet, kötü şeyler yaşamıştım ve hüzünlüydüm ama şu yaşanan andan zevk almama engel değildi bu. Tıraşım bittikten sonra eve döndüğümde, başka bir hüzün vakti yaşayabilirdim. Ancak bu hislerden kopmamalıydım şehre karışıp. Hayatın bana verdiği her tadı damağımda hissetmeliydim.
Bu düşüncelerle birlikte tıraşım tamamlanmış oldu. Ekrem abi musluğu açıp suyun sıcaklığını kontrol ederken çırağından yeni bir havlu istedi ve havluyu boynumdaki ile değiştirdi. Başımı ılık suyun altına uzattım, gözlerim kapalıydı. Ekrem abinin, şampuanın kapağını açışını ve eline bir miktar döküşünü duydum. Şimdiyse o şampuan ile yıkanıyordu başım. Ekrem abinin parmakları sert ve seri hareketlerle başımda geziyordu. Yıkama bittikten sonra bir havluya sarıldı yüzüm, kafamı kaldırdım. Her berberin kendine has tarzıyla başımı kurulamaya başladı Ekrem abi. Çocukken çok eğlenirdim bu işlem sırasında, şimdi de aynı hissi tadabildiğim için şükrettim. Kurulama bitince gözlerimi açtığımda, aynadaki yüzümde mutluluğu gördüm. İçim hüzünle dolu geldiğim bu berber dükkanında düşüncelerde gezerken uğradığım bir ışık sayesinde değişmiştim. Bu dükkândan çıkarken görünüşümle birlikte ben de farklı biri olarak çıkacaktım ve artık bu ufak ancak muazzam hisleri görmezden gelmeyecektim. Ekrem abi ”Sıhhatler olsun.” diyerek gülümsedi bana, ben de teşekkür ettim ve borcumu ödedim. Hızlı bir hamleyle oturduğum koltuktan kalkıp askıdaki ceketime yöneldim. Yol üstünde Ahmet’in başını okşadım tekrar, yeni görüntüm de eğlenceli gelmişti ona. Siyah ceketimi giyip hayırlı işler diledim ve dükkândan çıktım. İki elimle kel başımı sıvazladım, tenimdeki ve hislerimdeki ferahlık inanılmazdı. Hiç beklemediğim bir anda gelen bu ışığın coşkusuyla akşam pazarının yolunu tutmaya karar verdim aniden. Ailemle geçireceğim akşam vaktine güzel meyveler eşlik etsin istemiştim. Hem en sevdiğim meyve olan nardan da bir kilo tarttırırdım. Kim bilir, belki onlar da dün kestiğim gibi güzel çıkarlar.
*