Emel Sözcüer / Sosyal Medyada Nezaket

Bütün dünya üzerinde görüntülü, sesli ve basılı medyanın birleştirilerek yeni medya olarak sunulduğu sosyal medya; bilgilendirme yanında müzik, eğlence, alışveriş imkânları ve insanları sanal topluluklar halinde bir araya getirerek sanal gündemle meşgul eden, iradesiz bırakmaya muktedir bir medya türüdür.
İnternetin sanal sokakları tuzaklarla doludur. Dolambaçlı girdaplarında savrularak kontrolsüz kullanım, zararlı alışkanlara dönüşüyor. Bilgiye kolay, ucuz, hızlı, güvenli ulaşmak ve iletişimi kolaylaştırmaktı internetin temel çıkış amacı. Ancak internetin tahmin edilenden hızlı yaygınlaşması, aşırı kullanımı yeni bir bağımlılık türü olan sosyal medya ve internet bağımlılığına yol açtı.
Paylaşılan her bilgide verilen şuur altı mesajlarla, nitelik ve değerler tüketilmekte, beyin ve ömür sermayesi bir yığın gereksiz bilgi, cümle, resim ve video ile harcanırken, önbelleği doldurup nörolojik hastalıklara da zemin hazırlamaktadır. Zehir akıtan sektörlerden biri de dijital oyun piyasasıdır. Yalnız çocuklar değil; gençler, yetişkinler, hatta anne-babalar bu dijital oyun çarkının içinde dönmektedir. Türkiye sosyal ağ kullanımında dünya lideri! İnternet ve sosyal medya büyük bir imkân, bu imkânı kullanırken aklımızı ve kalbimizi şeytanın tuzaklarından korumak gerekiyor.
Kameralar Kayıtta
“İnsan hiçbir şey söylemez ki onun yanında yaptıklarını gözetleyen ve kaydeden hazır bir melek bulunmasın.”(Kaf/18) Her davranış ilahi kayıtlara geçmektedir.
Başkasının mahremiyetini onların izni olmaksızın gözler önüne sermek… Kendinden başka birçok insanın bulunduğu bir fotoğrafı onların izni olmadan paylaşmak, her şeyden önce bir kul hakkı oluşturuyor. Hele bu görüntü insanın başkası tarafından görülmesini istemediği bir görüntü ise onun vebali daha büyük oluyor. Sosyal medyada herhangi birinin hukukunu ihlal eden bir mesajı paylaşmak, aynı vebale ortak olmak demek oluyor. Bu da kitlelerin hukukunu ihlal ederek katlanan bir kul hakkına dönüşebiliyor. Meşru olmayan karşı cins ilişkileri, sosyal medya ortamında chat vesaire gibi yollarla sınır ihlali yapılıyor. O nedenle sosyal medya ile yapılan paylaşımların meşru paylaşımlar olması büyük önem taşıyor.
Elektronik posta yoluyla karşı tarafa gönderilecek metinlerde, daima nezaketli ve efendi bir üslup içinde olunmalıdır. Kişilerin kişilik haklarına yönelik olumsuz sözlere, hakaretlere yer vermemelidir. İnternet bilgi alışverişi, haberleşme, araştırma, kültür artırımı gibi amaçlarla kullanılırsa faydalı olur. Sosyal medyayı doğru kullanmak tabi ki mümkündür. Sosyal medyanın başına otururken bir amacımız olmalı, kendimize kalıcı, faydalı bir şeyler almalı ya da diğer insanlara faydalı kalıcı güzel değerler vermelidir. Hedefleri ve amaçları olmayan kişiler sosyal medyada kurban ediliyor. Bir süre sonra onlar sosyal medyayı değil sosyal medya onları yönetmeye başlıyor.
Dijital dünyada niyetsiz ve gayesiz dolaşmamak gerekir. Şu bir gerçek ki, dijital dünyada hiçbir şey kaybolmaz. ‘’Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur’’(İsra/36) Sosyal medyayı doğru kullanmayı bilmek yeterli değildir. Duygular, içgüdüler aklı da bilgiyi de bastırmaktadır. İnsanın içindeki sürekli kötülük fısıldayan nefsi, terbiye ve tezkiye olmadıkça insanın biyolojik yaşı yetmişe de gelse teknoloji nicelerinin ruhunu ve gönlünü yutmakta ve esfel-i safiline doğru yuvarlamaktadır.
Her nimet, hem şükür gerektirmekte hem de tehlike ihtimaline karşı Hakk’a sığınan bir gönül gerektirmektedir. İnternet iki uçlu bıçak gibi… Kontrollü kullanılmadığında maalesef insanın felaketine sebep olabiliyor. Bunun ölçüsü, interneti sadece gerektiğinde açıp, iş bitince hemen kapatmaktır. Aksi takdirde internet, bulunduğu her yerde, vakti ve huzuru kemiren bir fareye dönüşebiliyor.
Kaç aile televizyon izlemekten birbirinin halini hatırını soramıyor akşamları… Aile fertlerinin birbirinden haberleri yok! İnsanın içini acıtan, ebeveyn- çocuk konuşmalarına şahit oluyoruz. Çocuk okuldan gelince babası soruyor:
‘’Oğlum, günün nasıl geçti?’’
Cevap: ‘’-Face’de paylaştım ya baba…
Hayat, kısa… Vakit, değerli… Hiç birimizin, televizyon ve internet başında tüketeceği kadar bol zamanı yok, olmamalı… Sahip olduğumuz her nimetten hesaba çekileceğimiz gibi, vakit nimetinin de hesabını vereceğiz. Neticede ömür dediğimiz şey de geçip giden’’an’’ların toplamı. Hayatımızın her saniyesinden sorumluyuz. “Vaktini, ömrünü nasıl geçirdin? Kaçınılmaz bir gerçekle karşı karşıya kalacağız. Kiminle ne paylaştığından, kimin yorumlarına baktığından, kimin nereye gittiğini takip ettiğinden hesap vermek var! Bunlar insanın hayatını ziyan ettiğinin belgeleridir. Sosyal medyada geçen zaman ruhumuzda, kalbimizde, beynimizde, derin yaralar açar. Aile ve çevremizde maddi ve manevi nice zararlar verir.
İnternet, insanın insandan uzaklaşmasına, görmeden tebessüm etmeden mesajlaşmasına yol açmıştır. İnsanlığımızı kaybetme nedenimiz olan bir fırsat, nimet olamaz. Nimete dönüştürmek de bizim sorumluluğumuzdur. İmanımız bize sınır koymuştur. İnternetsiz olabiliriz ama sınırsız olamayız. Sosyal medya hayatımızı kolaylaştırdığı kadar var olmalı. Çünkü esas olan sosyal medyada değil hayatta insanca var olabilmektir. Sosyal medya ile doğru ve sağlıklı ilişkiler kurmaya mecburuz.
Teknoloji geliştikçe biz de bu tekniklere alışıyoruz. Ancak bu alışkanlık durumu bizim basiretimizi asla bağlamamalı. Bizi duyarsızlaştırmamalı. Sahip olduğumuz güzel hasletleri kaybetmek pahasına körü körüne bir alışkanlık olmamalı. Yani gerçek dünyayı sanal dünyaya değişmemeli.
Sosyal medya insanların yakın ilişkide bulunduğu, düzenli olarak görüştüğü insanlar arasındaki ilişkilerin derinleşmesine engel oluyor. Eş, çocuklar, anne baba, yakın ilişkili olduğu aile, akraba ve arkadaşlarıyla bir araya geldiklerinde sosyal medyadan başlarını kaldırıp göz göze, yüz yüze bir ilişki kuramıyor. Akıllı telefonlar çıktığından beri başımız öne eğildi! Sosyal medya uzaktakini yakın kılıyor ama yakındakini daha uzaklaştırıyor. İnsan öncelikle yakın çevresi ile düzenli ve derin ilişki kurmalı, uzak çevresi ile ise mesafeli ve seviyeli bir ilişkisi olmalıdır. Olmadığında ise zarar görmesi kaçınılmazdır.
İnsan hiç yüzünü görmediği, gerçek kimliğini bilmediği insanlara tüm dertlerini anlatabiliyor. Samimi bir arkadaşmış gibi hitap edebiliyor. Üslup ve ahlak kayboluyor. Yakın ilişkilerde derinleşme gerektiği gibi, uzak ilişkilerde de mesafe, sınır ve üsluba dikkat etmek gerekir.
Sosyal medyanın yanlış kullanım sebeplerinden biri sabır gücünü ve erdemini kaybetmektir. Hız ve haz çağı diyorlar ya! Bir başka sebep de emek vermeden, mücadele etmeden, çaba sarf etmeden elde edeyim düşüncesi. Fedakârlık ve emek erdemi kaybediliyor. Bir başka sebep hep daha çok olsun. Yeteri kadar, kanaat, bereket kavramları kayboluyor. Hiç emek çekmeden, fedakârlık yapmadan onlarca yüzlerce ilişki kurulan bir sanal âlem var. Gerçek hayatta ise bir ilişki için emek, çaba, sabır ve fedakârlık gerekiyor. Temel değerlerimiz olmadığı sürece, hayat hedeflerimizi belirleyemediysek sosyal medyayı ölçüsüzce, sınırsızca, bağımlı şekilde kullanabiliriz. Sosyal medyada saatlerce oyalanmak birçok değeri israf etmek anlamına geliyor. Her israf edilen, ziyan olan şeyin sorumluluğu, hesabı var. Bunun farkındalığını yaşamalıyız. Televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran süreniz varsa o kadar depresyona girmeniz muhtemeldir.
‘’Ekranla birlikteliğimiz arttıkça evham ve depresyon gibi rahatsızlıklardan bizi koruyan ‘nurun’ kaynağı olan kalpten uzaklaşıyoruz. İnsanın, üst boyutlarla teması temsil eden kalp geçidi tıkanır. Bu tıkanıklık, latif duyuları, duyguları ve halleri yaşamamızı engeller… Merhamet, basiret, feraset, reca gibi varoluşumuz için olmazsa olmaz önem taşıyan derin insani değerler körleşir” (M. Merter)
Dijital dünya nasıl bir zarar vermektedir?
Dijital dünya kullanıcısını sömüren bir dünyadır. Ücretsiz sunulduğu zannedilen her şey bir bedelle gelmektedir. Bedel bize ait mahremiyetin ve şahsi bilgilerimizin üçüncü şahıslara pazarlanmasıdır. Kullanıcı olarak attığımız her adım, tıkladığımız her site, göz attığımız her satır, dolaştığımız her mecra, hatta göz hareketlerimiz bile toplanıp tasnif edilmekte ve hakkımızda bir veri tabanı oluşturulmaktadır. Herkesin ve her şeyin bilgisini içeren bu veri tabanı yapay zekâ vasıtasıyla işlenip pazarlanır hale getirilmektedir. Bedava muhteva yoktur, bedava kullanıcı vardır.
Dijital dünyada algı, hakikatin yerini almıştır. Ne olduğunuz değil nasıl algılandığınız mühimdir. Çoğunluk; hız, haz ve kolaycılık noktasından yola çıkarak eğlenmek, hoşça vakit geçirmek için gelir. Yeni değişik ve güncel olanın telaşı hakikat arayışını örter. Sanal kimlikler ahlak ve meşruiyet sınırlarının dışına çıkma cüretini artırır. Dijital dünyada görmek ve görünmek esastır. Bu yolculukta görünüyorum, o halde varım basamağından sonra, beğeni alıyorum o halde anlamlıyım isteği vardır. İtibar, ne kadar çok tık, beğeni ve alkış alındığına bağlıdır. İnsanlar sahip olmadıklarının rekabetine girerler. Ardından onur ve haysiyetiyle ilgisi olmayan görüntü, tavır ve davranışlara meylederler. Dijital dünyanın sermayesi asılsız haber ve temelsiz bilgidir. Sürekli abartma söz konusudur. Aşırılıklar hep öne çıkarılır. Burada yol almak ya da bulunmak isteyen mayınlı bir yolda yürür gibi dikkatli olmalıdır
Parmak ucu hayatidir. Herkesin biricikliğinin göstergesi olan parmak ucu dijital dünyadaki hal ve hareketlerimizin de şahididir. Fareyi kalp ile gezdirmelidir. Dijital dünyada insan gözü ile değil kalbi ile gezmelidir. Her şeyi aktarmamalıdır. Dijital dünya, çoğu yalan olan zannın en çok dolaşımda olduğu yerdir! Gözümüzün, gönlümüzün, kalbimizin ve bütün duygularımızı koruyacak sosyal bir ağ içerisinde olmamız gerektiğinin ne kadar farkındayız?
Sosyal Medya Mahremiyeti denince sadece beden mahremiyeti akla gelmemeli. Dil mahremiyeti, yaşantı mahremiyeti ve düşünce mahremiyeti de, dikkate almamız gereken konulardandır.
Beden mahremiyeti; insanın aile içinde kalması gereken resimlerini sosyal medyada paylaşması, başkasının izni olmadan, onun resimlerini paylaşması, küçük bir çocuğun özel resimlerini paylaşmasıdır, ihlal edilmemelidir!
Dil mahremiyeti; insan dilini ölçülü ve özel hayata, mahremiyete zarar vermeyecek şekilde kullanmalıdır. Hakaretvari, aşağılayıcı, itici olmamalıdır.
Yaşantı mahremiyeti; özel yaşantıları, hatıraları, ilişkileri herkesin gözü önünde paylaşmak en azından kul hakkıdır. Bu hassasiyete dikkat etmeli, konu ile ilgili kişiden izin alınmalı ya da hiç paylaşmamalıdır. Özel yaşantımızı başkaları bilmemeli, görmemeli, takip etmemeli!
Zira şu bir hakikattir ki gözün gördüğü ne varsa çoğu zaman kalbi meşgul eder ve belki de kaydırır. İşte bu nedenledir ki bizim kültürümüzde lüzumsuzu terk etmek, en önemli ahlaki erdemlerden biri olarak görülmüştür. Lüzumsuz söz, iş ve bakış değerli bir şahsiyete yakıştırılamaz. Gözün, gönlün kaymasın dedikleri gibi!
Takipçileriniz Kim?
Yaşantı mahremiyetinin kurulması önemli; çünkü eskiden büyükler, “perdeleri muntazam ört, aralık kalmasın, içerisini başkaları görmesin” diye titizlik gösterirdi. Şimdi perdeler açık. Hatta herkes, ötelerdekiler de görsün diye sosyal medyada gözler önüne seriliyor yaşantılar! Haramlara geçiş köprüsü gibi kullanılınca, aile aslını yitiriyor. Eskiden gören olmasın, takip eden olmasın hassasiyeti taşırdı insanlar. Şimdi ise daha fazla gören olsun gayreti gösterenlere, takipçi sayısının fazlalığı övünç vesilesi oluyor.
Hâlbuki şunu bilmeli ve hiç hatırdan çıkarmamalıyız ki, En büyük takipçimiz Allah’tır. Uykuda bile takip eder. O’ndan gizli kalmak bir an bile mümkün değildir.
Sonra, Kiramen Kâtibin melekleri vardır. Hayır veya şer ne yaparsak kayda geçirirler.
Daha sonra, şeytan takip eder insanı ve takipçilerin en tehlikelisidir. Hayırla hiç işi olmaz.
Bir başka takipçimiz nefsimizdir, doymak bilmeyen… Bir de vefalı bir takipçimiz ardır ki o da rızkımızdır. Bundan başka, imtihan için olduğunu bildiğimiz musibet ve sıkıntılar takipçimiz olurlar zaman zaman. Sonraki takipçimiz ise ölümdür. Her an bahane üreten.. Biz onu unutsak da o bizi unutmaz. Son takipçimiz ise mezarlıkta herkes gittikten sonra bizimle kalacak olan salih amellerimiz. İşte gerçek dostumuz budur.
Bir de düşünce mahremiyeti meselesi var. İnsan içine çıkacak şekilde, düşüncelerimizi olgunlaştırarak dilimizi kullanmalıyız sosyal medyada da.
Aynı Yusuf AS ‘ın kıssasında gördüğümüz gibi bugün de bizi ve neslimizi sosyal medya tuzaklarından koruyup kollayacak insanî kalite, ancak ilahi kayıt korkusu ve ahiret şuuru ile irade disiplinine sahip olabilmektir. “Şunu iyi bilmeli ki üzerimizde bekçiler, Kiramen Kâtibin (değerli yazıcılar) vardır; onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.” (El İnfitar 10 -12) Sosyal medyada saatlerce oyalanıyorsam, bir şeyleri ziyan ediyorum, israf ediyorum demektir. Ve her israfın, her ziyan edilen şeyin sorumluluğu ve hesabı var. Bunun da farkında, bilincinde olmamız lazım.
Helal lokmada temiz kazancın önemi kadar yiyeceklerin göz hakkından korunmuş olması da mühimdir. Çünkü gözlerin ve gönüllerin izi kalan gıdalarla beslenmek, ruha da ibadet hayatımıza da olumsuz etki edecektir. Göz hakkı yalnızca yediklerimizi herkesin gözü önünde yemekten ibaret değildir. Sanal âlemde yemeklerini, yemeden önce fotoğraflarını çekip binlerce kişiye sergileyerek insanların canını çektirmeye çalışmak nasıl bir psikolojinin ürünüdür? Evde yaptığı salçanın, konservenin, yaptığı böreğin, misafirlere hazırladığı masadaki bin bir çeşit ikramlıkların, gidilen lokantadaki çeşitli yemeklerin, pastaların gösteriş yapılması yani teşhir edilmesi hastalıklı bir ruh halinin göstergesidir. Bütün İslam coğrafyası kan ağlarken boy boy tatil fotoğrafları yayınlamak, yediği içtiği ile övünmek, insanı nasıl mutlu eder acaba? Evlerde yenilen yemeklerden alınan hediyelere, gidilen gezmelerden aile fertlerinin varlıklarına kadar her şey,’’beni de görün!’’ kompleksine kadar gitmiştir. Hayatımıza reklam ve gösteriş bu denli hâkim olunca; ihlâs ve meveddet, sessizce evlerimizi ve gönüllerimizi terk etmiştir.
Kahve keyfi, balık keyfi levhalarıyla masumlaştırılan nefislerin gösteriş ve kıskandırma yarışlarından olgun, zarif bir insan uzak durmalıdır!’’Eğlendiğimiz, yiyip içtiğimiz mekânlar, bindiğimiz arabalar, taktığımız mücevherler bizi soylu kılmaz. Soyluluk ötekini işitebilmekten yapılma bir mücevherdir. Soylular, kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. Bu ülkenin en soylu insanları, diğerlerinin acısını en çok içinde hissedenlerdir.’’(Kemal sayar)
Amerikan Psikoloji Birliği, sürekli olarak kendi fotoğraflarını, yemek masasını, yediği içtiğini, mallarını, gittiği gezdiği mekânları paylaşmasının tedavi gerektiren psikolojik ve ruhsal bir rahatsızlık olduğunu açıkladı. Bu ruhsal rahatsızlıkların sebeplerini ise sıraladı; üstünlük duygusu, empati noksanlığı, kişinin kendini özel zannetmesi, hayranlık beklentisi, kendini gösterme, teşhir ve beğenilme ihtiyacı. Burası evim, çocuğuma bakın, yeni arabam diyerek fotoğraflarını sosyal medyada paylaşmanın, onlara sahip olmayanlarda haset, kıskançlık ve de kanaatsizliğe varan sonuçlar oluşturması muhtemeldir. Aslında bu davranışları sergileyenler bir şeyleri ispat etmeye çalışıyorlar. Sahip olunanlar insanın değerini mi arttırıyor yoksa? İnsanlar manevi değerlerini kaybetmeye başlayınca, maddi değeri yüksek şeylerle itibarını artırmak istiyor. Sanal âleme konulan çeşit çeşit fotoğraflarla tanıdık tanımadık herkese tüm mahremiyeti teşhir etme, sergileme hastalığından kurtulmalıyız! Sosyal medyada paylaşmanın masum bir davranış olmadığını bilelim. Göz hakkının, kul hakkının vebalini unutmayalım.
Sanal nimeti, iyiliği emredip, kötülükten nehy etmek için kullanabiliriz. Elimizdeki nimetleri gösteriş vesilesi yapmak yerine yoksulların, kimsesizlerin kimsesi olmak; onları sahip olduğumuz nimet ve üstünlüklerle incitmemek, haklarına girmemek en önemli insani değerlerdendir. “Nimetlerde üstünüzdekilere bakarsanız helak olursunuz”. Nebevi ikazına kulak asmalıyız.
Görmediği Rabbine iman ve itaat konusunda gevşeklik gösteren nesil hiç görmediği, hakkında kesin bilginin bulunmadığı kişilerle sanal âlemde paylaşımlar yapar, beğenir, ama gözden kaçırdığı bir şey vardır. Sanal hayatın ve sanal ilişkilerin hesabı gerçek olacaktır! Hatta yapılan yanlış hareketleri, Rabbin rızasına uygun olmayan davranışları pek çok insan takip ettiği için bu günahlar aşikâr edilmiş sayılır ve manevi cezası da artar. O’nu görüyormuşçasına ibadet et, her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor bilincinde yaşamak kurtarıcı olacaktır sanırım.
Gün içinde eli tetikte kovboylar gibi en ufak bir can sıkıntısında eller akıllı telefona götürülüyor. Ekran süresinin sınırlanmaması, beden ve ruh sağlığını da büyük ölçüde etkiliyor. Şu salgın döneminde sosyal mesafe arttıkça ekranlara daha fazla yaklaşır olduk. Ekranlara yaklaştıkça da birbirimizden uzaklaştık. Hayatımızda mavi-mor ışıktan çok, gökyüzünün maviliğine yer açmalıyız. 16 yaşına kadar sosyal medya kullanılmamalıdır. Çocuklarınızla oturup ne kadar sosyal medya kullanacakları üzerinde anlaşma yapmalı, onlara sorup birlikte karar vermelidir. Her tarafta dolaşan mikrop ve virüslerden evlatlarımızı koruma altına almalıyız.
Bir çocuk düşünelim;
Son teknoloji telefonu var ama akrabaları ile iki kelime konuşamıyor.
Fen lisesini kazanmış ama iki yumurta kıramıyor.
Türkçe, İngilizce dersleri süper ama gelen misafire ‘’hoş geldiniz, nasılsınız’’demiyor.
Fizik, Kimya dersi 100 ama evde tek başına kalamıyor.
İnternette her işi beceriyor ama markete ekmek almaya gidemiyor.
Anneye babaya her türlü eziyeti ediyor ama dışarıda tavuktan korkuyor.
Bin bir çeşit oyuncağı var ama en yakın arkadaşıyla bile paylaşmayı bilmiyor.
Sizce suçlu kim?