Müzeyyen Ağrıkan Muradoğlu / Bir Portre / Şeyh Vasfi

Şeyh Vasfi (Ali Vasfî)
Mutasavvıf-Şair-Muallim
1851 İstanbul Fatih Draman’da bulunan Tercüman Yunus Bey Mahallesinde doğdu.
Kurani Kerim, İlmihal, Tecvit derslerini mahalle mektebinden, Sarf, kavaid-i Farisi, Pend-i Attar, Gülistan-ı Sadi’yi babasından, Akaid şerhini Fâtih Caminde Hoca Mustafa Efendi’den, Hafız ve Molla Cami Divanları, Mesnevi’yi Mesnevi-han Hoca Tahir Efendiden okudu.
1866’da vefat eden babasının yerine Kefevî Dergâhı şeyhliğine getirildi. Meclis-i Meşâyih üyeliğinde bulundu
Fâtih Merkez Rüşdiyesi’nde: kavâid-i Osmâniyye, Mekteb-i Kudât’ta: kitâbet-i resmiyye, Mekteb-i Nüvvâb’da: kitâbet ve inşâ dersleri verdi.
Manzumeleriyle bir kısım makaleleri Tercümân-ı Ahvâl, Saâdet gazetesi, Maârif, Mekteb Hazîne-i Fünûn, İmdâdü’l-midâd, Güneş ve Mürüvvet dergilerinde yayımlandı.
Eski ve Yeni edebiyat tartışmalarında eskiler yanında yer aldı.
Eserlerinden bazıları:
Cezebât şiirleri bu kitapta bir araya getirilmiştir 1302
Şöyle Böyle Muallim Nâci’nin Mes‘ûd-i Harâbâtî mahlasıyla karşılıklı mektupları 1302
Hikemât-ı İslâmiyye Sa‘dî’den tercüme edilmiş manzum ve mensur hikâyeler 1304
Reyâhîn Mes̱nevî ile Bostân’dan tercüme hikâyeler 1305
Feyz-âbâd Bazı İslâm ediplerinin hayatları ve manzum eserlerinden tercümeler 1308
Bârika Yavuz Sultan Selim’in Farsça şiirlerinin tercümesi 1308
Münşeât-ı Şeyh Vasfî 1316
Nahv-i Osmânî 1314
Küçük Sarf-ı Osmânî 1326
Muhâdarât – Levâmi – Bedâyi – Metâli
Evhadüddîn-i Enverî, Ferîdüddin Attâr ve Molla Câmî gibi Fars edebiyatının önde gelen şairlerinden çeviriler yapmıştır.
Yazdığı sarf ve nahiv kitapları uzun süre mekteplerde okutuldu.
Muallim Nâci’ye duyduğu hayranlık sebebi ile o’nun “Mes‘ûd-i Harâbâtî” mahlasıyla yazdığı manzumelere Şeyh Vasfi, Berkî mahlasıyla nazîreler yazdı.,
1910’da İstanbul’da vefat etti.
Draman Camisi haziresinde, (şimdilerde hazirede kimin olduğu bilinmeyen sadece bir kabir bulunmakta) babasının yanına defnedildi.
Edebî Kişiliğ:
Şeyh Vasfi’nin şiirleri edebî değer açısından orta kıymette görülmüştür. Bu Yüzden edebiyat dünyasında pek fazla ismi geçmez. Şiirlerinin bir kısmını topladığı “Cezabat” adlı eserine yazdığı mukaddime, Edebiyat, şiir, şair ile ilgili düşüncelerini yansıtır. Bu eserdeki şiirlerde koyu bir Muallim Naci etkisi hissedilmektedir. Dönemindeki tartışmalar, eski ve yeni edebiyat tartışmasında eskileri savunmuş olması Şeyh Vasfi’ye gereken ilgi ve değerin verilmemiş olmasına sebep gibi görünse de asıl sebep toplumsal tahavvül içinde birçok değer gibi nisyan perdesine bürünmüş olmasıdır. O dönemde sadece eski edebiyatı savunanlar değil şair-i azam diye lakap takılan Abdülhak Hamit bile bugün kaç kişi tarafından bilinmekte? Haydi bilinmesini bir tarafa bırakalım kaç kişi tarafından anlaşılmaktadır.
Edebiyatımızın gelenekten kopuşunda kayıp halkalardan biridir, Şeyh Vasfi…
Cezebat Mukaddimesinde şöyle demektedir;
[Hüsn-i tabiata malik bir Osmanlı eşar-ı Arabî ve acemi anlayacak kadar haiz-i kemal bulunmalıdır ki tam bir şair olabilsin.
Böyle bir iktidar-ı edebiyi haiz olmayıp da yalnız hüsn-i tabiata malik olanlar güzel söz söyleyebilseler de doğru yazamazlar.
Zamanımızda pek çok erbabı tabiat var. Bunların ekserinin kemalat-ı edebiyeleri pek mahdut olduğundan sözleri hatadan salim değildir. İçlerinde öyleleri de vardır ki Türkçe kelimeleri bile doğru yazmaktan acizdirler. Malik oldukları hüsn-i tabiat ile beraber haiz-i kemal olsalar idi edip unvanını almağa cidden istihkak göstermiş olurlardı.
Güzel söz bulmak için güzel düşünmek lazım ise güzel yazmak için güzel okumak lazımdır.
Bir Osmanlının edebiyat-ı garbiye ye vukufu olsa da eşar-ı Arap ve aceme intisabı bulunmasa tam bir şair olamaz]

Bir Osmanlı’nın tam bir şair olabilmesi içim, Arap ve Acem şiirlerini anlayacak olgunluğa sahip olması gerektiğini söylüyor. Buna gerekçe olarak Arap ve Fars edebiyatına hâkim olmayan bir kişinin edebi güce sahip olamayacağını gösteriyor ve böylelerinin güzel söz bulsalar bile doğru yazamayacakları ilave ediyor.
Güzel söz bulmak için güzel düşünmek ve güzel yazmak için güzel okumak lazımdır, diyor.
O dönemde Muallim Naci’nin öncülük ettiği “doğru okumak ve doğru yazmak” için kelime ve cümle bilgisinin önemi görüşünün bugün artık hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Hele Arap ve Fars edebiyatına hâkim olma şartının kabulünü bir tarafa bırakın mizah sebebi olacak kadar arkaik kalmış durumda. “Failatün, failatün, failün” komik bir tekerleme gibi yıllardır bilinçaltımıza doldurulmuş durumda.
İşte bu noktada “dilimizi kaybediyoruz, dilimiz emperyalist işgal atlında, dilimizi kaybetmek kimliğimizi kaybetmektir” diye feryat figan çırpınanlara “neden böyle” ve “ne yapmalıyız” diye sorma hakkımız ortaya çıkıyor.
Geleneğin kopuk halkalarına bir göz atmak, el yordamıyla da olsa anlamaya çalışmak ilk yapmamız gereken şey değil mi?
İşe Şeyh Vasfi’nin Cezebat isimli eserinden bir şiirle başlanabilir.

Muallim Naci Gazeline Nazire

Hüsnünün sanma cihân-ı hüsn içinde dengi var
Dil tenezzül eylemez her hûba nâm u nengi var

Parlıyor şimşek gibi çakdıkça sâkı gözlerim
İçtiğim peymâne-i şevkin ne parlak rengi var

Bûse isterken visâlinde reca eyler isem
Hiddet etme sevdiğim her bir sözün persengi var

Mâ-sive’l-mahbûba yol vermez saray-ı kalbimin
Aşk derler namına dehşetli bir serhengi var

Sözlerim kanun-i hikmettir benim anlarsanız
Dinleyin yâran sarîr-i hâmemin âhengi var

Günümüz Türkçesiyle

Zannetme ki hüsnünün güzellik dünyasında eşi var
Gönlümün adı sanı var diye her güzele tenezzülü mü var

Parlıyor gözlerim aniden ortaya çıkınca sakî
İçtiğim kadehin şevkinin ne parlak rengi var

Bir busecik isterken bir de visalin umudu varsa
Hiddet etme sevdiğim söylediğin sözlerin ağırlığı var

Gönlümün sarayı sevgiliden başkasına yol vermez
Adına aşk denen dehşetli bir yasakçı memuru var

Sözlerim hikmetin kanunudur anlarsanız
Dinleyin dostlar kalemden çıkan sesin bile ahengi var

Bu gazelin dördüncü beyti, [Gönlümün sarayı sevgiliden başkasına yol vermez / Adına aşk denen dehşetli bir yasakçı memuru var] gerek imgelem gerek söyleyiş açısından bir mısra-i berceste sayılabilir.