Atilla Gagavuz / Tahkik ve Taklit

Sinema tarihinin üst sıralarında kendine yer bulmuş bir dizi/film Star trek. Televizyonun tek kanal ve siyah beyaz yayın yaptığı yıllarda girmişti hayatımıza. Atılgan uzay gemilerinin ismiydi. Her bölüm “kaptanın seyir defteri” diye başlardı. Atılgan’ın mürettebatı biribirinden farklı cins ve türde canlılardan müteşekkildi. Fakat hepsi uyumlu, vefalı, her sorunda tek yumruk haline gelen ve girdikleri her zorluğun içinden zaferle çıkan savaşçılardı. Kepçe kulaklı yarı insan akıl mantık timsali Mr. Spock baskın karakterlerden biriydi. Herkesle didişen doktor bunun tam zıddı bir başka karakterdi. Bu zıt karakterler Kaptan Kirk’ün liderliğinde bütünü meydana getiren uyumlu parçalardı. Daha sonra filmleri çekildi. Galiba çekilmeye de devam edecek.
Çünkü bütün dünyada çok geniş bir hayran kitlesi var. İçindeki replikler bizim bile sağolsun pahalı mizahçılarımız sayesinde dilimize iyice girmiş ve yerleşmiş durumda. “Işınla bizi Osman” sözünü duyan herkes bunun ne anlama geldiğini nereden alındığını bilir.
Kaç milyar insan bu filmden haberdardır, bilemeyiz. Ama dizinin anayurdu Amerika’da hayranlıktan daha ilerde, “fan” dedikleri hayatının tam ortasına bu hayal kahramanlarını yerleştirip bir yaşam tarzı haline getiren tutkunları varmış. “Fan” kelimesinden türetilmiş “fanatik” de dense olur “manyakları” dense de olur. Bunlar yılın belli günlerinde Star Trek günleri yapar, oradaki kostümleri giyer, eğlenirlermiş. İhtimal ki bir hayalin içine girmenin sarhoşluğu çok da akla yatkın olmayan bir heyecan, mutluluk kaynağına dönüşürmüş bu hayranlar için. Bu tarz etkinliklerin zirve yapması dizi oyuncularından birinin gelmesi olmalı ki Kaptan Kirk’ün katılımı kitleyi çıldırtmış bir keresinde. Kendilerinden geçerek tezahürat yapanları gören adam, (William Shatner) dayanamamış ve

  • “Star Trek sadece bir dizidir, gidin kendinize gerçek bir hayat bulun” demiş.
    Tuhaf kıyafetler giymiş, suratlarını garip şekillere sokmuş bir manyaklar güruhuna karşı öfke ve şaşkınlıkla söylenmiş bir cümleden fazlasını görme eğilimindeyim bu cümlede. Hele “gidin kendinize gerçek bir hayat bulun” kısmı sanki mutlak bir hikmet gibi geliyor bana. Gerçek bir hayat mı gerçek nedir ki, hangi gerçek, falan demeye başlayan olursa insanın arkasını dönüp hızla oradan uzaklaşması gerekir. Çünkü buradaki mesele somut gerçeklik, soyut gerçeklik, beş duyu, akıl, keşif, ilham, sezgi, Kartezyen düşünce, bilimsel bilgi, deneysel bilgi, Kant’ın on kategorisi gibi meselelerden hiçbiri değildir.
    Konu başka…
    İnsanın ontolojik becerilerinden biri taklittir. Çocukların bebeklik evrelerinin her birinde taklit baskındır. Konuşma, yeme, içme, yürüme ve benzeri birçok beceriyi taklit yoluyla kazanır çocuklar. Ergenlik döneminde taklit beceri sınırını geçer karakter seçimine dönüşür. Bu doğal süreçte “rol model” diye bir tabir bile uydurulmuştur, çocuğun örnek alıp kendini benzetmeye çalışacağı bir üstün özellik koyulur önüne. Ergen kendi başına birey olduğunu kanıtlamak için bu örneğin davranışlarını taklit etmeye başlar. O kadar belirleyici olur ki bu dönem insan hayatını karartan birçok kötü alışkanlığı taklit yoluyla kazanır.
    Bir çocuğun bilincine ermek imkânı olmayan bir beceriyi taklit ederek kazanmasının yanında yetişkin kazık kadar adamların film olduğunu, hayal olduğunu bile bile perdeye yansıyan ve gerçekte olmayan kahramanları taklit etmesine ne demeli?
    Gerçek hayatın sorunlarından kaçış mı? Eğlenmek için insanın herşeyi yapabileceği mi? Yoksa kazıdıkça altından daha büyük ve daha karmaşık sorunlar çıkacağı mı?
    Şarlo filmlerini seyreden ve hayran kalan ünlü bir mütefekkirin bir yazısına sessiz sinemanın bu sapık kahramanına atfen hikmetli saydığı cümleler alması çok tuhafıma gitmişti. Elbette sinemanın bir göz yanılsaması olduğunu, saniyede bilmem kaç karenin hızla gözümüzün önünden geçince fotoğrafların hareket ediyor gibi algıladığımızı o da biliyordu. Temeli illizyon olan sinemanın bu kadar hayatımıza girip bu kadar bize şekil ve biçim verebileceğini kim öngörebilirdi ki?
    Eski zamanlarda masaya çay bardağını Cüneyt Arkın gibi vurarak bırakanlar, saçının şeklini ona benzetenler, Yılmaz Güney gibi sigarasını dudağının kenarına iliştirip öyle içenler vardı. Bunlar gariban takımından -haydi dilimizi korkak alıştırmayıp biz de sosyolojik kavramları kullanmaktan içtinap etmeyelim- alt kültüre mensup insanlardı. Davranış biçimleri yadırganır acımayla aşağılama arası bir tepkiyle karşılanırlardı. Daha sonra ki zamanlarda çağdaş, modern, eğitimli, -bunlar da üst kültür olsa gerek- insanlarda da bu davranış kalıpları görünmeye başladı. Eşortmanlarını çekmiş, saçları at kuyruğu, kulaklığını takmış yürüyüş yollarında löp löp koşan hatun kişiler, elinde karton kahve bardağı yan masaya ilişerek konuşan beyefendiler sardı ortalığı.
    Sinema bize bir yaşam tarzı mı dayatıyordu acaba?
    Şimdilerde ekran yıldızları akıl almaz küresel komplolar analiz ediyor, neredeyse tanrısal güçlere sahip organizasyonların neler planladığını açıklıyor, finans, silah, politika sanat kültür faaliyetlerinin hangi gizli eller tarafından kurgulandığını anlatıyor. Söylediklerine kanıt olarak ellerinde gözümüze sokar gibi salladıkları dvdleri gösteriyorlar. O diziyi o filmi siz de izlemiş olabilirisiniz elbette ama bu muhteşem analizcilerimiz bu ihtimali eleyerek konuşuyor da konuşuyor, anlatıyor da anlatıyor. Gizem her aptalı kendine çeker ya artık bir filmin bir gerçeğe kanıt olmasındaki çarpıklık görünmez oluyor.
    Demek ki mesele sadece sinemanın yaşam tarzı dayatması da değilmiş.
    Egemenlerin değirmenine su taşıyan çağdaş ruhbanların, iletişimcilerin alanına girmeyelim. İnsan algısıyla nereye kadar oynanabileceğine dair karışık terim ve kavramlara da hiç bulaşmayalım. İnsanda tecelli eden vahdaniyetin her birimizi tek ve benzersiz kıldığını, özgür irademizi, kararlarımızı nasıl ve hangi etkenlerle aldığımıza dair süreci bir tarafa bırakalım. Bütün bunlara rağmen insanları kitleler hâlinde sevk ve idare etme, yönetme ve yönlendirme, istediği şeyi söyletme, dilediğini yaptırmaya sapkınlık derecesinde düşkün güç budalalarının işine hiç karışmayalım. Basite irca yöntemiyle konuyu “taklit” eksenine oturtmaya gayret edelim.
    Taklit, bilincine erme kudreti olmayan şeyleri kopyalayarak tekrar etmektir şeklinde tarif edilirse, işin temelinde taklidin bir noksanlığa dayandığı gerçeğine ulaşılır. Buradan “gidin kendinize gerçek bir hayat bulun” sözünü, “gidin hayatın ne olduğunun ne olmadığının bilincine erin, böyle aslı olmayan şeyleri taklit ederek kendinizi gerçekleştiremezsiniz” şeklinde anlaşılmasına bir yol açılmış olur. Yürümenin, konuşmanın, yemenin, içmenin becerisini taklit ederek öğrenen bebeğin, gördüğü rol modelleri taklit ederek kendisine şahsiyet oluşturmaya çalışan ergenin zavallı düşkünlüğü insanın gerçekle bağlantısını tamamen kesebilir. Gerçekle bağlantısı kesilen insanın durumunda en hafif belirti şizofrenidir. Daha ilerisinde gördüğü fimlerden kendine hayat biçme, gizem çözme, teknolojik bilgi edinme yetmedi bunlarla çevresine üstünlük taslama, kendisine üst taraflarda bir konum belirleme yanılsaması gelir. Böylece gerçek ve yalan insan zihninde yer değiştirir.
    Eski alimlerin “taklidî iman caiz midir” sorunsalı üzerinde kafa yormuş olmaları, “taklit” kavramının tam karşısına “tahkik” diye bir kavramı çıkarmış olmaları bunları görüp yaşadıkça daha anlamlı ve daha derinlikli geliyor.