Editörden / Ziyafet

Bu sayımızdaki nesir defteri, Abdurrahman Süreyya isimli bir müellifin Mizanü’l-Belağa isimli eserinden alıntı. Metinde “edip” üdeba” “adab” kelimelerinin kök fiili olan “edeb” kelimesinin ziyafet tertip etmek, ziyafete davet etmek anlamına geldiğini söylüyor. Daha sonra mecaz olarak hüsnü muamele / güzel davranış manasında kullanıldığını ilave ediyor.
Edebiyat kelimesinin de “edeb” kök fiilinden türediğini biliyoruz. Edebiyatın ziyafet tertip etmek, ziyafete davet etmek anlamıyla ilintisi olduğunu öğrenmek insanı argo söyleyişle çarpıyor. Edebiyatın ziyafet tertip etmekle ilintisi, yapılmış diğer bütün tariflerden bir adım öne geçiyor. Bilinen “Ruh azığı” şeklindeki tarif ile de örtüşüyor olması işe bir başka bir revnak ilave ediyor.
Gerek bizi diğer herhangi bir canlıdan ayırıp insan yapan temel unsurun duygularımız olduğunu, gerekse her eylemimizin ve o eylemin karar aşamasında temel etkenin duygularımız olduğunu çok da göz önünde bulunduramayız. Çünkü günlük hayatın akışı duygularımızı anlamaya, tahlil etmeye hatta yaşamaya pek fırsat vermez. “Garp Cephesinde Yeni Bir şey Yok” romanındaki cümlede olduğu gibi “o kadar çok acı çekmiş, o kadar çok felaket yaşamışızdır ki kabalaşmış, basitleşmişizdir”
Duygularımızın beslenmeye muhtaç olduğunu unutmuşuzdur. Duygularımızın diğer insanların duygularıyla etkileştiği, çoğaldığı veya şiddetlendiği aklımıza gelmez. Elbette bunun aksi de olasıdır. Duygularımız körelebilir, nasır bağlayabilir, kaynağı kuruyabilir, unutulabilir.
Edebiyat ruhumuzu besleyen bir ziyafet sofrasıdır. Bedeli yok denecek kadar az, yüz binlerce eser, yüzlerce sene öncesinden bugüne önümüze serilmiş durumdadır.
Mesela, Türkçenin büyük ustalarından Refik Halit’in “Eskici”sindeki çocuğun içimize aktardığı duygu durumu az buz bir ziyafet değildir. Beş yaşlarındaki Hasan İstanbul’da Kuzguncukta yaşarken önce babasını sonra annesini kaybedince komşuları bir gemiye bindirip Filistin’in bir köyündeki akrabalarının yanına yollamıştır. Hasan’ın orada çektiği yabancılık ve yalnızlık kendi içine gömülmesine yol açmıştır. Konuştukları dili anlamaya başladıktan sonra bile ısrar ve inatla konuşmaz. Susar. Hep susar. Bir gün evin avlusuna demir örsünü toprağa çakıp önüne yığılan eski ayakkabıları tamir etmeye başlayan bir eskici gelir. Hasan merakla onu seyrederken ağzına çivileri doldurup ayakkabıların tabanına çakmasına öylesine kaptırır ki kendini nerede olduğunu unutup “o çiviler ağzına batmaz mı senin?” diye sorar. Eskici Türktür. Konuşmaya başlarlar. Hasan durmadan aralıksız konuşmaktadır. Aylardır içinde sakladığı konuşma ihtiyacı birdenbire bir mecra bulup boşalıvermiş gibidir. Eskicinin işi bitip gitmek için ayaklandığında Hasan “gitme, gitmesene” diyerek ağlamaya başlar. Hikâyenin burasında gözleriniz dolduysa bilirsiniz ki ruhunuza unuttuğunuz bir duygunun ziyafeti sunulmuştur. Yalnızlığın nasıl bir suskunluğa yol açtığını, konuşmanın, konuşacak bir yakına sahip olmanın ne büyük bir nimet olduğunu hatırlarsınız. Mahrum kalmadıkça kıymeti bilinmeyen bu nimetin büyüklüğünü o ziyafet sofrasından öğrenir insan. Sonra Eskici gibi nasırlarmış kâlbinin üstüne bir damla gözyaşı düşebilmişse hala daha var olduğunun ve yaşamaya devam ettiğinin bilincine erer.
Sabahattin Ali’nin Çingene isimli hikâyesi de böyle bir ziyafettir. Göçer bir çingene obasının klarnet ustası genci yanında konakladıkları değirmende gördüğü kıza âşık olur. Kız değirmencinin kızıdır. Bir kolu yoktur. Gencin aşkını reddeder. Ömrüm boyunca bu eksiklğime duyacağın merhametle yaşamak istemem diyerek reddeder. Atmaca adındaki genç yakalandığı kara sevdayı klarnetiyle dışa vurmaya çalışır. Çalar, aralıksız çalar. O çaldıkça insanlar, hatta kuşlar, börtü böcek, çiçekler ve bitkiler kendilerinden geçmiş gibi onu dinlerler. Tabiat onun klarnetinin sesiyle durur gibi olur. Günlerden bir gün yağmurun şiddetle yağdığı bir gün değirmene sığınırlar. Herkes sessizce Atmaca’nın çalmasını beklemektedir. Atmaca çalmaya başlar. Müziğin aşkla birleşip insanı çökertme noktasına geldiği bir anda klarneti bırakır. Hızla değirmenin kasnakla dönen taşlarının arasına kolunu sokar. Kolu kopmuştur. Atmaca sevdasına engel diye gördüğü kolunu koparıp atmıştır. Bu aşkın almak değil vermek olduğunu, istemek ve beklemek değil hissetmek olduğunu, sahip olmak değil vazgeçebilir olmasını göstermek olduğunu ruhumuza geçirir. Buruk tadıyla bir ziyafet sofrası güzelliğinde önümüze serer.
Baki’nin Kanuni Sultan Süleyman Mersiyesi’ni okurken kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini, mehterin kösünü duymak gibi bir şeydir bu. Sabahattin Ali’nin bir büyücü gibi kelimelerden örülü bir dünyanın içine çektiğini hisseder insan. Değirmenin sesini, derenin şırıltısını, obadaki insanların şaşkın ve hayretten donakalmış sükutunu, hele klarnetin sesini, klarnetin sesini okuduğu metinden duymak müstesna bir ziyafettir.
Kemal Tahir’in meşhur üçlemesinin kahramanı Kâmil Bey, ikinci romanda daha belirgin girer hayatımıza. Esir Şehrin İnsanlarında roman kahramanları kalabalıktır. Kâmil Beyi sadece tanırız. Yol Ayrımında Kuvayı Milliye başarmış yeni devleti kurmuştur. Kâmil Bey artık olayların oldukça kenarında durmaktadır. Fakat ikinci roman, Esir Şehrin Mahpusunda Kâmil beyi bütünüyle tanırız. Bir bayram arefesinde Bekir Ağa Bölüğündeki hapishaneye girer. Siyasi suçluların olduğu bölüm yerine adi suçluların kaldığı koğuşa yerleştirilir. Paşazadedir, Ömrü Avrupa geçmiş bir entelektüeldir. Kibardır. Adi suçluların ortamına tamamen yabancıdır. Suçun ne diye soranlara iftira diye kestirmeden bir cevap vermiştir. İftiranın o mahallede hırsızlık demek olduğunundan haberi yoktur. Koğuş Ağası Paytoncu Osman ve hempaları araya alırlar. Oranın kralı gardiyanlarla gizli ilişki kurmuş bu adamlardır. Kumara ortak ederek parasını alırlar, alay edip aşağılayarak soyup soğana çevirirler. Kâmil Bey ne kibarlığından ne saygısından ne onlara insan gibi davranmasından zerre kadar taviz vermez. Sigarası biter. Parası biter. Paytoncu Osman, kaç gündür yatağımızda yatıyorsun, yemeğimizden yiyorsun borcunu öde dediği zaman çaresizdir. Borcuna karşılık baba yadigarı saatini alırlar. O buna üzüleceğine sevinir. Onların ikramını kabul etmiş olmaktansa borçlu olmayı tercih etmektedir. Saati memnuniyetle verir. Fatma Hanım’ın getirdiği kurabiye paketine de el koyduklarında artık sınırı geçmişlerdir. Üstüne üstlük ona küfür etmeleri bardağı taşıran son damla olur. Kâmil Bey bütün koğuşu haraca bağlamış bu çetenin hepsini eşek sudan gelinceye kadar döver. Paşazade olduğu, siyasi mahkûm olduğu ortaya böylece çıkar. Biz Kâmil Beyden unuttuğumuz asalet duygusunu öğreniriz. Menfaatine düşkünlüğün beceri olarak sunulmasının yanlışlığını haysiyeti korumanın önemini bu satırlardan hatırlarız.
Bu da ruhumuzu zenginleştiren bir ziyafettir.
Toplumda veba salgını gibi hergün biraz daha artarak yayılan maçoluk, şiddet eğilimi, kabalık, birbirlerine arka çıkarak büyütülen güç gösterisi, alay, aşağılama, kıroyum ama para bende özdeyişi ile meşruiyet kazandırılan maddiyat sapkınlığı, pervasızca yalan, utanmazca teşhircilik ve daha nice kötülük varsa hepsi insanlığımızdan bir parça alıp götürüyor. Eskiden olduğu gibi konunun eğitimle hiçbir alakası olmadığı iyice tebellür etti. Bu kötülükler eğitimli eğitimsiz demeden güzel yaratılmış, temiz fıtratları yutan büyük dalgalar gibi üstümüze geliyor. Ne kaçıp kurtulmak çaredir ne de oturup ağlamakta bir teselli var. Şikâyet ise zaten anlamsız.
Ruhumuzu zenginleştirelim.
Daha çok insan olabilmenin tek yolu budur.
*