Atilla Gagavuz / Dilemma

Her bilim dalının kendine mahsus terimlerini anlamak başlıbaşına sorundur ama nedense “mantık bilimine” ait terimlerde bu sorun daha büyük gibi geliyor. Mantık terimlerinin eskileri eski olduğu için yenileri yeni olduğu için anlamak veya öğrenmekte güçlük çekiliyor. Bizzat kendisi eski “mantık” kelimesinin. Her ne kadar doğru düşünmeyi öğreten bilim dalı diye tarif edilse de kelime nutuk/konuşma kelimesi ile aynı kökten türetilmiş. Halbuki konunun konuşmaktan daha çok matematik ile ilgisi olduğu biliniyor. Kıyasa tasım, kaziyeye önerme, muhakemeye usavurum, hükme yargı, külliye tümel, cüziye tikel demekle konu anlaşılır olmuyor.
Mantık terimlerinden biri olan “kıyas-ı mukasssim” dilemma olarak yenilenmiş. Bir de yancısı var, ikilem de deniyor. Bu yenileme işlemindeki ölçü nedir, dilemma kelimesinin aslı Yunanca mı Fransızca mıdır bilmiyoruz. İşin doğrusu konunun öneminin yanında konuyu ifade eden kelimenin önemi daha az. Öyleyse tarifler üzerinden ilerlemek lazım.
Mantıkta, iki şıkkı da aynı neticeye varan kıyasa, kıyas-ı mukassim veya dilemma denir. İki şıktan birini istemeden seçmek zorunda kalma hali. İki şıkkı da eşdeğer gerekçelerle kabul edilemez durum, çıkmaz, diye tarif edilmiş. Bir diğer tarif buna çok yakın. İki önermesi bulunan ve her iki önermenin vargısı olan tasım. İnsanı istenmeyen seçeneklerden birini, çoğunlukla iki seçenekten birini izlemeye zorlayan tartışma, sorun veya usa vurma durumu, diyor.
Hemen her tarifin örneği, Fatih Sultan Mehmet’in babasına yazdığı mektup olarak gösterilir. “Eğer ben padişahsam emrettiğim için, eğer sen padişahsan padişah olduğun için devletin başına geç” dediği rivayeti vardır ya, işte örnek o. Bilim, terim, tarif ve örnek kâğıt üzerinde yazılı şeyler. Hayatın gerçeği değil. Hayatın gerçeği olsaydı, Fatih’in babasını devletin başına geçmeye zorlayan zekâsından daha çok babasının düştüğü zor durum dikkati çekerdi. Hani, empati diyorlar ya, kendimizi babasının yerine koyar, ne kadar zor durumda kalmış adamcağız, istemediği bir şeye zorlanmış, iki ihtimalin her ikisi de onu istenen şeyi yapmak mecburiyetinde bırakmış derdik. Böyle bir durumda kalmayı kim ister ki?
Hiç kimse istemez ama hayat dediğimiz uzun yol hep bu kendi tercihimiz gibi görünen ve fakat aslında zorunda kaldığımız seçeneklerin geçit resminden ibarettir. Çoğu zaman farkında bile olmadan iki ihtimal varmış, bize iki seçenek sunulmuş gibi görünen bir durumla karşı karşıya kalırız. Yine çoğu zaman işimize gelen seçeneği tercih ettiğimizi zannederiz. Tercih etmediğimiz seçeneğin açacağı zarardan kurtulduğumuzu varsayarız. Fakat ne yaparsak yapalım sonucun değişmeyeceği, başımıza gelecek olanın yine de geleceği, vazgeçtiğimiz seçenekten kurtulmuş olmadığımızı iş işten geçtikten sonra anlarız. Her tercih sadece farklı yollardan birini seçmemizin imkânı, her yolun aynı yere çıkıyor olması seçmenin bizahitihi kendisinin bir zorunluluk olduğunun bilincine ermemiz zordur. Seçebiliyor olmamızı özgürlük veya irade veya karar yetkisi gibi görmek basit bir işlemi abartmaktan başka bir şey değildir.
Çünkü hayatın akışındaki gerçeklik akıl yürüttüğümüz, düşündüğümüz, tasarladıklarımızın gerçekliğinden daha büyüktür. Oysa bununla ilgili çok hikâye vardır.
Hazreti Süleyman’ın hikâyesi ilk akla gelenlerden biridir. Çok bilinir. İki kadın bir bebek hakkında annelik iddiasında bulunur. İkisi de bu bebek benim, annesi benim demektedir. Hazreti Süleyman, bebeği ikiye ayırın, ikisinin arasında bölüştürün der. Biri bunu duyunca “hayır ben yalan söyledim, bebek benim değildi” diyerek itiraz eder. Böylece gerçek anne ortaya çıkmış olur. Bebeği ona verirler. Diğeri ne olmuştur, hikâyede buna dair hiçbir açıklama yoktur. Susmayı tercih etmekle kaybettiği, kaybettiği için ayrıca cezalandırıldığı falan anlatılmaz. Çünkü hikâyenin asıl vurgusu bazen sahip olmak için kaybetmeyi göze almak gerektiğidir. Her ne kadar sahip olmak dürtüsünün yönettiği insan kitlesinin meseleyi idrak etmesi mümkün değilse de tercihin nasıl bir korkunç zorunluluk olduğunu anlatmaya elverişli bir hikâyedir bu.
Bunları bana ikiz yavrulayan bir koyun düşündürdü. Koyun sütünün sadece bir yavruya yeteceğinin farkında mıydı bilinmez kuzunun birini yanına yaklaştırmamış. Kuzunun öleceğini gören sahibi annenin yanında alıp bir başka yerde biberonla beslemeye başlamış. Bu korkunç dilemma beklenen sonucu vermemiş. Koyunun yanında tuttuğu, emzirdiği, beslediği yavrusu bir müddet sonra ölmüş. Diğeri yaşamaya devam etmiş.
Koyun doğadaki en güçlü dürtü olan annelik dürtüsünü nasıl bastırmış da yavrusunun birini bile bile ölüme yollamış? Diğer seçenek bu sorunun cevabı gibi duruyor. Koyundaki annelik dürtüsü o kadar güçlü ki yavrusunun birini yaşatabilmek için diğerinden vazgeçebilmiş. Bu çelişkiyi nasıl yaşamış? Bu amansız açmazı nasıl geçmiş? Bilemiyoruz.
Titanik batarken filikalardakilerin, tutunanların ellerini baltayla kesmeleri kadar keskin değil elbette.
Daha yeni ve daha yakın bir faciadan sağ kurtulan Haydar Abinin anlattıkları kadar da değil.
“O gün, günlerden cumartesiydi” diye başlamıştı söze Haydar abi. Ablasının Ereğli tepelerindeki erik bahçesindeydik. Ablasının kocası balıkçıydı. Karısının heybeti karşısında daha da küçük görünen ufak tefek kara kuru bir adamdı. Bir taraftan teneke kutunun içine basılmış tuzlama dedikleri balıkları tabağa çıkarıyor, bir taraftan balıkçılıkla ilgili hatıralarını anlatıyordu. Dumanı tüten semaverde çay demini almıştı. Topladıkları erikler selelerde, sandıklarda kümelenmişti. Deniz ayaklarımızın altındaydı. Balıkçılık hikâyelerini gözümüzde canlandıracağımız bir dekor gibi sereserpe karşımızdaydı. Şimdi böyle göründüğüne bakmayın dedi, bazen öyle hırçınlaşır, öyle dalgalanır ki teknede yapıştığımız yeri koparacak derecede sımsıkı tutunmak zorunda kalırdık. Haydar Abi dalgın denize bakıyordu. Eniştesinin verdiği bir boşluktan yararlanıp söze girmişti. Günlerden cumartesiydi, diyerek.
“Günlerden cumartesiydi. Mart ayının biriydi. 1958 yılıydı. Ben sanat okulunda talebeydim. Gölcük, Değirmendere, Halıdere, Ereğli, Karamürsel’den talebeler İzmit’teki okullara gelir giderdi. Karayolu da araba da yok gibiydi. Vasıtamız gemiydi. Vapurla gider gelirdik. İki tane vapur vardı. Körfezde zikzak çizerek sahillerdeki yerleşim yerlerine yolcu götürür getirirdi. Yolcuların büyük kısmı talebelerdi. Cumartesi günü okullar öğleye kadardı. Öğlen 12.30 vapuruna yetiştik. İskelede izdiham vardı. Hepsi talebelerdi. Kızlı erkekli ortaokul lise öğrencileriydi. Baktık iskelede bekleyen Üsküdar vapuruydu. Aslında iki vapur da külüstürdü. Nedense Üsküdar vapurunu daha severdik. Onu görünce sevindik. Saat on ikiyi on geçe girişe izin verdiler. Kalabalık vapura hücum etti. Talebelik hali hepimiz iyi bir yer kapmanın telaşındaydık. Bir anda içerdeki bölmeler doldu. Yolcular güvertenin kenarındaki tahta sıraları da doldurdu. Oturandan daha çok ayakta duran vardı. Sonradan öğrendik, 600 civarında yolcu almış. Biletlisi, abonman kartlısı, görevlisi falan altı yüz civarındaymış insan sayısı. Ben ayakta kalmıştım. Bir arkadaşımı arıyordum. Acaba yetişti mi, yetiştiyse nerede kaldı diyerek bakınıyordum. Ama kalabalıktan yer değiştirme imkansızdı. Giriş bölmesindeki boşlukta kaldım. Bir yere tutundum. İskele hemen karşımdaydı. Denizde hafif bir dalgalanma vardı ama her zamanki durum olduğundan dikkat çekici değildi. Baktım iskeleden halatları söküyorlar. Saate baktım daha yedi dakika vardı harekete. Nedense kaptan saati beklememişti. Gemi birkaç metre uzaklaştı iskeleden. Beş altı kişi koşarak geliyorlardı. İçlerinde aradığım arkadaşım da vardı. Bağırıp çağırdılar. Ama vapurun geri dönecek hâli yoktu. Binemediler. Öylece kaldılar iskelede. Gemi açılınca dalga arttı. Derince limanına doğru gidiyordu her zaman ki gibi. Ne kadar ilerledi bilemiyorum. Aniden şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. Gemicilerin lodos, lodos diyerek telaş içinde koşuşturmaları bir korku dalgası yaydı ortalığa. Kızların oğlanların şakalaşmaları, gülüşmeleri bıçak gibi kesildi. Vapura bir anda bir sessizlik çöktü. Çıt çıkmıyordu. Kuzey tarafından şiddetle gelen bir dalga çarptı gemiye. İç kısımdakiler dehşet içinde dışarı koşuşturdular. Vapurun dengesi bozuldu. Hafif yana eğildi. Sonra çığlıklar bağırışlar başladı. Dalga geliyor diye bağıranlar vardı. İkinci darbe çok daha şiddetliydi. Kendimi denizde buldum. Önce çarpmanın şiddetiyle savruldum zannettim. Kafamı sudan çıkarınca kaptan köşkünün bacasının suya battığını gördüm. Vapur ters dönmüştü. Yüzlerce insan denizdeydi. Su buz gibi soğuktu. Yüzme bilenler şuursuzca kulaç atıyordu. Can simidi bulanlar suyun üzerindeydi. Su üzerinde kafalar görüyordum. Batıp çıkıyorlardı. Sahil karşıda görünüyordu. Yüzülebilirdi belki ama su o kadar soğuktu ki elim ayağım kesilmişti. Hareket etmekte zorlanıyordum. Birden aklıma burada öleceğim geldi. Korkum şiddetlenmişti. Yanımda gemiden kopan bir tahta parçası belirdi, ona tutundum. Suyun üzerinde durabilecek gibiydi. Biraz ilerde üç kişinin yumruklaştığını gördüm. Onlar da bir tahta parçası bulmuştu. Üç kişiyi taşımayacağını görmüşlerdi. Bir dalga daha geldi. O dalgaya kapılmış, sahile doğru savrulmuştum. Tarihe Üsküdar Faciası olarak geçen bu hadiseden sadece 37 kişi kurtulmuştu. Biri de bendim”
Haydar Abi sustuktan sonra epeyce bir müddet sessizlik devam etti.
Ben tahta parçasına tutunmuş insanların yumruklaşması dilemmasında kalmıştım.
Yoksa seçme hürriyeti dediğimiz şey esaretin ta kendisi miydi?
*