Ayşe Hümeyra Eken / Portakal Çiçeği Vadisi

Şubat’1991 tarihinde büroyu açtıktan sonra, ilk davalarımı almaya başlamıştım ama dava sayısı azdı. Ekim ayında bir gün eşimin işyerine, Devlet Su İşleri’ne, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden teknik elemanlar gelmişler. Ayrancı semtinde bulunan Portakal Çiçeği Vadisi’nde yeni bir proje geliştirdiklerini, vadideki su akışını ve yapılanmaya uygun olup olmadığını araştırdıklarını, burada bulunan gecekonduların da kamulaştırılacağını, vadinin tamamının proje kapsamında olduğunu söylemişler. Akşam eve geldiğinde:
-İlgilenir misin?
Diye sordu.
Tabi ki ilgilenirim. Aynı hafta pazar günü çocuklarla beraber, güzel bir sonbahar gününde, hep birlikte Portakal Çiçeği Vadisi’ne gittik. Birçok gecekondu vardı. Gecekonduların önüne bir grup insanlar oturmuş konuşuyorlardı. Yanlarına gittik. Ben kendimi tanıttım.
-Buraların kamulaştırılacağını söyledim.
-Biliyoruz, dediler. Birkaç yıldan beri bu konuşuluyor, yazılar geliyor, bize de çıkın diyorlar, dediler. Bana da:
-Bu iş nasıl olacak? diye sordular.
Oturduk, bir saatten fazla neler yapılacağını konuştuk. Dinlediler. Ben kartımı verdim. Davayı verirseniz bakarım, dedim.
Perşembe günü beş veya altı kişi büroya geldi.
-Avukat Hanım, bizim yerlerle Av. Nail Bey ilgileniyor. Hepimiz ona verecektik. Ama siz çok açık ve net konuştunuz. Şunu yaparım, şunu yapamam, diye. Biz size güvendik. Komşulardan 21 kişi toplandık davayı size vereceğiz. Bizim davamıza sen bak. Dediler.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın idi. Partisi DSP’nin Ankara İl Başkanı’da Av. Nail Beydi. Nail Bey uzun zamandan beri bu projeyle ilgilenmiş, Belediye’ye bir yol haritası kabul ettirmiş. Vadide bulunan toplam 44 adet gecekondunun davalarını da kendi avukatlık bürosunda bakıp sonuçlandırmak üzere hazırlıklarını yapmış. İşte bu 44 kişiden 21’i davayı bana veriyordu.
Mesai saatlerinde notere gidemedikleri için, hafta sonu noteri evlerinin oraya getirmemi istediler. Noterle konuştum, noter baş katibini alıp cumartesi günü gittik. 21 kişinin hepsinin vekaletini aldık.
Pazartesi ilk işim vekaletlerle birlikte Belediye’ye gidip, projeyle ilgili bilgi almak oldu. Belediye projeyi yapmak için çok kararlı ve acele ediyordu. 1993 yılında seçim vardı ve seçimde propaganda olarak kullanmayı istiyorlardı. Kamulaştırma kararı alınmıştı. Tebligatlar da yakında gönderilecekti.
Vadinin tamamı hazine arazisi. Binaların hepsi gecekondu, sadece enkaz bedeli olarak binaların maliyet bedelleri ile bahçelerine diktikleri ağaç bedellerini alma hakları var. Neyi nasıl yapacağım konusunu birkaç gün düşündüm. Kendime bir yol haritası çizdim. İlk olarak, birbirinden çok farklı yapılar olan bu evlerin, mahkeme aracılığıyla tespitini ve kıymet takdirini yaptırmalıydım. Belediyeden talep edebilecekleri parayı belirleyip, dava açmalıydım. Her bir ev için ayrı ayrı tespit davaları açtım, Mahkemeden Hâkim ve bilirkişi heyetlerini, kamulaştırılacak evlerin yerine götürüp tespit yaptırdım. On beş gün sonra bilirkişi raporları geldi. Artık belediyeden ne isteyeceğimiz, bir mahkeme kararıyla belirlenmişti. Benim müvekkiller diğer komşulara durumu anlatmışlar. Komşuları da Nail beye anlatmışlar. Nail bey beni telefonla aradı, sordu. Anlattım.
-Tamam. Ben de aynı şekilde tespit davası açayım, dedi.
Hemen de tespit davasını açtı.
Kamulaştırma tebligatları çok geçmeden geldi. Kanun gereği, Tebligattan itibaren bir aylık bir süre içinde dava açılması gerekli. Aksi halde Belediyenin, belirlediği bedelden fazlasını alamazlar. Belediye’nin ilk koyduğu bedel ile bizim yaptırdığımız kıymet takdiri arasında yirmi katından fazla fark var. Biz hemen davaları açtık ve bedel artırımını istedik. Nail beylerin bilirkişi raporları gelince onlar da davalarını açtılar. Duruşma günleri belli oldu. Duruşmaya daha üç ay var.
Bir gün belediyeden bana bir telefon geldi. Ankara Büyükşehir Belediyesi, Kamulaştırma Daire Başkanı, Belediyeye davet ediyor, gelin görüşelim diyordu. Görüşmeye gittim.
Başkan Proje hakkında daha detaylı bilgi verdi. Davaları açtınız ama, dava bitmeden biz bu evleri boşaltıp yıkamayız. Bir an önce boşaltıp, evleri yıkıp, projeyi hayata geçirmemiz gerekiyor. Belediye Encümenine buyurun, birebir Encümende her dosya için ayrı karar alalım, vekil olarak sizin de imzanızı alalım, davaları sulh yoluyla, uzatmadan bitirelim. Bedelleri de ödeyelim. Dedi.
Belediye bu kadar istekli ve acele ettiğini görünce:
-Müvekkillerime başka ne haklar vereceksiniz? Diye sordum.
Belediyeyle uzun görüşmeler sonunda, çok çok uygun fiyatla ve taksitle ödenmek üzere, her birine ayrı ayrı 500 er m2 arsa verilmesini, bu arsaya yasalara uygun olarak ev yapabilmeleri için, projelerini belediyenin hazırlamasını, mühendislik desteği ve inşaat malzemesi vermelerini, kabul ettirdim.
Bu görüşmeden on beş gün sonraki Encümen toplantısına davet edildim ve toplantıya katıldım. Nail bey kendisi gelmedi, yanında çalışan iki tane genç avukat göndermiş.
Ankara Büyükşehir Belediye Encümeni Başkanı, toplantıda, açtığımız davalardaki taleplerinizde indirim yapmamızı ve davaları Encümen kararıyla sulh yoluyla bitirmeyi teklif etti. Ben de:
“Bu bedelleri zaten mahkeme belirledi, indirim yapamam, müvekkillere izah edemem” dedim. Başkan, “Usulen bir pazarlık zaten, %5 gibi bir indirim yapın” dedi. Ben de:
-Siz bu evlerin bir an önce boşaltılmasını istiyorsunuz, taşınma parası, taşınacakları evlerin en az iki aylık kira bedellerini, verilecek arsaların tapularını verin, projelerinin ve inşaat malzemesi yardımlarının verilmesini, evini boşaltana de aynı gün bedelin ödenmesi şartıyla kabul edebilirim”. Dedim.
Başkan biraz düşündü, “Tamam”, dedi. Nail beyi temsilen gelen avukatlar:

  • “Bizim yetkimiz yok, hiçbir şeyi kabul edip imzalayamayız” dediler.
    Başkan çok kızdı masaya vurarak çok bağırdı. “Yetkiniz yoktu da niye geldiniz buraya, Nail Bey niye gelmedi. Bu iş böyle olmaz.” Diye bas bas bağırdı. Tutanaklar tutuldu, imzalar atıldı. Bir hafta içinde her bir dava dosyasına, tüm taleplerimizin yazıldığı ve bu şartlarla tarafların sulh olduğunu belirten, Belediye Encümen Kararı imzalı mühürlü olarak resmen geldi. Mahkemeler de bir ay içinde buna uygun kararlarını verdiler. Nail bey de daha sonra, Encümende aynı kararları imzaladı.
    Hak sahiplerinin alacakları arsaları kura yöntemiyle belirledik, tapu işlemlerini tamamladık ve tapularını teslim ettik. Ben Belediyeden, evler boşaltılmadan, öncelikle taşınma parası ve kira yardımının ödenmesini istemiştim. Yaklaşık on beş gün sonra, benim müvekkillerimin alacağı taşınma parası ve kira yardımlarını bana imza karşılığı ödediler. Ben de aynı gün müvekkillerimi büroya çağırdım ve paralarını tam olarak teslim ettim. Evlerine gidince, diğer komşularına, avukat bize para verdi, siz de aldınız mı? Diye sormuşlar. Onlar Nail beye gidip paralarını istemişler. Nail bey:
  • Para mara yok, demiş.
    Ertesi günü baltalarını alıp, Nail beyin bürosunu basmışlar, vekaletlerimizi geri ver bize, biz bayan avukata vekalet vereceğiz, diye olay çıkarmışlar. Nail bey beni arayıp:
  • “Senin bir sürü vekalet ücreti alacağın var. Nasıl bunlara para ödersin. Diye bağırdı. Ben de:
    -Belediyeye verdiğim bir söz var, ben bunu aynen yerine getiririm. Bu paralar kişilere verilmek üzere bize verildi. Ben nasıl vermemezlik edebilirim. Dedim.
    Daha sonra müvekkiller büroya gelip:
    -Avukat Hanım, aylardır biz seni deniyoruz. Belediyeye gidip konuşuyoruz, sonra gelip seninle konuşuyoruz. Bir tek yanlışını görmedik. Bundan sonra sen ne dersen biz sana tam teslim olduk. Bizim adımıza her türlü sözü verebilirsin, sen ne dersen biz de onu aynen yapacağız. Dediler.
    Ben de en iyi şekilde davaları sonuçlandırdım. Arsalarını, projelerini, inşaat malzemelerini de aldılar. Evlerini yıkmaya başladılar. Yıkıp teslim edenin parasını da ertesi günü belediye, bir gün dahi bekletmeden ödedi. Biz size söz verdik, siz kararlara aynen uydunuz, biz de sözümüzü yerine getiriyoruz, dediler.
    Hele bir gün Belediyeye gitmiştim ki bir müvekkil telaş içinde geldi. Evi yıkmadan, TEDAŞ’a elektriğin kesilmesi için en az bir hafta önce dilekçe vermelerini ısrarla istemiştim. Dilekçeyi bir hafta önce verdiğini, ama elektriğin kesilmediğini, elektrik çarpacak diye korktuğunu, Tedaş’a gittim, ilgilenmediler, ekipler göreve gitti, kesemeyiz dediler, sizin büroya gittim bulamadım, Belediyeye geldim, dedi.
    -Tedaş’ı ben arayayım dedim.
    Daire Başkanı odasının kapısı önünde konuşuyorduk. Başkan:
    -Gelin Avukat Hanım, benim telefondan arayın, dedi.
    Tedaş’ın müdürüne ulaştım ve telefonda biraz da sert uzun bir tartışmadan sonra:
  • “Eğer en ufak bir kaza olursa, siz sorumlusunuz, sorumluluğunuzu yerine getirmiyorsunuz” deyince. Tedaş Müdürü:
    -Elemanlar arazide ulaşamam, ancak o bölgenin elektriğini tamamen keserim, dedi ve telefon açıkken “Çankaya-Ayrancının elektriğini kesin” diye talimat verdi. Belediye Başkanı çok keyiflendi. “Avukat böyle olur işte.” Diyordu. Tartıştığımız Tedaş Müdürü daha sonra başka bir davasına bakmam için bana vekalet te verdi.
    Kamulaştırma işlemleri tamamlanmış, arazi boşaltılmış, projenin temel atma günü gelmişti. Belediye Başkanı Murat Karayalçın törene beni de davet etti. Konuşmasında da ismen teşekkür etti. Törenden sonra da yanıma gelip, tekrar teşekkür etti ve:
  • Sizinle her zaman çalışmak isteriz, dedi.
    Bu davalardan sonra Belediye Daire Başkanları ile dostluklar oluştu. Başkanlar kendi şahsi vekaletlerini verdiler. Belediyeden neyi nasıl koparırım diyen, yamyam avukatlar yerine sizinle muhatap olalım daha iyi dediler ve toplu kamulaştırma yapacakları yerleri bana söylediler, nasıl olsa dava açacaklar, siz açın, dediler. Öveçler Vadisi, Bilkent Projesi, Beysukent Projelerinden yüzlerce davaya baktım.
    Yine bir gün ödeme almak için belediyenin Ulus’taki binasına gittiğimde, ortalık ana baba günü. İğne atsan yere düşmez. Ödeme almak için gelmişler ama ödeme yapılmıyor. Herkes tepkili. Belediyenin bankadaki parası üzerinde tedbir konduğu için ödeme yapılamıyormuş. Kalabalığın içinde en az iki yüz avukat var, ama hiçbiri bu duruma söylenmekten başka bir şey yapmıyordu.
    Hesap İşleri Daire Başkanının özel kalemine sorduğumda bana:
    -Tedbirin kaldırılması konusunda mahkemenin kararı var, ama bir aydır mahkeme kaleminde yazılamadı. Tedbirin kaldırılması için kararın yazılmasını bekliyoruz. Dedi.
    Hemen Adliyeye gittim, mahkemede duruşma devam ediyordu. Biraz bekledim, duruşma bitti. Hâkimin odasına gidip, durumu söyledim.
  • Herkes perişan, kararı acilen yazabilir misiniz, diye rica ettim.
    Hâkim duruşmadan yeni çıkmış ve yorgun. Ben ısrar ediyorum. Sonunda:
    -Yemek yiyeceğim acıktım Avukat Hanım, dedi.
    -Ben size yemek söyleyeyim, hemen getirtirim Hâkim bey, dedim. Biraz durdu:
    -Kâtip kıza da söyleyin bari de yemeği yerken yazalım, öğleden sonra keşif var, adliyede olmayacağım. Dedi.
    Ben hemen söyledim yemekleri, yarım saat içinde tepsiyle lokantadan yemekler geldi. Hem yemeklerini yediler hem de saat bir buçuk civarıydı ki kararın yazılması, imzası, mühürlenmesi tamamlanmıştı.
    Ama ben davada taraf değildim, belediye vekili de değildim. Kararı alamazdım. Belediye Hukuk İşleri Daire Başkanını telefonla aradım:
    -Kararın yazıldığını, hazır olduğunu, gelip alabileceklerini, söyledim.
    -Siz orada bekleyin ben hemen geliyorum, dedi.
    On dakika sonra da geldi, mahkeme kararını imza karşılığı aldı. Birlikte belediye Hesap İşleri daire Başkanlığı’na giderken, Merkez Bankası’na uğrayıp, mahkeme kararını verip, tedbiri kaldırttık. Belediyeye geldiğimizde yine aynı kalabalık. Hukuk işleri Daire Başkanı kolumdan tuttu beni de kalabalığın içinden çekip Hesap İşleri Daire Başkanının odasına götürdü. “Başkanım Avukat Hanım kararı yazdırdı, gelirken Merkez Bankası’na uğrayıp tedbiri de kaldırttık.” Dedi. Başkan bana “Avukat Hanım şimdi siz gidin, saat beşte gelin, sizin paranızı ödeyeceğim”. Dedi. Bu arada bankada tedbirin kaldırıldığı bedel yedi milyar lira.
    Saat beşte tekrar gittim belediyeye. Kalabalık, umudu kesince dağılmıştı. Başkanın odasına gittiğimde, yedi sekiz kişi vardı. Başkan tanıştırdı. Ankara Metrosu’nun müteahhitleriymiş. Ödeme alamadıkları için metro inşaatı durmuş.
    Başkan misafirlerine hitaben:
  • “Bugün para alıyorsanız Avukat Hanımın sayesinde alıyorsunuz, kararı mahkemeye yazdırdı” dedi. Büyük patron da “Avukat Hanım, işçilere aylardır maaşlarını ödeyemiyorduk, hepsinin adına da minnettarız” diyordu. Belediyeye gelirken durumu kutlamak için getirdikleri baklava tepsilerini, meyve sularını önüme yığıp, ne olur alın, diyorlardı. Başkan, bu arada benim çekimi de yazdı.
    Bu olaydan sonra da ne zaman belediye hesap işlerine gitsem tüm kapılar sonuna kadar açıldı. Bana karşı hep dostça ve ayrıcalıklı davrandılar. Hep saygı gösterip, işimi kolaylaştırdılar.
    Büroyu açtığımda işim yok diye üzülürken, şimdi işe yetişemiyordum. Çok çok fazla davalarım olmuştu. Tek başıma yetişemiyordum. Yardımcı olacak genç avukatlar aldım. Ayrıca büroda sürekli bulunacak eşimin uzaktan akrabası, Yaşar amca da geliyordu. Yaşar amca ban “büroyu ve telefonunu kullanayım, emlak işlerimi yürüteyim, maaş istemem, sen de benden bu kullandıklarıma bedel isteme.” Dedi. Anlaştık. Her daim büroda güvenilir bir kişinin varlığı da iyi olmuştu. Ücret ödemiyordum ama içim çok ta rahat değildi.
    Birgün Yaşar amcaya sigorta durumunu sordum.
    -Sigorta başlangıcım var da prim yatıramadım. Deyince,
    -Bunu siz araştırın da emeklilik için ne kadar prim gerekiyor bakalım. Dedim.
    Yaşar amca hemen aynı gün araştırdı. Yaşı 65 in üstünde olduğu için 5000 gün prim yatmış olması halinde yaş durumu nedeniyle emekli olabilecekmiş. Eksik olan 3500 günün, yani on yıllık sigorta primini de ben üstlendim. Belediyelerden aldığım davalardan kazancımdan karşıladım. Yaşar amcaya bu konuşmadan yaklaşık bir ay sonra emekli maaşı bağlandı. O kadar mutlu oldu ki, ağlayarak:
    -Benim anamın babamın yapmadığı iyiliği sen yaptın, en çok ta şu sigara parasını sabahları hanımdan istemekten beni kurtardın ya nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Allah seni evlatlarından güldürsün, tuttuğun altın olsun, diye dua ediyordu.
    Yaşar amcaya bir ücret vermiyorum diye ben de huzursuz oluyordum. Aylık ödeyeceğim ücretten daha fazla bir parayı sigorta primi için ödemiştim. Olsun, böylesi daha iyi oldu. Hem de ömür boyu emekli maaşı oldu.
    Bir gün Büyükşehir Belediyesi Hukuk Daire Başkanı büroma ziyaretime geldi. Kendisine:
    -Belediyeye iş için başvurdum, ama almadılar. Dedim. Bana:
    -Ayıp etmişler. Ama boş verin, şimdi siz daha iyi durumdasınız. Sizin yerinize aldıklarının daha bir tek davayı kazandıkları vaki değil. Başarılı insan her koşulda başarır. Dedi.
    Belediye ile olan davalarımda şunu gördüm. Sayıları hiç te az olmayan bazı avukatlar, dava alabilmek, aldıkları davayı kazanmak için, mahkemeye verdikleri dilekçelerde, müvekkilleriyle görüşmelerinde, iş yapış şekillerinde yalan söylemekten çekinmiyorlar. Çok yaygın olan bu durum, toplum içinde avukatların yalancı olduğu önyargısını oluşturuyor. Mesleği kötüleyen bu avukatların tutumları çok yanlış. Yalanı nereye kadar sürdürecekler. Nereye kadar bu yalana devam edip, davada başarıya ulaşacaklar. Doğrular eninde sonunda ortaya çıkar. Bundan hiç kimse kaçamaz. Yalanlarla kendi güvenilirliklerini de yok ediyorlar.
    Bence doğruluk çok önemli. Hem müvekkile karşı hem karşı tarafa hem de mahkemeye karşı. Ben, müvekkillerime söylediğim bir şeyin doğru olmaması halinde tekrar yüzüne bakamam. Aynı şekilde mahkemede de hâkimin yüzüne bakamam. Doğruları çarpıtmadan ortaya koyduğun zaman her zaman başın dik, endişesiz, kendinden emin olarak davaya devam ediyorsun.
    Bu davranışları meslek hayatımda esas olarak aldığım için, davalarımın hepsini kazandım. Müvekkillerimle ilişkilerim de her zaman dava bitmekle bitmedi. Ömür boyu süren bir dostluk oluştu.
    *