Müzeyyen Ağrıkan Muradoğlu / Portre / Nâbî

Hikemî üslubun temsilcisi…

  1. yüzyılda,1642 yılında eski adı Ruha olan Urfa’da doğdu. 1. İbrahim ile 3. Ahmet arasında sultan olan altı padişah dönemini gördü.
    Asıl adı Yusuf olmakla birlikte Nâbî mahlası ile tanındı. Tanınmış bir aileye mensup olup babasının adı Seyit Mustafa’dır.
    Çocukluk yıllarını geçirdiği memleketi Urfa’da medrese öğrenimini tamamlayıp dönemin bilimlerini, Arapça ve Farsçayı öğrendi.
    Bir rivayete göre müntesip olduğu şeyhin telkini ile, diğer bir rivayete göre çalıştığı yerdeki mutasarrıfın önerisi ile yirmi dört yaşında 4. Mehmet’in saltanatı döneminde İstanbul’a geldi.
    Bilgisi ve şiir yeteneği ile çevresindekilerin ilgisini çekti. Çeşitli devlet görevlerinde bulundu. Musahip Mustafa Paşa’nın divan katipliğini yaptı. Paşanın himayesinde olduğu dönemde 4. Mehmet’in yakınlığını kazandı.
    Mustafa Paşa ile Lehistan seferine katıldı. Kamaniçe Kalesinin fethinde bulundu (1672). İstanbul’a döndükten sonra Fetihname-i Kamaniçe adlı eserini yazdı. Fetihle ilgili iki tarih düşürdü bunlardan biri kale kapısına işlendi.
    Edirne’de şehzadeler için düzenlenen sünnet düğününde bulundu (1675). İstanbul’a döndükten sonra Sur-name adlı mesnevisinde on beş gün süren düğünü yazdı.
    Mustafa Paşa’nın yardımı ile hacca gitti. Urfa üzerinden Medine-i Münevvere’ye vardığında “sakın terk-i edepten kûy-ı mahbub-ı Hudâdır bu” mısraıyla başlayan ünlü na’tını kaleme aldı. Tuhfetü’l-Haremeyn bu seyahatin ürünüdür. Hac dönüşünde Mustafa Paşa’nın kethüdalığına yükseldi.
    Mustafa Paşa kaptanı deryalıkla saraydan uzaklaştırıldığında 1683 Nâbi onunla giderek paşanın ölümüne kadar Seddülbahir’de kaldı. Paşanın ölümünden sonra İstanbu’ldan ayrıldı.
    Halep’e yerleşti ve evlendi. Ebulhayr, Mehmet Çelebi, Mehmet Emin burada dünyaya geldi. Halep Nâbi için bir dönüm noktası oldu. Orada geçirdiği uzun yıllar sebebi ile düşünceye dayalı dünya görüşünü yansıtan edebi kişiliğini kazandı. Oğlu Hayrullah için yazdığı Hayriyye isimli mesnevisi ile Hayrabad’ı orada yazdı ve divanını tertip etti.
    Nâbi 2. Süleyman, 2. Ahmet’in tahta çıkışlarına sessiz kalırken 2. Mustafa ve 3. Ahmet’e birer cülus kasidesi gönderdi.
    Nabi’nin Halep’teki sakin yaşamı Çorlulu Ali Paşa’nın sadarete getirilmesiyle bozuldu. Kendisine bağlanan aylık kesilerek oturduğu ev elinden alındı. Bu sıkıntı Baltacı Mehmet Paşa’nın Halep’e beylerbeyi atanmasıyla son buldu. Orada yetmiş yaşına ulaştı, şairlerin üstadı olarak saygı gördü. Sonunda Mehmet Paşa ile İstanbul’a döndü. Dönüşünden birkaç yıl sonra 1712’de İstanbul’da öldü.
    Manzum Eserleri
    • Türkçe Divan
    • Farsça Divan
    • Divançe
    • Hayriyye (1701)
    • Hayrabad (1705)
    • Terceme-i Hadis-i Erbain
    • Surname (1675)
    Mensur eserleri
    • Tuhfetü’l-Haremeyn (1678)
    • Münşeat
    • Fetihname-i Kamaniçe (1672)
    • Zeyl-i Siyer-i Veysi

Edebi Kişiliği ve Hikmet Anlayışı
Nâbî, şiirlerinde gösterdiği dini, felsefi, aşıkane edanın yanı sıra divan, mesnevi, tarih, münşeat gibi değişik türlerde birçok eser vermiş üretken çok yönlü bir şairdir.
Geleneksel tarzın dışında yeni tarzlar için önce İran’a yönelmiş orda kendi dingin akılcı mizacına uygun, düşünme ve düşündürmeyi ön plana alan şiiri bulmuştur. O dönemde hikemi tarzın temsilcisi Saib’dir. Saib’in etkisinde kalır. Hakimane söyleyiş Osmanlı coğrafyasında Nâbî ile değişik ve yeni bir anlatım gücü kazanır.
Nâbî’nin şiirle düşünceyi harmanlayarak açtığı hikemi şiir yolunda kendisini izleyen şairler yetişmiştir. Onun açtığı yolda eser verenler: Rami Mehmet Paşa, Sabit, Nazım, Sami Raşit, Seyyit Vehbi, Hami Antakyalı Münif, Çelebizade Asım, Koca Ragıp Paşa, Sünbülzade Vehbi, Keçecizade İzzet Molla Hoca Fehim, Ziya Paşa, Cevdet Paşa’dır.
Nâbî düşünen, olup bitene ibret nazarıyla bakan, zamanında yaşayanları eleştirebilen, öğüt veren alim bir sanatçıdır. Manayı şiirin özü kabul eder. Hikemi tarz hakimane şiir denildiği gibi Nâbî ekolü denen bir şiir anlayışının öncüsüdür.
Nabi’ye göre şiir okuyanı uyarmalı yol göstermelidir.
Teveccüh etmez idüm şiire Nâbîyâ bu kadar
Beyân-ı sırr-ı hikem olmayaydı mazmûnu

Eğer şiirin içinde anlattığı hikmet sırları olmasaydı şiire bu kadar ilgi göstermezdim.
Hikmet-âmiz gerekdür eş’âr
Ki meâli ola medar
Âb-ı hikmetle bulur neşv ü nemâ
Gülşen-i şiir ü riyâz-ı inşâ

Şiir hikmetli olmalıdır. Şiirin amacı okuyanı uyarmak doğru yolu göstermektir. Şiirin gül bahçesi, nesrin tarlası da hikmet suyuyla sulandığında orda yetişenler beslenip gelişir.
Bu ifadeler ile hikemi tarza verdiği önemi izah eder.

Naat
Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu
Nazargâh-ı İlâhî’dir Makâm-ı Mustafâ’dır bu

Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’ın sîneçâkidir
Bunun kandîlî Cevzâ matla-ı nûr u ziyâdır bu

Habîb-i Kibriyâ’nın hâbgâhıdır fazîletde
Tefevvuk kerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı adem zâil
Amâdan içti mevcûdât çeşmin tûtiyâdır bu

Mürâât-i edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândır busegâh-ı enbiyâdır bu

Anlamı
Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala’nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa’nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergâha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.