M. Sait Karaçorlu / Kaybedecek hiçbir şeyi olmamak

Davacılar bir deve bulup getirdi
Odun satan bir Kürt idi deveci

Devesini vermemek için epey direndi
Yardım dilendi, rüşvete bile yeltendi

Deveyi aldılar kuşluktan akşama dek
Gördü ki tek çare var sabreylemek

Deveye bindirip yürüttüler müflisi
Peşinden ağlayarak yürüyordu sahibi

Çarşılar mahalleler gezip dolaştı
Şehrin ahalisi müflisi gördü tanıdı

Uğradılar yollara hamamlara pazarlara
Aşina oldu ahali adamın şekline simasına

On gür sesli tellal bağırıp duruyordu
Biri Türk biri Kürt diğeri Rum’du

Her biri kendi dilinden şöyle seslendi
“Sakın borç vermeyin, tanıyın bu müflisi”

“Gizli veya aşikâr bir kuruşu bile yoktur”
“Öyle bir müflistir işte, torbası boştur”

“Hiç kimse bununla yoldaş olmasın sakın”
“Öküzün merkebin ipini sağlama alsın”

“Kadı karşısına gelmesinden artık bıkmış”
“Bir daha bu adamı zindana koymayacakmış”

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış adamdır, müflis. O kadar ki hürriyetini kaybetmesi bile hiç mesabesindedir. Zindanda terbiye olması gerekirken orada daha da azgın bir şekilde yapageldiği kötülüklere devam etmiştir. Başkalarının rızkına saldırmak işi, gücü hatta ustalığıdır. Onun bu haysiyet düşkünü tavrından zindandaki mahpuslar bile elaman demiş Kadı’ya şikâyet ederek zindandan çıkarılmasını istemiştir. Davacılar bu taleplerinde haklı bulunup adam dışarı çıkarılmıştır. Ama insanları korumak için bir ek karara daha ihtiyaç duyulmuştur.
Teşhir…
Onun teşhir edilmesi, bu adamın kaybedecek hiç birşeyi yoktur bilgisinin insanlara ulaşmasını sağlamak içindir. Yoksa cezalandırmanın bir diğer şekli değildir. “Teşhir” işlemi şartlara göre çarşı pazar gezdirilmek, tellallar bağırtılmak, “bu adama sakın borç para vermeyin” dedirterek durumu açıklamak suretiyle yapılacaktır.
Sahneye gariban oduncu girer. Devesine adeta el koyularak adam bindirilir. Çünkü bütün şehir gezdirilecektir. Deve sahibi oduncu buna gönüllü değildir. Zorlanarak işe başlanır.
Çığırtkanlar çok sayıdadır. Farklı diller konuşur, konuyu kendi dillerince açıklayan cümleleri bağırırlar. Anlam hepsinde aynıdır. “Sakın bu adama yakın olmayın, varsa öküzünüz, merkebiniz ipini sıkı tutunuz, bu adam sizden borç istemeyi alışkanlık hâline getirmiştir, fakat borcunu ödeyecek bir mal varlığı yoktur. İflas etmiştir. Ayrıca haysiyetsiz bir açgözlüdür. Rezil olmak, azarlanmak, değersizleşmek, cezalandırmak umuruna gelmez. Bütün amacı başkasının elindekini almak olan bir dolandırıcıdır”
Adamın bu sıfatlarından başkalarının bilgilendirilmesinin ne denli önemli olduğu anlaşılmaktadır. Böylesine arsız soysuz bir tehlikeye karşı bilgili, bilinçli, tedbirli olmaktan başka çare yoktur. Eğer kişi muhatabının kendi değerlerinden birkaçına hatta birine sahip olacağını düşünürse büyük bir yanılgıya düşecektir.
Tedbir bu adamı bilmek, tanımak ve ondan uzak durmaktan başka bir şey değildir.

Tatlı dilli, hoşsohbet, ama derdi yağma
Güzel elbiseler giyer dolaşır ortalıkta

Elbisesini giymesinde bile hile var
Kastı halkı aldatmak sanma eder ar

Kılık değiştirmek bütün dolandırıcıların ustalığıdır. Malını ve kazancını yağmalamak istediği kişiyi nasıl etkileyeceğini bilir. Onun zaaflarını, neyin etkisinde kalacağını, neden hoşlanacağını bilir. Kendisine o imkânı verecek bir kılığa bürünür. Öyle çıkar karşısına. Önüne koyduğu nesneyi zavallının hırs ve tamahla arzu etmesini sağlar. Bundan sonrası kolaydır. Elindeki gitmiş, birikimi kaybolmuş, soyulmuş, dımdızlak ortada kalmış bir hale getirir. Sonra ortadan kaybolur. Bu tehlikeli yağmacının teşhir edilmesi bunun için gereklidir. Onu ve hilesini tanımadan o konuda bilgi sahibi olmadan ondan korunmak, vereceği zarardan sakınmak mümkün değildir. Bu yüzden teşhir edilmelidir.
Kılık kıyafeti yerinde olmak, süslü püslü elbiseler giyinmiş olmak, güvenilir biri olduğuna yeterli kanıt değildir. Tanı ve uzak dur. Çünkü;

Ameli olmayanın hikmetli sözler söylemesi
Süslü ama ödünç giyilmiş elbise gibi

Hırsızın giydiği yeni elbise nedir?
Acaba sana ondan ne fayda gelir?

Söz ve davranış uyumluysa bir güven ortamından bahsedilebilir. Çünkü esas olan dış görünüş değildir. Esas olan konuşulan söz de değildir. Esas olan “amel” denilen davranışlardır. Bir kişi namazın faziletleri hakkında saatlerce konuşsa, çok güzel örneklerle açıklasa, yüksek bir belagatla kalpleri titretse, gözleri yaşartsa ama kendisi namaz kılmıyorsa ne hükmü olur? Davranışa yansımayıp söylenen sözde kalan her güzel şey, ahlak ve fazilet, din ve diyanet, merhamet veya şefkat hırsızın giydiği süslü elbise gibidir. Sana faydası olmayan şeyden neden etkilenirsin? Neden kaybedecek hiçbir şeyi kalmayanlarla hemhal olursun? Neden birikiminin yağmalanmasına göz yumarsn? Neden dikkatli, tedbirli, işin sonunu düşünür, meselenin nereye varacağını bilir bir tutum içinde olma hassasiyeti göstermezsin?
Bu süslü elbiselere, bu güzel konuşmalara, bu aldatmaya yönelik fısıltılara kapılmak neden?
Bu soruların cevabı, sahneye en son giren gariban oduncuda, devesi elinden alınan adamda bulunacaktır.

Akşam olunca indi deveden müflis
Kürt dedi “evim uzak vakit geç

Nice vakittir deveme binmektesin
Ücreti yok, saman lazım, bu deve ne yesin?”

(680)
Müflis dedi “arkadaş pes artık pes sana
Hâli gördün söylenenler girmedi mi kulağa

Davulumun sesi yedi kat göğe ulaştı
Olan biteni duymadın mı anlamadın mı?

Kulağın ve aklın tamaha bulaşmış senin
Tamahla kulağın sağır, kör olur gözlerin

Taş kerpiç duydu sen duymadın be adam
Müflisim ben müflisim ey kaltaban”

Akşama kadar söylenen sözü duymadı deveci
Çünkü tamahtan çalışmadı kulakları, gözleri

Gariban deveci, devesini, devesinin yiyeceği samanı, oradan kazanacağı üç kuruş geliri, onun elinden uçup gitmesini öyle dert etmiş, kendini öylesine o basit meseleye kaptırmıştır ki olan bitenin farkına varamamıştır. On dellal on ayrı dilden çarşı Pazar bağırıp gezerken, hanlarda hamamlarda “bu adam müflistir, aman tanıyın ve dikkat edin” diye bağırırken deveci hep devenin samanının, kendinin lokmasının derdindedir. Hiçbirini anlamamış, hiçbirine kulak vermemiştir. Akşam olduğunda “ne olacak benim devemin ücreti?” demektedir. Gariban devecinin bu tavrına “tamah” deniyor. Tamah açgözlülükten bir diş fazla bir anlam kazanıyor. Kendini sadece küçük bir çıkarın kazanımına kilitleyip etrafında olan biteni, davulların gürültüsünü, bağırtıları ve çağırtıları duymayan kişinin düştüğü durum da tamahın bir başka çeşidi olduğu görülüyor. Taşın kerpicin duyduğu bir gerçeği duymamak, kulağın ve aklın körlüğüne işarettir.
Modern insanın çaresiz dramını andırır bir sahne canlanır böylece. İşini, evini, maişetini, iş yerindeki rekabeti, uğradığı haksızlığı, kazandığı terfiyi, emekli olunca yerleşeceği çiftlik evini, ödeyeceği taksitli borçlarını ve benzeri ne varsa dünyanın küçük kazanımlarını bütün melekelerini kapsayacak şekilde merkeze alanların bu gariban deveciden farkı yoktur.
Davullar çalmaktadır oysa, bütün birikimine göz dikmiş son derecede tehlikeli kurnaz acımasız ve haysiyetsiz bir düşmandan bahsedilmektedir. Hem de kulağının dibinde… Hiçbirini duymuyor, sadece kendini adadığın günlük hayatın içinde kaybolmaya razı isen, “nerde devemin samanı” diyen deveciden farkın kalmamış demektir.

Nice gözde kulakta Allah’ın mührü var
Nice şekle değer verenler mahcup kaldılar

Hâl ehli bir gözü olması için çabalar ise
Allah ona hüsnü cemali de gösterir kemali de

Ya da kulağına bir haber fısıldar
Ötelerden gelen bir müjde gibi muteber

Bütün cihan çare-saz olsa yine de yoktur çare
Ancak Haktan çare gelir gizli kapılar açılır ise

Varlığın gerçi var ama sen gaflettesin
Aşikâr eder sana ne zaman ki hacettesin

Son beyitler hikâyeyi okuyanlara ayrıca uyarıdır. Gözlerinde, kulaklarında mühür olanlar, gerçeği anlamakta sorunu olanlar, “şekle değer verenler” şeklinde tanımlanıyor. Şekilden kasıt malum olduğu üzere maddi varlıktır. Bütün teklif aklı somuttan soyuta yükseltmektir. “Mahçup” olmak hem gerçek ortaya çıktığında utanmak hem gerçekle arasında perde olmak, gerçeğe ulaşmakta engelli olmak anlamlarına gelir. Böylece bu hikâyede geçen, müflis, zindan ehli, kadı, teşhir, deveci gibi kahramanların işin ifadesi için başvurulan somutlaştırma unsurları olduğunu esas olanın söylenmek istenen soyut anlam olduğu noktasına geliriz.
Zindan; bu dünya hayattır. İçinde yaşadığımız üç boyutlu somut evren varlığın başı ve sonu değildir. Daha farklı bir katmanda var olarak buraya geldik ve bir müddet kalıp gideceğiz. Çoğumuzun bir arkadaşa bakacak kadar bile vakti olmayacak. Geldiğimiz ve gideceğimiz evren buradan farklıdır. Orada zaman, mekân, şekil, biçim, renk yoktur. Sonsuz bir özgürlük alanına nispetle burası sadece bir zindandır.
Zindan ehli; bu dünya hayat katmanındaki insanlar hatta bütün varlıklardır. Ortama öylesine alışmışlardır ki dışardaki hürriyeti unutmuşlardır. Bu zindanda kendilerine mahsus bir düzen kurmuş o düzen içinde kazanımlar kayıplar yaşamaktadır.
Müflis; kaybedecek hiç birşeyi kalmamış adam, farklı bir cins olan İblistir. O da diğerleriyle beraber bu zindana konmuştur. Cinsi farklı olduğu için amacı, hedefi, tutumu da farklıdır. Diğer zindan ehli birşeyler toplayıp biriktirme peşindeyken bu onların elindekini yağmalamanın peşindedir. Amacı sahip olmak değil kaybettirmektir. Çünkü kendisinin bir şeye sahip olma imkânı kalmamıştır. Müflistir. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştır. Bir nevi intikam duygusuna benzer, sapkın bir tutkudur onun ki. Madem ki benim birşeyim yok sizin de hiçbir şeyiniz olmasın der gibidir.
Zindandaki birikim “ekmek derdi” diye tarif edilen mülkiyet değil, yaygın söyleyişle kişisel gelişimdir. İbadetler, dualar, iman, ihlas, sevap, ameli salih gibi manevi birikimleri yağmalamaya çalışmaktadır. Mesela, yapılan bir cömertliğin içine “ben” duygusunu katarak onun iyilik vasfını iptal etmeye çalışır. Bunun için hoşsohbetlik, süslü püslü elbiseler giymek şeklinde tarif edilen, muhatabının zaaflarını kullanabilen türlü çeşitli hileler yapabilmek kabiliyeti vardır. Bunları yaparken karşısındaki zorlamaz. Çünkü zorlayacak bir gücü yoktur. Ama kulağına fısıldar. Arzu düğmesine basar. Haz kanallarını açar. Zevk sahnelerini döşer. Kandırır, saptırır, yoldan çıkarır. Utanması, arlanması, korkusu, ayıplanma endişesi, değersizleşme çekincesi yoktur. Bunlar olmadığı için kendisine “müflis” denmektedir.
Teşhir ve ilan, bütün peygamberlerin getirdiği ilahi mesajlardır. Bu son derecede tehlikeli, gizli, korunması çok zor düşmanın varlığını haber vermeleridir. Her dilden insanlara bu korkunç düşman hakkında bilgiler verilmiştir ki insanlar korunsunlar, birikimleri yağmaya gitmesin. Bu olduğunda o düşmanın bir kenara çekilip bıyık altından gülerek, “zorlamadım ki, teklif ettim sen de yaptın” demesinin utancına düşmesinler.
Gariban deveci, maişet derdine düşerek etrafında kopan kıyametin farkına varmayan çoğunluktur. Tehlike yanı başındayken bile devesinin samanını düşünmek, onun derdine düşmek çok çarpıcı ama bir o kadar da yaygın tuhaflıktır. Belli belirsiz dindarlığı sadece dünyevi endişeler çerçevesinde algılayıp ona göre davrananları ima etmektedir.
*