Emel Sözcüer / Ruhun Huzur Bulması

Ruh bu dünyaya ait olanlarla huzur bulmuyor. Ruh öteki âleme ait, o âlemin esintisini bize taşıyan şeylerle mutlu oluyor. İnsan, ebedi âlemden gelen esintiyle özlem giderir. Bir çocuğun gözlerine baktığımız, bir güzelliği görebildiğimiz, bir iyilikte bulunduğumuz zaman duyduğumuz mutluluk hiçbir şeye değişilmez. İyilik hareketinin esası sonu olmayan bir tekâmül arayışıdır. İyilik, insani değerler kişisel olmaktan çok, topluma yayıldığında daha güçlü sonuçlar elde edilir. İyilik, söylem değil eylem ve davranışlarla olur. Tüketmek değil üretmek, insanların kalplerine sevinç veren dokunuşlarda bulunmak ve anını kıymetlendirerek anılacak işler yapmak uğraşısı her zaman önde ve değerlidir. Tabiatı ve insani bağlarımızı imha ettikçe ruhumuzu nasıl kurtarabiliriz?
“Ne sıradan görmek ne sıradan koklamak ne sıradan sevgi duymak ne sıradan sahip olmak insana yetiyor. Hep daha fazlasını istiyoruz. Nefs binasının katlarında yükseldikçe sadece görme duygusu değil, işitme, dokunma, tat, koku alma duyguları da letafet kazanır. İnsan farkına varmadan başka bir âlemde varlığını sürdürmeye başlar.”(Mustafa Merter)
Kötülükten uzaklaşmadan iyilik yapmak, dibi delik kovaya su doldurmak gibidir. İyi olmak; salih kişilerle beraber olmakla daha kolay oluşur. “Anlamak, verebilmek, hissetmek kolay değildir.” derdi eskiden büyükler. Çocuğa bir insanın gerçek zenginliğinin onun bu dünyada yaptığı iyilikler olduğunu öğretmelidir. Kendini öne çıkarmanın en emin yolunun, başkalarının yolunu açmak olduğunu göstermelidir. Bir mumun diğerini tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmeyeceğini, olgun insanın güzel söz söylemesini bilen değil, söylediğini yapan ve yapabildiğini söyleyen insan olduğunu öğretmelidir. Paylaşabilmek ve insan olmak için bilinçli tercih ve maksatlı çaba gerekir. İnsan olmak, ruhu besler ve zenginleştirir. Mü’mini kâfirden ayıran imandır. Münafığı mü’minden ayıran infaktır.
Şahsiyet ve karakteri oluşturan gönül yapıları ve ruh binaları eğer sağlam inşa edilmezse, manevi afetlerden içi boş bir tevekkül ile kurtulmak mümkün olmaz. Ruh kendini aşan ve kendisiyle sona ermeyecek bir ülküyle huzur bulur. İnsanın yapay olandan uzaklaşarak fıtri olana yönelmesi gerekir. ‘Ben’ den içerdeki ‘ben’le tanışması, güzellikle hemhal olması gerek.
“-İnsanın iki aklı vardır.’’ dedi büyükannem… Beden aklı ve ruh aklı. Beden aklı menfaatçidir, açgözlüdür, hırslıdır. İnsanları kandırıp, nasıl onlardan menfaat sağlayacağını düşünür. Bunu yaparken ruh aklı küçülmeye başlar. Beden aklı, her şeyi ele geçirdiği zaman ruh aklı tamamen kaybolur. Böyle bir durumda ruhunu tamamen kaybedersin. Böylece sen yaşasan bile ölü insan olursun. Beden öldüğü zaman beden aklı da onunla birlikte ölür. Ama ruh aklı ölmez. Ruh aklının büyüyüp güçlenmesi için tek yol, onu anlamak ve sevmek için kullanmaktır. Ne kadar çok anlamaya çalışırsan, ruh aklın o kadar çok büyür.
Anlayış ve sevgi aynı şeydir. Beden aklınla açgözlülükten kurtulana kadar, ruh aklına kapı açamazsın. İnsanlar anlamadıkları şeyi sevemezler. Kişinin anlayışı derinleştikçe çevresindeki varlıkların da bir ruhu olduğunu öğrenir. Hangi varlık bencil değilse, onun ruhunu daha iyi hissedersin. Bencil olmayanın ruhu güçlüdür. Bu, isterse meşe ağacı olsun. Sumak, hurma, ceviz ve kestane ağaçları; topraklarının vahşi şeyleri beslemesine izin verirler. Bencil olmamak, onlara daha çok ruh vermiştir.’’
“Küçük Ağacın Hikâyesi’’isimli eserde, ebeveynlerini kaybeden Kızılderili Küçük Ağaç, yanlarında büyüdüğü Çeroki Kabilesi’nde, büyükannesinin hikmetli sözlerini böyle anlatır. Büyükannenin sözlerinde gördüğümüz gibi, nefs aklı büyük olanın ruh aklı olmayacağı anlaşılmaktadır. Bu da onların kaderine tesir etmektedir. Ruh aklı gelişmiş olan, nefsini terbiye eden insanlar hoşgörülü, affedici, “selam’’deyip geçenlerdir.
Şu bir gerçek ki; eğitim ve iletişim metotları konularında kişi kendini eğitmek için gayret etmeli, öğrendikleriyle de amel ederek davranış geliştirmelidir. Bu bir anlamda insanın kendine yaptığı yatırımdır. Karakterini faziletli ve ahlaklı olmak için eğiten, kontrolü elinde tutan kişiler, toplumları da etkileyen karakterler haline gelirler. Bu davranışlar alışkanlığa dönüşürse, alışkanlıklar da kaderi şekillendirecektir. Konu ne olursa olsun en önemli nokta nefis terbiyesi olduğu aşikârdır. Batı dünyasının sömürgeci zihniyeti ruh aklını ve nefis terbiyesini yok sayar. Bencillik ve hırstan uzaklaşarak nefsimizi tezkiye ve terbiye edince yaratılan varlıkları anlayan, anladıkça da sevgi duyan bir insan oluruz. Bir insana değer vermek, özen göstermek, ona kıymetli olduğunu hissettirmek bir kültürdür. Bunun eğitimi yoktur, kitaplarda yazmaz. Yolu insan olmaktan geçer.
İnsan olmak sadece vicdan işidir. Ruh aklıyla derinleşmeye başlandığında ben kimim düşüncesi tüm ihtişamıyla seni sorgular. Allah (c.c) benimle ne murat etmiş olabilir? Ben niçin varım, vazifem nedir? Bu dünyada sadece benim yapabileceğim şeyler nelerdir? Ben kimim, nereden gelip nereye gidiyorum? Bu soruların anlamını düşünmeyen, yerini bilemez ve bulamaz. Yerini bilmeyen kendine ait olmayan şeyleri sahiplenir. Yani haddini aşar. Hem kendine hem başkalarına zulmeder.
Hz. Mevlana’nın dediği gibi karakter sahibi insan, gönül dilencisidir:
“Biz gönül dilencisiyiz, cebimiz delildir. Her kapıya gitmez, gönül ehlini biliriz. Kelam bilmeyiz, gönül ile isteriz. Gönülden isteriz. Sultan kapısında ne istenir ki? Bilmeyiz. Bilmek de istemeyiz. Vardık kapısına, serdik gönlü, bekleriz…”
Asalet insanın doğasında, fıtratında vardır. Kişi edindiği mizaçla, kazandığı kişilik ve hayat tarzıyla yansıtır asaletini. Zenginlik, kimsenin sizden alamayacağı, size ait olan tüm değerlerin toplamıdır. Bilginiz, ahlakınız, kişiliğiniz, özgüveniniz terbiyeniz, nezaketiniz ve tebessümünüzdür. En güzel rızık, mal değildir. Rızıkların ve nimetlerin en güzeli şunlar olabilir; ruhta huzur, akılda nur, bedende sıhhat, kalpte safa, düşüncede sağlık, ailenin ve dostların varlığıdır. Diploma, makam ve para insana asalet kazandırmaz. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeyler, haddimizi bilmek için değil de birilerine haddini bildirmek için ise insanlığımızı sorgulamalıyız.
Sadece namazla mı Allah’ın huzurundayız? Patron işçisinin hakkını yerken, memur akrabasına torpil yaparken, esnaf müşteriyi aldatırken kimin huzurunda?
En iyi problem çözenler değil içinde insan sevgisi olanlar doktor olmalı. En iyi ezber yapan değil kalbinde adalet duygusu olanlar hukukçu olmalı. En iyi matematik bilen değil kul hakkı hassasiyeti olanlar mühendisi olmalı. Eğer böyle olmazsa paran kadar sağlık, adamına göre hukuk olur. Yani binaların çökmesi de kader değildir. Neyi okursan, nerede okursan oku… İster ilkokul mezunu ol ister en ünlü üniversiteleri bitir, hatta icatlar yap…
Şu unutulmamalıdır ki insanlık; fen bilimlerinin tüm formüllerini ezberlemekte değil, haddini bilmekte, kul hakkını gözetmekte gizlidir. Sonuçta kimin ehil olduğunu akıl değil, sergilediği hoşgörü, nezaket, terbiye ve insanlık belirler.
*