Editörden / Şecaat Arz Ederken Sirkatin Söyleyenler

Merhum Ziya Paşa, insan ruhunun şirazesinin çıktığı garip bozulmaya ne kadar güzel parmak basmış.

Övünmek, böbürlenmek, kendini ön plana çıkarmaya çalışmak, etrafına ben sizden üstünüm demeye çalışmak ne kadar çirkin ne kadar rahatsız edici ne kadar çarpık bir davranış biçimidir. Böyle bir çirkinliğe ancak bu kadar arızalı olan biri -belki sıranın kendisine gelmesini beklediği için- rıza gösterebilir. Yoksa arızası olmayan insanın böyle bir serseriliğe tepkisi arkasını dönüp gitmek olmalıdır. Bunu “özgüven” gibi “ego” gibi, “seçkin insanlara mahsus ayrıcalık” gibi göstermeye çalışmak işin bir başka boyutu.

Peki durum bu iken ya bu övünme, böbürlenme, kendini yaptığı işin üstün özelliklerine sahipmiş gibi göstermek çabası rezil, utanılacak, terbiye ve edep dışı hatta kabahat hatta suç olan bir konuda sergileniyorsa ne demeli?

Durup bakınca akla zarar bir şeyle karşılaşıyor insan. Ama durup bakmadığımızdan olsa gerek hayat bu kurgunun içinde akıp geçiyor.

Hırsızlar yaptığı hırsızlığı yiğitlikleri imiş gibi sayıyor.

Yalancılar yalanlarını, palavracılar palavralarını, sahtekârlar yaptığı sahtelikleri, aldatmayı, iki yüzlülüğü zekâ, bilgi, beceri gibi takdim ediyor.

Yaygınlaşıyor.

Kabul görüyor.

Sıradanlaşıyor.

Aksi olan her şey aptallık ve iş bilmezlik beceriksizlik hükmünde kalıyor.

Bu anafora kendini kaptıran, yediğiyle, içtiğiyle, giyindiğiyle, orasına burasına takıp takıştırdığı süs eşyalarıyla, olmadı vücuduna plastik türevi kimyasallar enjekte ettikleriyle, tükettiği nesnelerle övünen, şişinip gezenlerin ardına düşen her yaştan ergene Allah kolaylık versin.

Ucu bucağı olmayan gidişlerinde, sonu gelmeyecek yuvarlanışlarında.

Belki sanat ile iç benliğini hayatın sıradan akışının dışına çıkarma çabası olanlar bu yargının dışındadır. Ama genellikle hayatın her türlü bozulumu ve bozunumu sanata aksetmek durumunda. Çünkü “sanat” hayatın dışında var olamaz.

Çirkinle övünmek işte böyle dahil oluyor konuya.

Süreç yalınkat işlemiyor. Karşı karşıya kalınan tablo tek katmanlı değil. Oldukça girift çok karmaşık başka etkenler diğer katmanlarla birleşip bir bütün oluşturmuş gibi görünüyor.

Çirkinlikle övünmenin ana dinamiği sanatın yancılarıdır. “Yancı” argoya kaçan bir sözcük ama ifade gücünün keskinliği kendisine muhtaç durumda bırakıyor.

Sanatın hiçbir şekilde üretiminde olmamış, olamayacak sadece tüketen kesiminde olanlardır. Kendini iç benliğini ruhunu gönlünü sanatın yücelten gücüne bırakıp sadece yaşamak yerine bir yerlerine tutunma arzusundadırlar. Biraz yapamamak kompleksi biraz “biz de adamız hoş” züğürt tesellisine sığınma güdüklüğü ile ortalıkta dolanır dururlar. 

Çok anlarlar, çok bilirler, estetiğin en ince normları onlardadır. Her ünlü sanatçıyla bir irtibatları bir iltisakları vardır. Mozart, Beethoven, Opera, Arya, Keman, Piyano, Lir, Ünlü Şefler, bütün maestrolar, deniz tutması algısı yaratan tabloların ressamları, ölü kelimeler yığını şiirlerin söz yazarları hep bunların yakın çevreleridir. Arkadaşları, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen ahbaplarıdır. Hangi ünlü şair hangi daha az ünlü şairle hangi pastanede ne yemiş ne içmiş, aralarında hangi mahrem mevzu konuşulmuş, hangi meselede tartışmış veya kavga etmiş veya küsmüşlerdir. Bilirler. Bu bilgilerinin onlara sanata dair bir üst konum kazandırdığından emindirler. Bilgilerini şehvetten fazla bir hazla ortalığa dökmeye meyillidirler.

Bunların çoğu işi tutturmuş âlemde kendilerine bir yer bulmuş, kariyer sahibi olmuş, geçim kapısı açmış, şöhret kazanmış, adam sırasına geçebilmişlerdir. Fakat gerçekte hiçbirinin ama hiçbirinin ortaya koyduğu bir sanat eseri yoktur. Çünkü varlıklarını bir sanatçının eserine tutunarak bir tür asalak olarak gerçekleştirirler.

Hayalet yazar denen biyografi yazarları, hangi eserin hangisiyle ilgili olduğunu araştırıp bulma uzmanları, başkasının yumurtasına gıdaklayan eleştirmenler, sergi küratörü cinsinden parlak meslek adları kazanmış tertip ve düzenleyiciler, günlük gazetelerin kültür sanat haberi muhabirleri, ilgili köşe yazarları, yayınevlerinin yüksek ücretli  editörleri, hangi kitabın ne kadar satacağına hangi metnin edebiyat derecesinin ne kadar olduğuna karar veren yayın yönetmenleri ve daha birçoklarını bu sınıfa sokmak mümkün. Mümkün ama bir o kadar da gereksiz. Çünkü işin bu mecraya dökülmesinin asıl sebebi bu gibiler değil sistemin sanatı alınıp satılır bir metaa dönüştürmüş olmasıdır. Satılacak bir mal varsa yapan ile alan arasında bir pazarlamacı olmak zorunda. Sanatın yancıları aynı zamanda pazarlamacısı olanlardır. Bu arada saf, mutlak, som, katışıksız, gerçek sanat araya kaynayıp gitmesi o sanatı ortaya koymak için kendini patlatacak bir cendereden geçenin bile umurunda olmayacaktır. Yaptığının para etmediğini gördükçe kendi kendisini yok etmenin yollarını aramaya başlayacaktır.

Pazarlama denince akan sular durur.

İnsanın aklı ermez nasıl bir sunum, nasıl özenle seçilmiş algı bozucu kelime ve kavramlar girer devreye. Bu beceri pazarlama yerine salt sanat için gösterilseydi ne değerler çıkardı ortaya diye düşünmeden edemez insan.

Adam, Paris’te geçen beşinci sınıf bir filmin sabahın erken saatindeki çekimini kenardan seyretmiş. Dünyaca ünlü oyuncu gelmiş, köprüde şöyle bir dolaşmış, motivasyonunu yeterli görmemiş. Çekmiş gitmiş. Onlarca set elemanı arkasından bakakalmışlar. Sinema konusunda Paris’te eğitim gören bu pazarlamacı hayatının en büyük deneyimini yaşamış böylece. Yapılanı meslek ahlakını yerle bir edecek bir şerefsizlik olarak anlatmıyordu. Seçtiği her kelime, sesindeki tını, içindeki duyguyu dışa vurmaya çalışan jest ve mimikleri kendisini Nirvana mertebesine yükselten kutsal rehberini görmüş olmayı ifade etme çabasıydı.

Bu cinsin yapıp ettikleri saymakla bitecek gibi değildir.

Son zamanlarda işin iyice çığırından çıkmasının sebebi bu işleyişin sistematik bir sonucu gibi görünüyor. Kahvaltıda yediği zahter ile zeytinyağının faydalarından başka yazacak sanat birikimi olmayan duayenler mi ararsınız, bu cinsin üst perdeden, her şeyi bilir edasıyla “güzel sanatlar” tabirini beğenmiyorum orada güzel kelimesi fazla” demelerini mi ararsınız, ressamın beğenmediği resimlerini yakarak yok eden küratörler mi arasınız, beşinci sınıf bir şairin kendi cinsinden ama daha ünlü bir başka şaire seninle beraber eve çıkalım deyince diğerinin çok bozulduğuna dair anekdotu edebiyat tarihinin ulaşılmış en gizli en mahrem en çarpıcı bilgiymiş gibi sosyal medya üzerinden paylaşıp ta benim cep telefonuma kadar göndereni mi ararsınız?

Her boydan var, her çeşitten.

İyi ki mutlak sanatın bütün bunlar ile bir ilişkisi yok. Yoksa halimiz nice olurdu?

Nasıl kayboldu zemin sanatın ayaklarının altından? “Güzel Sanatlar” “Sanayi-i Nefise” “Sanat İnsan Ruhunun Güzeli arayışıdır” gibi tabir ve tanımlar nasıl berhava olup gitti? Çirkinlik böyle mi egemenlik kurup ayaklarını uzattı ruhumuzun en ücra köşelerine kadar. Milyonlar harcanıp ışık ve ses deryasından sahneler kurup orada şiddeti körüklemeyi, işi canlı civcivleri boğazından koparıp kan ve irin deryasına dökerek büyük kalabalıkları cinnet sarmalına sokmalarına “sanat” demeleri nasıl başladı, nasıl buralara kadar tırmandı?

Hayır mesele böyle değil.

“Güzellik” kavramsal olarak da gerçeklik olarak da kişiye göre değişen bir şey değil. Keza çirkin de öyledir. Herhangi bir şey “bence güzel” demekle güzelleşmediği gibi “bence bu çirkin de güzel” demek safsatadan başka bir şey değildir. Hangi retorik kullanılırsa kullanılsın bu değişmez. Değişen eskilerin “zevk-i selim” dedikleri fıtri hassanın bozulmuş olmasıdır. Tıpkı tat alma duyusu herhangi bir sebeple bozulursa dilin samanla şeker arasındaki farkın ayırdına varamamasına benzer durum. “Güzel” veya “çirkin” dendiğinde bunun kişiye göre değişkenlik gösteremeyeceği hakikatine müziğin matematik ile ilişkisi düşünülse bile hemen ulaşılabilir.

Sanat güzeldir, güzelin arayışıdır. Çirkinliği övmek çok ciddi bir sapmadır. Sanatın güzelliğiyle hiçbir ilişkisi ve ilintisi olamaz. Çirkin övgüsünü sanat zannetmek hırsızın hırsızlığını yiğitlik gibi yutturma çabasından başka bir şey değildir.

Çünkü Allah güzeldir güzeli sever.

Çünkü çirkinin görevi övülmek değil güzelliği biraz daha hissettirmektir.