Nesir Defteri / Refik Halit

 

Yeni Şairlere Dair

Refik Halit

Ziyaretime gelen misafirlerden biri ya unutmuş ya atmış veyahut da kasten bırakmış, koltuğun üstünde pek yeni bir (sekizinci kitap) buldum. Şiirle, alelhusus yeni şiirle meşgul olmayan kariler bi-t-tab’ şirket vapurları gibi numarasıyla anılıp tanılan veya tahvîlât gibi rakam tahtında alınıp satılan bu kitapların vech-i tesmiyesine, daha doğrusu vech-i terkimine bir türlü akıl erdiremezler, bunu yeni şairlere ve parmak hesabı veznine has bir züppelik ve hoppalık ad ederler. Öyle ya, kitap ismi bulmak da güç bir iş mi? Çocuğa isim takmaktan daha kolay. Zira birinde yine adam ismine uyan bir kelime olması lazım gelir, hâlbuki bunda ne desek olur. Olur, ama bu kitap öyle bildiğimiz her kitap gibi bir kişinin kârı, bir babanın evlâdı, bir zekânın mahsulü değil, pansiyon gibi bir şey, nasıl ev buhranı var a şimdi kâğıt ve gazete buhranı da var, genç şairler buna çare-saz olmak için bir ufak kitaba oda oda sığışmışlar, daha kestirmesi bir kitap neşir etmişler ki kâin-i gazete kâin-i kitap. İşte böyle gazete desek değil, mecmua veya kitap desek o da değil, hülasa muamma ve bilmece gibi izahı güç, idare-i maslahat namına yapılmış bir eser, bunun adı da sırasıyla birinci, ikinci, yedinci, sekizinci kitap. Bu günlerde anlaşılan sekizincisi neşredilmiş; her nedense benim sekiz rakamına karşı ufak bir hiddetim, husumetim vardır, öyle iki bacağını ayırıp her yerde terbiyesiz ve münasebetsiz duruşu canımı sıkar, bir de bu sekiz adedi bir takım bayağı komiklerin alınları ortasından ikiye ayrılmış feslerini ve o fese ve o rakama telmihen vuku’ bulan soğuk cinaslarını hatırlatır; mesela içeriden kadın:

– Kaçıncı kocam geldi, diye sorar da fesinin yırtığını gösterip:

– Sekizincisi, der, halk gülmekten katılır, benim de sırtımda buz gibi bir Boğaziçi anaforu kopar. Her neyse adedin ehemmiyeti yok, unvanın da keza, şekil de fena değil, ufacık, tertemiz, kıvrak bir kitapçık. Kabındaki o servi boylu, mumya kollu ve ak gözlü acayip tavus kuşu resmi olmasa süslerine de bir şey diyemeyecektim. Mündericatına gelince: İlk sayfayı âdeta bir heyecan içinde çevirdim, “ne olur Allah’ım, diyordum, içinde iyi birkaç eser bulsam.” benim bu heyecanım sokakta cüzdan bulan bir fakirin, bir açın içine bakmadan evvelki hâline benziyordu: Büyük bir şey mamul etmeyerek ve fakat bulmak için yüreği çırpınarak. Bu müzayaka, bu fikri aldım, bu kara kış ortasında kimden ne beklemeye, hangi fidandan gül istemeye hakkımız var. Her iş durdu, bittabi şiir de. Hani adamın biri, kaht zamanı bir hana gitmiş

– Hancı, demiş, yoğurt yumurta isterim, baldan da haberin olsun.

Hancı biraz sonra bir parça kara ekmek ve bir baş soğanla dönmüş:

– İşte soğan, demiş, işte ekmek, hâlden de haberin olsun.

Onun gibi bizim de hâlden haberimiz olması lazım. Üstatlar ne yapıyor ki tilmizler ne yapsın? İşte böyle makul, mutedil hislerle mütehassıs olduğum halde o tavus mumyasını maal-memnuniye çevirip ilk sayfayı açtım. On iki mısralık kısa bir şiir: (İnönü) … kendi kendime: Bakalım, dedim, genç nesil defter-i iş’arına şu hayırlı ve vakayı nasıl kaydetmiş? Bir taraftan seyf-i evrada ibrâz-ı celadet ederken kalem burada ne ferasetler göstermiş? Anadolu’ya can atıp oradan da çarçabuk buraya dönmek suretiyle canını dar kurtaran bir, yeni şair (İnönü) zaferi için elbette şimdiye kadar söylenmemiş yepyeni ne güzel bir fikir bulmuş, bunu ne heyecanla tasvir etmiştir, değil mi? Hemen okudum. Hani bazı fikirler anlatılırlar ki biter de insan bittiğinin farkına varmaz:

– Ey, sonra, diye sorar, ben de bu şiiri bitirince “ey, sonra” diyecek gibi oldum ne başladığını anladım ne de niçin bu kadar kısaca hiçbir şey demeden bittiğine akıl erdiremedim. Öyle bir manzume ki yazılmamış gibi, okuduktan sonra zihin okumamış gibi boş. Yani kâfiyeler haricinde basbayağı bir nesir, biz, gazeteler, şairden evvel bunu yüz kere yazdık: “Bin üç yüz on üçü unutmuş, Milano hatırdan çıkmış, işte bu sana ders olsun, ey Anadolu dağları bu şanlı zaferi daima anın…” İşte genç şairin nesre tahvil edilen manzumesi bu, bundan ibaret. Eğer kalem, seyfin hizmetini hep böyle, bu ağızla, bu kudretle tespit edecek ise yazık o kalacak hemtâna.

İkinci şiir: (Kavaklardan Çıkarken) ibaresini hatırlatıyor, hoş bu manzumenin şairi de kavaklardan çıktı ama Anadolu toprağına çıkamadı, belki balık kavağa çıkarsa çıkacak. Her neyse, genç nazım yaza benzeyen bir durgun kış gününde limandan çıkıyor, gurubu kana benzetiyor, İstanbul’u da sevgilisine. İşte bu kadar, şiir de bitiyor. Gurubu kana, İstanbul’u sevgiliye benzetmek ne güzide ne ince ne söylenmemiş ne harikulade bir fikir değil mi? Nereden de bulmuş, nasıl da akıl etmiş, bugünün şairleri ara sıra (deha) muhakkak okşuyor, şu manzumeden belli.

(Sekizinci Kitap) ın ilk sayfaları zaten hep bu iki dönme (fakat değil, Anadolu dönmesi) şaire hasr tahsis edilmiş; Celal Sâhir bey de âdeta her genç nesli uzun saçlarının sayesi altına bir kuluçka ihtimamıyla toplar ve sanatkâr sinesinin harareti içinde büyütür, bizi de böyle yetiştirmişti, Anadolu ile (Çaylak yavrumu kapamazsın!) o yönde girişti. Ankara çaylağı, yavrulardan derdini kapıp götürdü, ikisini acıyıp iade etti, şimdi bu sevinçle geri gelenlere (Sekizinci Kitap)ın baş sayfalarını vermiş, üzülmesinler diye. Anadolu’da hürmet görmediyseler İstanbul’da itibarları eksilmedi ya! İşte yine bu şairlerden biri – tabi ki arkadaşı gibi- vapura nasıl bindiğini ve limandan nasıl çıktığını tasvir ediyor ve Anadolu’ya fedakârlığını ispat için:

 

Fakat anamın gönlü ne heyecanlı ne dolu!

Senin için âh, ondan ayrıldım, Anadolu!

 

diyor. Zavallı süt kuzusu anacığından ayrılmış, bu fedakârlığı göstermiş de Anadolu’ya öyle gitmiş, Anadolu ‘da ana kıtlığı mı var? Adı üstünde Anadolu. Millet anası Halide Hanım Efendi ufacık şairi ana şefkatiyle bir müddet teselli ederdi. Fakat anlaşılan, Anadolu’nun yüreği dayanamamış, bu manzumeyi okuyunca:

– Şu çocuğu anacığından ayırmak, velev ki vatan namına olsa, yine doğru değil, geri gitsin, demiş vaat etmiş. Ve iade etmiş. Aferin şefkatli, merhametli Anadolu.

Secili şairlerden biri de Beyoğlu’ndaki Ağa Cami’ne acıyor, “İmansız muhitte yapayalnız” kalmış diye. Şu dört yanı mamur memlekette acınacak bir Ağa Cami kalmıştı, onu da bu genç keşfetmiş. (Sekizinci Kitap) ın içinde bu defa (Halil Nihat) imzası da var; nu bu, Baki gibi şuarâ-yı kadîmi taklidine kadar ağır yazısı varsa (Peyami Sabah)a münasebet görüyor, sevgili Sully Prudhomme, Francois Cope gibi Frenk şairlerinden tercüme sade eserini ise buraya yakıştırıyor, hülasa her nabza göre başka şerbet veriyor, bir eski konakta gazel okuyor, bir yeni apartmanda şanson söylüyor, maharet ve iktidarını her muhite uyduruyor. Onda bu huy varken hangi devirde olsa rahat eder, “hani helva demesini de bilir halva demesini de…” derler, Halil Nihat Bey de çeşidini biliyor.

(Ben Ölüyken Zaman) ünvanlı şiir de pek yeni, pek hususi fikirlerle meşbu’:

Eşsiz kalan bülbüller ağlasın mezarımda!

diyor. A şair, bu fikir şimdiye kadar garpta, şarkta acaba kaç bininci defa söylenmiştir; sizin aklınıza hoş ve zarif yeni hiçbir fikir gelemez, yazınızda hiçbir hususiyet görülemez mi? Bülbüllü mezardan artık gına geldi, hem böyle bir şey, başında bülbüller öten mezar hemen hemen hiç de görülmüş şey değildir. Mezarda kargalar öter, baykuşlar öter, daha başka mahlûkat öter, fakat bülbül ötmez, gülizârı bırakıp da servistânda öten bülbülün cinsiyetinden şüphe etmeli, baykuş ve karga kırması olsa gerek. (Temenni) ünvanlı manzumedeki fikrin parlaklığına ise diyecek yok:

Keşke sizi bu kadar güzel yaratmasaymış!

Evet, sevgilisine bunu diyor. Aman yarabbi, düşününüz Fuzuli’yi: “Keşke içimde bin canım olsaydı da her biriyle ayrıca sana feda olsaydım!” dermiş, bu genç şair bula bula “Keşke çirkin olsaydın da seni sevmeseydim!” demesini bilmiş. Haydi, bilmiş, bir de üstelik şiir diye vezne, kafiyeye sokup yazmış.

İşte aşk şairleri hep bu vadide, bu ayarda. Birisi de şöyle diyor:

 

Ben sizi beklerken siz zevcinizin

Koynunda müsterih uyuyordunuz!

 

Buna, bu ham şiire ne buyrulur? İnsan bunu ne nazmen ne neşren ne de kalen söyler, böyle aykırı laf vezne sığar mı? (Eylül) ünvanlı manzumede de boş yere bir zarafet, bir yenilik aradım; şaire Eylül neyi hatırlatırmış biliyor musunuz? Şüphe mi var, bilirsiniz, hepimiz, herkes bilir, onu bilmeyen yoktur ki, biliriz ama değmediği için söylemeyiz bile:

Eylül gençliğimizin sonunu hatırlatır

Kendi kendine mi bunu buldun, aferin yavrum, bin takdir.

İşte (Sekizinci Kitap) hakkında birkaç mütalaa ve bu kitaptan birkaç numune. Ümit ederim ki şimdi, hemen, derhal koşar ve bir tane alıp şu taşkın genç zekâların membaından bir tas buzlu su da siz içersiniz.