Ahmet Saim / Babalar ve Oğullar

BABALAR  OĞULLAR

“En azından üzerine biraz su dökmen lazım” dedi hoca, “Farzdır”

Yüzüne bakmaya korkuyordu. Hadi korkmak değilse de çekiniyordu diyelim.  Hatırasında hep son anda henüz daha can bedeni terketmeden önceki huzurlu yüzü kalsın istiyordu. Aslolanın Ruh olduğunu, Can olduğunu, o anda önünde son kez yıkanmak üzere bekleyen bedenin bu geçici alemde kısa bir hayat yaşamak için gereken bir vasıta olduğunu iyi bildiği halde işin kolayına kaçmayı tercih ediyordu.

Zaten sözkonusu olan anne baba ise hep böyle olmaz mı? O hep garantidir. Aramasan da sormasan da bir küçük sitem eder ama yanına gittiğinde yine seni tüm günahlarınla sevaplarınla tüm insan zaaflarınla kabul eder.

Birçok dilde en kolay söylenen kelimedir baba (papa, tata, bapa, ru, abba,dad,papi …) belki de bu yüzden bebeklerin ilk söylediği kelimeler ya anne ya da baba kelimeleri olur. Daha bu ilk kelimelerde bile hayatımızı kolaylaştırmaya çalışırlar sanki. Zaten bu durum çoğunlukla da ömür boyu sürer gider. Baba oğul ilişkisi anne kız ilişkisinden farklıdır. Baba oğlunun, kendi hatalarını yapmasını istemez, kendisinden daha başarılı, daha güçlü, daha mutlu bir kişi olması için genelde emir veya tavsiye şeklinde ilişki kurar. Onun dışında kalan zamanlarda da sessiz, mesafeli ve uzak bir ilişkidir bu.

Oğulun babaya karşı düşünceleri ise önceleri çocuklukta “herşeyi babam bilir” ile başlar, yaş ilerleyip çocuk arkadaş ve sosyal çevre edindikçe, okula başlayıp bilgiye erişim imkanı arttıkça “babam herşeyi değil ama bazı şeyleri bilir”e dönüşür, ergenlik ve sonrasında ise, büyüdüklerini kendilerine ve etraflarına göstermek için büyüklerini beğenmeme yok sayma hatta küçümseme yarışına girerler. Bu konuda anne kolay bir rakiptir, hemen yoksayılır ya da hiç rekabete girilmez . Oysa babaya başkaldırı çocukluktan gençliğe geçmenin sınırını aşıran bir meydan okumadır. Baba artık pek de birşey bilmeyen, idare edilen, zamanın gerisinde kalmış, korkuyla geleneksel saygı karışımı bir his beslenen bir karakter haline gelmiştir. Bu süreçte başkalarına bahsederkenki hitap şekli de değişir, baba kelimesi yerini ihtiyar, peder, moruk gibi yaşlılık ve acizlik içeren kelimelere bırakır. Bu evre de olgunlaşana ya da çocuğu olana kadar böyle sürer.

Aslında hep bir yanları çocuk kalır denen erkekleri büyüten olgunlaştıran en önemli olay, -trajik eş, çocuk gibi kayıpları ayrı tutarsak- ne evlenmesi ne askere gitmesi ne de işini kaybetmesidir. Çocuğunun doğduğu ve babasının öldüğü anlar erkeğin artık güçlü durması gerektiğini öğrendiği anlardır. Çocuğunun doğumundan sonra büyüme süreçlerini geçirirken babasıyla aynı muamelelere maruz kaldıkça babasını anlayacak, babasının ölümüyle ise artık hangi yaşta olursa olsun “yetim” kalacaktır. Zaten bu kelimenin Arapça kökeni de “yapayalnız, tek başına” anlamına gelir.

Annenin ölümü çok acılı bir tecrübedir, insanın kalbinden bir parça koparır. Babanın ölümü ise boğaza takılan yumrudur. Yutkunursun geçmez, susarsın geçmez, uyursun geçmez. Hep orada takılı kalır, hissettirir kendini. “Keşkeler” vardır bir de, Dostoyevski’nin “yaşanması mümkünken yaşayamadığın mutluluklar” diye tanımladığı “keşkeler”.

“Şimdiki aklım olsaydı” diye başlayan cümleler de anlamsızdır, çünkü bizim toplumumuzda bir erkek babası ile nasıl konuşacağını nasıl anlaşacağını ölünceye kadar öğrenemez ve baba ile oğul arasında herşey için ya çok erkendir ya da çok geç…

Ünlü yazarın dediği gibi; her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlar…