Atilla Gagavuz / Asaf

Asaf

Hazreti Süleyman görülmedik bir saltanatın sahibiydi. Bütün yeryüzü onun emri, hükümranlığı, tasarrufu altındaydı. Çünkü Rabbine öyle dua etmiş, “bana hiç kimseye vermediğin bir saltanat nasip et” demişti. Duası kabul edilmişti. Yenilmez orduları vardı. Bakan gözlere sevinç veren güzellikte atları. Silahları. Rüzgâra hükmederdi. Rüzgâr onun talimatına göre eser, istediğinde fırtına, istediğinde tatlı bir meltem olur, ne yönden ne tarafa isterse oraya doğru eserdi. Rüzgâr tahtını taşırdı. Bütün canlıların dilini bilirdi. Hayvanlar da emri altındaydı. Kuşlar istihbarat birimi gibi uzaktan haber getirir, ordusuna yol güzergâhı tayin ederdi. Su kaynaklarını haber verirdi. Karıncaların bile aralarında nasıl iletişim kurduklarını bilir, konuşmalarını duyar, anlardı. O kadar ki bazen duyduklarından dolayı gülümsediği olurdu. Sadece insanlar, hayvanlar, rüzgârlar değil görünmeyen diğer varlıklar da emri altındaydı. Cinleri sadece onların yapabileceği işlerde istihdam ederdi. Söz gelimi, duvarları denizin altına inen sarayını denizden gelecek canavarların saldırısından korumak için onları korkutacak görseller resmetmekte çalıştırırdı. Cinler suyun altında duvarlara resim yapabiliyordu. Cinlerden başka ağır işlerde çalıştırılan farklı yaratıklar da vardı. Boyunlarından ve ayaklarından kalın zincirlerle bağlanmış devasa büyüklükte yaratıklar ağır işleri yaparlardı.

Bu gücüne rağmen yalnız değildi. Vezirleri vardı. İki veziri diğerlerinden daha öndeydi. Birisinin adı İfrit ki o cinni yaratıklardandı. Diğeri Asaf ki o insandı. Hüdhüd Yemen tarafında hüküm süren Belkıs’ı haber verince onu imana davet eden tebliğ mektubunu gönderdi. Belkıs bir kuş tarafından getirilen mektubu okudu. Mektubun bir kuş tarafından getirilişi de içinde yazanlar da herhangi birisi tarafından gönderilmediğini gösteriyordu. Belkıs zeki bir kadındı. Bunu anlamıştı. Ama onun vezirleri savaşalım diyorlardı. Hazreti Süleyman Belkıs’a gücünü gösterirse onunla savaşmaya cesaret edemeyeceklerini bildiği için vezirlerine Belkıs’ın tahtını kimin getireceğini sordu. İfrit, “ben göz açıp kapayıncaya kadar buraya getiririm” dedi. Asaf “ben daha kısa sürede getirebilirim” dedi. Kudüs ve Yemen arası kuş uçuşu bin kilometreden fazlaydı. Tahtı Asaf dediği gibi göz açıp kapayıncaya kadar olan süreden daha kısa bir zamanda getirdi. Belkıs uzak yollardan meşakkatli yolculuklardan sonra geldiği huzurda tahtını görünce karşısındaki gücün büyüklüğünden emin oldu.

Görünen o ki tahtın getirilişi iki yöntemle olabiliyordu. Birincisi cinlerin yaratılış özelliklerine bağlı mahiyeti belli olmayan yöntem. İkincisi insan olan Asaf’ın yöntemi. Asaf’ın yöntemi bilimdi. Çünkü o bilgi verilmiş kullardan biriydi. İhtimal ki henüz ulaşılamayan ışınlama bilgisine sahipti. Henüz ulaşılamayan tabiri geçmiş zamanda cereyan eden hadiselerin ibret olmaktan daha fazla örnek olmak, hedef olma, olabilir olduğunu işaret etme gibi işlevleri de olduğuna vurgudur.

Buraya kadar olan bölümü okullardaki müfredat değişikliği doğrultusunda ders kitaplarına alsaydık ne olurdu? Çok basit, kendilerini, çağdaş, uygar, bilimin ışığında, aydınlanmış, laik ve benzeri sıfatlarla tanımlayanlar vaveyla koparırlardı.  Müfredata dinsel ögeler koyuldu, çocuklarımızın bilimsel düşünmeleri yerine zihinleri dinsel hurafelerle, mitolojik söylencelerle iğfal edildi falan derlerdi. Elbette bu tartışma bize has değil. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde de elan eğitime hegemonya kurmuş evrimci teori taraftarları kilisenin –veya dinselliğin- en küçük müdahalesine bile tahammül göstermiyorlar. Şiddetli tartışmalar çıkarıyorlar.

Geçenlerde bizdeki müstevli uç beylerinden birisi köşesinde üstten, tepeden, kibirli, küstah bir dil ile “artık Âdem ile Havva hikâyesi var oluşumuzu açıklamaya yetmiyor” gibisinden laflar etti. Sebep? Sebep, Mars’ta canlı organizma, Uzayda diğer canlı arayan bilim insanlarının muazzam başarıları. Aslında ortada başarı falan da yok da Amerikan Sinemasının bilgisayar destekli görsel illüzyonunu başarı kabul etme kurnazlığı var. Velev başarı olsa, velev Mars’ta canlı organizma, uzayda diğer canlılar denk gelse Âdem ile Havva hikâyesi iptal mi olacak?

Hâlâ duruyor mu bilmiyorum, ilkokullarda sınıflara asılan tarih şeritleri komedisinin travması bunlar. Özet şöyle. Dünya güneşten koptu, döndü, döndü, soğudu, kabuk bağladı, üzerinde sular oluştu, sulardan tek hücreli canlılar üredi, sonra onlar çok hücreliye dönüştü, çok hücreliler gelişti balık oldu, balık gelişti karada yaşamaya başladı, karada memeli oldu, memeliler omurgalı, omurgalılar maymun, maymun insan oldu. Tarih şeritleri insandan sonraki kısmı resmeder. Cilalı taş devri, yontma taş devri, ateş, su, toprak, avcı toplayıcı,  klan, kabile, ulus, imparatorluk, elektrik, elektro manyetik falan filan derken günümüz. Rakamlar da akla yatmayacak şekilde çelişkilidir. Bir milyar yıl önce. Yok bu çok oldu, bir milyon yıl önce, yüz bin yıl önce, on bin yıl önce.

Bilimin kıl kadar tartışmaya tahammülü olmayan dogmaları sürekli değişiyor. Daha güneş sistemimizdeki gezegen sayısını bir türlü tutturamadılar. İkide bir yeni bir gezegen bulunuyor. Beş bin yıl önceye dayandırılan Mısır Piramitlerini evrimsel görüşle açıklayamadıkları için “bunları uzaylılar” yapmış diyorlardı. Urfa’da Göbeklitepe kazısında on bin yıl öncesinden kalan buluntulara ulaşıldı. Yontma taş devri dedikleri dönemde mabet inşa edilmiş. Taşlara sembollerle simgelerle dönemin hikâyesi resmedilmiş. Ne olacak şimdi? İnsanlık tarihine evrimci görüşle bakmaya ara verip zamanın döngüsel bir hareketi olduğu, geçmiş zamanlarda bugünden daha büyük uygarlıkların var olabileceği, bugünkü bilimin dahi o geçmiş uygarlıkların buluntularıyla geliştirildiği itiraf edilecek mi? Edilse bile biz duymayız. Çünkü bizde ipler hâlâ o küstah müstevli uç beylerinin elinde.

Hazreti Süleyman peygamberdi. Son peygamber geldiğine göre artık bize Hazreti Süleyman lazım diyemeyiz. Ama bize Asaf lazım demeliyiz. Hazreti Süleyman’ın rabbine vezir, bilgiyi hayrın hizmetine verecek derecede ergin, birinci adam olma sevdasına düşmeyecek kadar kendini aşmış Asaflara muhtacız.

Modern Devletlerde asla ikinci adam olmaz.

Biliyorsanız söyleyin.

 

Atilla Gagavuz