Coşkun Yüksel / Çemişgezek Köprüsü

Çemişgezek Köprüsü

-“Buyur begim, hoş gelmişsiniz, he, Celadurlu Mustafa benim”

-“Anladım, sesimi görüntümü kaydedeceksiniz, sonra televizyona koyacaksınız”

-“Yani yaptığım iş tuhaf, herkesin ilgisini çeker değil mi?”

-“Ama bu işin hikâyesi uzun hem çok uzun, sorduğunuz soruyla ortaya çıkmaz. İsterseniz ben ne soracağınıza bakmadan anlatayım. Siz kayda değer gördüğünüz yeri alın, lüzumsuz gördüğünüzü silin veya hiç almayın. Neden derseniz, hikâyeyi baştan anlatmazsam sonu bir şeye yaramaz”

-“Dediğiniz gibi begim, ben bundan önce traktörden başka bir şey sürmemişim. Askerliğimi İstanbul’da yaptım, deniz görmüşüm sudan geçmişim. Lakin hepsi o kadar. Suyun üstünde bu meret nasıl gider, nasıl sürülür ne bildiğim var, ne gördüğüm var.”

-“Siz ne dersiniz bilmem biz kayık deriz, buralarda herkes de öyle söyler. Kayık saat kaçta karşıya geçecek, kayık geldi, kayık gitti, denir hep. Feribotmuş adı öyle söylediler. Ben buna motor aksamı almak için İskenderun’da bir yeğenim vardı ona haber salmıştım. Kayık için bir motor ayarlayabilir misin diyerek, sağ olsun ilgilendi, tamam dayı motor buldum gel al dedi. Gittim, baktım küçük bir motor. Yeğen dedim bizim kayığın eni şu kadar boyu bu kadar, dört traktör, dört kamyon, yedi taksiyi bir seferde karşıya geçirecek şekilde yapıldı. Bu motor olmaz. Dayı dedi sen bana feribot demedin, kayık dedin. Ben de kayığa göre ayarladım bir şeyler. Velhasılıkelam adı bile yabancı bize”

-“Kaptanlık kâğıdı falan bilmeyiz. Kimseden izin ruhsat falan da almadık. Yaptık, indirdik suya, çalıştırdık, ahaliye hizmet etmekteyiz”

-“Sürmesinde bir şey yok bunun kıyıya yanaştırmayı becerdin mi tamamdır. Kaptanlık falan değil yaptığımız”

-“Nasıl mı başladı? Benim tevellüt kafa kâğıdında bin dokuz yüz yirmi beş diye yazılıdır. Fakat kesin değildir. Kim bilir ben doğduktan kaç zaman sonra gidip aldılar hüviyetimizi. Ölmüş ağabeyimin kâğıdını bana vermiş bile olabilirler. Neden mi? Neden olacak. Kafanızı kaldırıp bir bakın etrafınıza, dağdan, tepeden, kayadan, taştan başka ne göreceksiniz? Bizim buralarda devlet azdır. Yolu zor gelir. O yüzden eşkıya çok gibi görünür. Ama meselemiz o değil. Gördüğünüz bu memleket tuhaftır. Düz yer yok her yer tepe, dağlık. Toprak yok, her yer taşlık kayalık. Ne ağaç olur ne sebze. Ne yağmur yağar, ne nem bulunur. Bizim buralar çölün dikine olanıdır. Çölde ne kadar zorsa hayatta kalmak burada o kadar zordur. Ne yapar kaderi burada doğmak olan, nasıl yaşar? Mektep yok ki öğrensin, meslek yok ki bellesin. Devletin her daim işi başından aşkın, gailesi bitmez, bir de burayla mı uğraşacak, bırakmış kendi hâline, nüfus kayıtları bile doğru dürüst tutulmaz.

Bak! Suyun karşı tarafı bir büyük dağın eteğidir. Dağın batısından akan su Karasu’dur, Erzurum’dan çıkar Erzincan, Kemah tarafından gelir. Doğusundan gelen Murat ikisi birleşince adı Fırat olur. Dağın olduğu yere Yukarı Fırat Havzası derler. Batı tarafında Eğin vardır. Doğuya doğru geldikçe Çemişgezek, sonra Pertek sonra Dersim. Dersimden yukarı doğru çıktığında Hozat, Ovacık Munzur suyunu takip eder. Munzur’un gözesi dağın zirvesine yakındır.

Bizim köy Celadur, Pertek ile Çemişgezek’in tam ortasındadır. Köyün ahalisini iki büyük sülale meydana getirir. Biz göçeriz. Göçer ne demek? Sabit bir yeri olmayan, nereyi bulursa orada yerleşen demektir. Neden sabit bir yeri olmaz? Çünkü geçim kaynağı davarcılıktır. Davar dediğim koyun keçi, küçükbaş hayvan. Davarın peşinde gezen demektir göçer. Yazın dağların yüksek kısımlarına, yaylalara göçeriz. Kış bastırınca daha düz yerlere, varsa köye ineriz. Hiç Köyü olmayan göçerler bile vardır. Nereyi bulursa orada konaklayan, yaz kış yer değiştiren göçerler. Bizim iki sülale Celadur tarafına yerleşerek göçerlikten biraz kurtulmaya çalışmış.

Bu zamanda göçerlik mi olur begim? İnsanoğlu uzaya giderken bizim hâlâ dağ bayır davar peşinde gezip durmamız olacak iş mi? Ama çare yok. Bir şekilde hayatımızı sürdürmemiz lazım. Geçimimizin davarcılıktan başka çaresi yoktur. Koyun keçi besleriz. Etinden, derisinden, kılından, yününden, kemiğinden boynuzundan işimize yarayacak şeyler yapacak kadar el becerimiz vardır. Sütünden, kaymağından, yağından, peynirinden, lorundan satacak kadar da ticaret becerimiz vardır. Bunların hepsini babadan görme usullerle yaparız. Çok çeşitli ve çok fazla olmaz. Ama güzel olur. Müşterisi her zaman vardır. Satmakta zorluk çekmeyiz. Para eder mi? Sattığımızda elimize geçen para emeğimizin karşılığı olur mu? Orası belli değildir. Tulum peynirimiz meşhurdur. Hayvandan süt almak için hayvana bakmak lazımdır. Hayvana bakmak için dilinden anlamak. Hasta mı, yaşlı mı, doğurgan mı kısır mı, aç mı, tuzsuz mu kalmış, susuz mu? Bunları bilmeden üretemezsin, çoğaltamazsın, dilinden anlamak için biraz da onun gibi yaşamak lazım, yazın yaylaya çıkmak isterse peşinden dağ yollarına düşmeli, kışın üşümesin diye kendi gübresinden ısınacaksa bizim de ahıra yatmamız gerekir. Böylece hayatımızı sürdürmek için muhtaç olduğumuz şeyle benzeşmeye başlarız. Okuma yok, yazma yok, bilgi yok, ilim yok, gelecekle ilgili hayal yok, plan yok, günü birlik yaşar günü birlik ölürüz.

Bir gün dediler ki jandarma valinin emrini getirdi. Bundan böyle tulum peyniri yaparken herkes sütü kaynatacak. Kaynatmazsa bruselli diye bir hastalık varmış onun mikrobu ürermiş peynirin içinde. Behey vali, ne yer ne içersiniz, eviniz var mı, mektebiniz var mı, çocuklarınızın sizin gibi olmaktan başka seçeneği var mı diye sormazsın, tulum peynirini beş yüz seneden beri yapıp dururuz, hiç kimse hastalanmamış sen kalkar nasıl peynir yapacağımıza dair emir çıkarırsın. Sayısız istida vermişiz, bize yer gösterin oraya yerleşelim diye hiç birinin cevabı gelmemiş. Sorduğumuzda yeriniz belli değil ki cevabını yazdık adres olmadığından elinize ulaşmamış derler. Askere alırken ulaşırsın, sütü kaynat emrini ulaştırırsın ama istidaya cevap vermeye sıra geldi mi, adresiniz belli değil.

Ben gençliğimden itibaren bu işlerin böyle gitmeyeceğini görmüşüm. Elime geçen parayı bulduğum toprağa yatırmaya başladım. Arazi aldım. Celadur civarında fazla arazi yoktu. Çemişgezek tarafından bulduğum her yere müşteri oldum. Alabildiğimi aldım. Bu göçerliğin sonu yok. Yerleşik düzene geçmek lazımdı. Arpa buğday ekebileceğim yerlerde ekin ekmeye başladım. Çocuklarımı mektebe göndermenin peşindeyim. Bir müddet sonra gördüm ki mesele arazi almakla bitmeyecekmiş. Arazi dediğin ne ki gittiğin kadar git hep ayni yer. Arazi sahibi olmakla göçerlikten kurtulmak mümkün değilmiş. Asıl mesele mektebin bilginin olduğu yere ulaşmakmış. Bizim buralar üç şehrin tam ortasındadır. Elazığ. Malatya ve Erzincan. Malatya uzak düşer. Erzincan’a varmak için dağı aşmak, en yakın olanı Elazığ, onun için de suyu geçmek lazımdır. Her şeyi bırakıp şehre göç etmek vardı. Bunu hem göze alamadık hem de doğru bulmadık. Bildiğimiz iş davar beslemek o da şehirde olmaz.

Çaremiz suyun üstüne bir köprü yapılmasıydı. Çemişgezek’i Elazığ’a bağlayacak köprü için çok uğraşıldı. Sonunda devlet imana geldi de köprünün inşası başladı. Fakat çok yavaştı. Yıllarca sürdü. Yıllarca köprünün bitmesini bekledik. Köprü bitince şehre giden yolumuz olacaktı. Çocuklarımız mektebe gidecekti. Yaptığımız peyniri loru üç kuruşa toptancılara vermek zorunda kalmayacaktık. Şehre götürüp ederine satacaktık. Şehirden ihtiyaçlarımızı daha çok giderecektik. Tam şehirli olamasak da şehrin nimetlerinden daha çok fayda görecektik. Çemişgezek köprüsü bitince nefes aldık. Gerçekten her şey çok hızlı değişti. Araziyi traktörle sürüp ekmeye, sapı samandan patosla ayırmaya başladık. Şehre gitmek bir adım yoldu artık.

Bir gün baktım birkaç insan üçayaklı bir sehpanın üzerine koydukları dürbün gibi şeyden uzaklara bakmakta. Biri bakmakta diğeri elindeki deftere onun söylediklerini yazmakta. Diğeri uzunca bir sırıkla uzaklardan işaret yollamakta. Sordum. Dediler ki buraya baraj yapılacak. Baraj nedir dedim. Dediler ki baraj Fırat’ın önüne çekilecek settir. Su tutulacak sonra oradan elektrik üretilecek. Dedim su tutulursa koca nehir arkaya doğru şişmeyecek mi? Şişecek, hem de çok, dağların ucuna kadar bütün araziyi su alacak, dediler. Köyler? Köyleri de. Camileri de minareleri de evleri ahırları da ne varsa büyük bir göl olacak hepsi o gölün altında kalacak.

Akla zarar.

Zarar marar devlet öyle karar vermiş öyle olacak. Oldu da, tıpkı dedikleri gibi oldu. Dağların eteklerine kadar sanki deniz gibi büyük bir göl oldu, her şey suyun altında kaldı. Suyun önünü Keban’da tuttular. Barajın adına Keban Barajı, gölün adına Keban Baraj Gölü dediler. Yıllar boyu yapılsın diye dua ettiğimiz Çemişgezek köprüsü de kaldı suyun altında. Evler, camiler, köyler kalmış köprünün lafı olur artık? İnsanların ecdadının yaşadığı doğduğu öldüğü kendini ait bildiği yerler yok olup gitmişti. İşin doğrusu bu yok oluş bu hafızanın silinişi çok fazla tahribat da yapmamıştı. Çünkü devlet arazileri istimlak ediyor bedelini sorunsuz ödüyordu. Buralarda arazinin haddi hesabı yoktu. Çoğu işe yaramaz taşlık yerler olduğundan ucuzdu, tapu kadastro geçerken muhtar nereyi kime ait göstermişse orası o adamın üzerine tapulanmıştı. Kadastro memurunun iyi günüyse koca dağları bile şahısların üzerine tapulayabilmişti. Üzerine tapulu dağ olan adamlar vardı. Biz davarları yaylaya çıkardığımızda bu adamlara yazlık kira öderdik. İstimlak meselesi çıktığında işe yaramayan o tapular servet etmeye başladı. Hüdai nabit ağaçlar vardır dağlarda, yani hiç kimse ekmemiş, gübre, su vermemiş, çapasını budamasını yapmamış yalnız ağaçlar. Dağdağan, aluç gibi meyveleri olur. Dağdağan ağaçların her birinin köküne para ödedi devlet. Ahalinin yedi sülalesinin eline geçmemiş, saymasını bile beceremeyeceği miktarda paralar vermeye başladı. Parayı alanlar tuhaf şeyler yapmaya başladı. İçkiye, kumara, fuhşa yatırıp birkaç zaman sonra eski sefaletine geri dönenler oldu. Şehirde yer alanlar, bina kuranlar, yüksek binaların içinde pasajlar yapanlar da oldu.

Tamam, herkesin eline para geçmişti ama Çemişgezek tarafında kalanların üstünden geçeceği bir köprü yoktu. Köprü kalmıştı suyun altında, gölün üzerinde de köprü yapılacak hâl yoktu. Dedim ya askerliğimi İstanbul’da yapmışım. Orda içine kamyon, otobüs, taksi alıp karşıya geçen büyük kayıklar vardı, görmüşüm. Bir deli fikre kapıldım. Köprü yerine burada bir kayık olsa ahalinin şehirle irtibatı yeniden kurulur. Yoksa koca dağı aşıp Erzincan’a gitmesi lazım. Su bu tarafta yaşayan insanları şehirden de şehrin nimetlerinden de mahrum bırakacak. Burada da bu kayıklardan olmalı. Olmalı da nasıl olacak? İstanbul’dan buraya kayık getiremezdik ya. Dedim ya deli bir fikir bende saplantı oldu. Gece gündüz bunu düşünmeye bunun olurunun nasıl olacağını sorup soruşturmaya başladım.

Duyan herkes tuhaf, tuhaf yüzüme bakar veya güler veya dalga geçtiğimi zanneder. Ben gördüğüme söyler görmediğime ısmarlarım. Aklıma bizim buradan üniversitede mühendislik okuyan Hıdır geldi. Aradım, buldum, derdimi anlattım. Beni dikkatle dinledi. Sonra şöyle dedi:

“Dayı haklısın, bizim buraların senin dediğinden başka çaresi yok. Bir an önce bu yapılmalı. Yoksa memlekete ışık elektrik getirecek bu baraj bizim buraların felaketi olacak. Herkesi göçe zorlayacak. Göç hiç iyi bir şey değil. Buradaki arazi atıl kalacak. Haklısın, haklı olmasına haklısın ama bu benim işim değil. Bir kere söylediğin bir gemi yapma. Gemi inşa mühendisliği ayrı bir alan. Ben inşaat mühendisiyim. Benim bilgim benim mühendisliğim gemi yapmaya yetmez”

Ben ısrar ettim. Ha inşaat ha gemi neticede mühendis değil misin, biraz daha kitap karıştırırsın, yapılmış örneklerini incelersin, öyle yaparsın böyle yaparsın eğer istersen bir yolunu bulur bu işi tamama erdirirdin. Hıdır Bey yine itiraz etti.

“Dayı yine haklısın zorlarsan bir çıkış yolu bulursun muhakkak amma benim hususi bir durumum var. Okulda okurken bir kızı sevdim. Anlaştık. Ailesi İstanbul’un zenginlerinden, babası oğlum dedi, kızım seni istedikten sonra biz anne baba olarak buna itiraz etmeyiz. Ancak, memleketin çok uzak, eğer oraya gitmez buraya yerleşir, burada iş tutarsan rızamız olur. Kabul ettim nişanlandık. Şimdi evlilik hazırlığı içindeyim. Yani aradığın adam ben değilim”

Ben ısrar etmeye devam ettim. Sen bu memleketin evladısın, memleketin için hiçbir şey yapmayacak mısın, İstanbul’a yerleşirsen göç edip gidenlerden, toprağını terk edenlerden ne farkın kalacak.  Kız seni gerçekten seviyorsa anlayış gösterecektir. Fırsatını bulup büyük şehirlere yerleşenler, burayı bırakıp gidenlerden dolayı değil mi bu geri kalışımız, bu fakirliğimiz, bu cahilliğimiz. Hiç borcun yok mu memleketine.

Dedim de dedim. Hıdır Bey ikna oldu. Yola çıktık. Suyun kenarına bir şantiye kurdu. Parçalar getirtti. İstimlak edilen arazilerimden elime geçen bütün parayı bu işe yatırdım. Ama asıl kahraman işte o Hıdır Beydi. Neler çekti, hangi aksaklık, hangi noksanlık, hangi çaresizliklerle karşılaştı. Benim bildiğim işin cüzi bir kısmıydı. Bütün meşakkati o çekti. Uğraştı, didindi, yılmadı, alay edenlerin alayına, eşkıyalık edip silah çekenlerin baskısına direndi. Nihayetinde bu kayığı yaptı. Hıdır Bey bu kayığı yaptı suya indirdi suda yüzdürdü ya sürmesinde ne var derya deniz olsa Atlas Okyanusu olsa vız gelir.

Evet begim bundan önce traktörden başka hiçbir makine kullanmamış ben Celadurlu Mustafa bu feribotu sürmekte çalıştırmaktayım. Bu Çemişgezek’in suyun altında kalan köprüsüdür.