Bahri Akçoral / Edebiyat Edeb

Edebiyat ve Edeb

Galesiz: Gene dünyanın hazırlığını yapmış gibi görünüyorsun, Dertli

Dertli: Evet hocam, çünkü gene mesele derin

G: Neymiş bakalım ?

D: “Edebiyat” ile “edep” arasındaki bağı bir türlü netleştiremedim hocam

G: Var mı ki öyle bir bağ ?

D: Yok mu yani ?

G: “Yok” demedim

D: Ama varlığına şüphe ile bakıyorsun, öyle mi ?

G: Öyle de değil

D: Nasıl peki ?

G: Şimdi sen edebiyat ile edep arasındaki bağ’ı aramıyor musun ?

D: Evet

G: Ama “net” bir bağ bulamıyorsun; öyle değil mi ?

D: Evet, sıkıntı burda işte

G: Bence değil

D: Ne değil ?

G: Sıkıntı burda değil

D: Ya nerde peki ?

G: Niteliğini göremediğimiz, bulamadığımız bir “olgu” yu var kabul ederek netleştirmeye çalışıyoruz

D: Bunda bir mahzur mu var hocam ?

G: Sence yok mu ?

D: Sence var mı ?

G: Evet var ?

D: Nasıl bir mahzur var, sayın hocam ?

G: Bu bir fasit daire, yani kısır döngü değil mi sayın Dertli ?

D: Düz mantıkla öyle görünüyor olabilir hocam

G: Eğri mantıkla nasıl görünüyor peki ?

D: Benim mantığımda bir eğrilik yok ama, gene de bir orta yol bulabilirim gibime geliyor

G: Hadi bakalım

D: “Var olduğu bilinen bir bağı netleştirmeye çalışmak” değil de, “bir bağ olup olmadığını anlamaya çalışmak” desek olur mu meseleye ?

G: Sanırım olur Dertli; hadi başla bakalım

D: Neye başlayayım hocam ?

G: “Bir bağ var” görüşünün dayanağını ortaya koymaya, meselâ

D: Bu dayanak çok açık ve net değil mi ?

G: Nasıl yani ?

D: “Edebiyat” kelimesinin başı “edep” değil mi ?

G: Evet, öyle ?

D: Sonu da “at/yat” çoğul ekiyle bittiğine göre “Edebiyat”, “edepler” demek olmuyor mu?

G: Bu bir kural mıdır ?

D: Nasıl bir kural ?

G: “Bir kelimenin baş tarafı başka bir kelime ise ikisi aynı köke bağlıdır ve aralarında mutlaka bir anlam beraberliği vardır” gibi bir kural.

D: Öyle değil midir ? Hatta kelimelerden birinin örneğimizdeki gibi mustakil bir kelime olması da, diğerinin baş tarafından olması da şart değildir … gibime geliyor

G: Misallendirelim öyleyse

D: “Çizme, çizmeci, çizmecilik”; “kara, karanlık” …

G: “Sarı, sarılmak”; “darı, darılmak” için ne dersin ?

D: …

G: N’oldu ? Kural’ı iptal mi ettin ?

D: Yok hocam; biraz düşünmek istedim sadece

G: Eee, netice ?

D: “Kökdeş” kelimeler arasındaki anlam beraberliği, kelimelerin zamanla anlam kaymasına uğraması sebebiyle zayıflamış, hatta kaybolmuş olabilir

G: veya …

D: Kuralların istisnaları olabilir

G: “Kural” tezinden vazgeçmiyorsun yani ?

D: Kural değilse ne olabilir ki ?

G: Genelleme olamaz mı ?

D: Diyelim olabilir; bu bizi nereye getirir ki hocam ?

G: Edebiyatla edebin arasındaki bağın bu genellemeye mutabık olmayabileceğine

D: Peki, burdan nereye gidebiliriz sayın hocam

G: Senin pek de hoşlanmayacağın bir yere sayın Dertli

D: Yani ?

G: Yani işe en baştan başlama noktasına; yani “ne” yi değil “var mı” yı aramaya

D: Bana uyar; buyurun hocam

G: Niye ben ?

D: Kararlaştırılan yöntemi öneren olduğun için

G: Öneren ben’im ama araştıran da sensin

D: Yani bulduklarımı mı ortaya mı dökmeliyim ?

G: Değil mi yani ?

D: Peki, başlayalım bakalım

G: …

D: Hocam “edeb” kelimesi …

G: Dur !

D: Durdum hocam, ne vardı ?

G: Önce sen bu meseleye niye taktın, söyle bakalım

D: “Takma” nın “niye” si mi olur hocam; taktıysam takmışımdır, ne önemi olabilir ki ?

G: Şu önemi olabilir ki: sen bu konuya birine bir şey isbatlamak için girmişsin gibime geliyor

D: Öyleyse bile bir mahzuru mu var ?

G: Ne bileyim, meselâ bu “isbat” keyfiyeti bir önyargı üzerine kurulmuş olabilir mesela

D: …

G: Niye durgunlaştın gene ?

D: “önyargı” var mı diye kendimi yokluyorum hocam

G: Demek ki “isbat” ayağı doğru.

D: Doğrudur hocam. “Edebiyat edebden gelir, demek ki her edip edepli olmak zorundadır” gibi bir cümle kurunca adamın biri “hayır, edebiyatın edeple bir münasebeti yoktur” gibi bir laf etti de…

G: Muhakkak ya edebiyat ya da Türkçe hocasıdır !

D: Hocam, senden de bir şey saklanmıyor ! Konunun aslına dönsek nasıl olur ?

G: Tamam Dertli, dertlenme gene; buyur

D: Nerde kalmıştık ?

G: Sen tam araştırma sonuçlarını söyliyecektin ki …

D: Tamam, “dur” dediydin

G: Evet, şimdi dinliyorum

D: Hocam “edeb” kelimesi “Bir toplumda örf, âdet ve kural halini almış iyi tutum ve davranışlar veya bunları kazandıran bilgi anlamında kullanılan terim” diye tarif edilmiş

G: Güzel

D: Etimolojisi ise çatallı

G: “Çatal” ?

D: Yani farklı görüşler, daha doğrusu iki farklı görüş var.

G: Ne gibi ?

D: Birincisi “Ziyafete davet etmek” anlamındaki “edb” kökünden geldiği, ikincisi ise “zarif ve edepli olmak” anlamındaki “edeb” masdarından geldiği şekline

G: Bir seçim yok mu ?

D: Seçim değil de birleştirme var

G: Nasıl yani ?

D: Sözlüklerdeki başlıca mânaları “davet, iyi tutum, incelik ve kibarlık, hayranlık ve takdir” şeklinde gösterilir deniyor

G: Bu kadar mı ?

D: Hayır. Tasavvufdaki mânası biraz daha net: Alıntı özeti şöyle: Terim olarak “Esas, kural, âyin, hüküm, şart, ahlâk, saygı, terbiye ve nezaket” gibi anlamlara geliyor. Edep terimi üzerinde tasavvufun doğuş döneminden itibaren önemle durulmuş, tanımları, yorumları ve tasnifleri yapılmış. İlk sûfîlerden İbn Atâ edebi “hep güzel şeylerle birlikte olma”, Abdullah b. Mübârek “kendini tanıma” şeklinde tarif etmişler. Ebû Hafs el-Haddâd tasavvufu tanımlarken onun edepten ibaret olduğunu söylemiş. Sûfîler edebin tanımından çok gayesi, faydası ve çeşitleri üzerinde durmuşlar. Ebû Ali ed-Dekkāk’a göre insan ibadetiyle cennete girer, ibadetteki edebiyle de Allah’a erer. Zünnûn el-Mısrî, edep gözetmeyen bir müridin bu yolda mesafe alsa bile başlangıç noktasına döneceği görüşünde. Sehl b. Abdullah da Allah’a ihlâsla ibadet etmek için nefsin edeple kahredilmesi gerektiğini belirtir

G: Tek kelimeye indirgeyebilir miyiz ?

D: Sanırım indirgeyemiyoruz hocam. Meselâ “her edip edepli olmak sorundadır” derken “utanma” ya indirgemiş gibi olduk. Yani “her edip utanılacak bir şey yazmadığından emin olmalıdır” gibi.

G: Dediğin gibi, asıl mesele kelimeye biribiriyle bağlantılı olsa da aslında aynı olmayan mânaların yüklenmiş olmasında.

D: Evet hocam. Hani olur ya bir kelimeyi taraflar farklı mânalarda anlar veya öyle kasteder, ama aynı kelimeden daha doğrusu aynı mânadan bahsediyormuş gibi kıyasıya vuruşurlar

G: Evet, “tartışma” denilen illetin temel mekanizmalarından biri

D: “Edebiyat” a geçelim mi hocam ?

G: Geçelim bakalım

D: Gene alıntı özeti: Edebiyat: kelime ve kavram olarak Türkçe’de Tanzimat’tan sonra kullanılmaya başlanmış veya bu tarihten sonra gittikçe yaygınlaşmış. Bu döneme kadar aynı yahut biraz daha farklı anlamda edeb kelimesi kullanılmaktaymış. Ancak divan edebiyatı hemen tamamen nazımdan ibaret olduğundan edebden ziyade aynı mânayı karşılayan şiir kelimesi tercih edilmekteymiş. 1860’lardan sonra yaygınlaşan edebiyat kelimesi, bu yıllarda çeşitli bilim alanları için Fransızca’dan tercüme yoluyla Osmanlıca’ya kazandırılan terimlerle (lisâniyat, arziyat, rûhiyat vb.) aynı yapıda olduğunu düşündürmekte. Buna göre edebiyat kelimesinin Fransızca “littérature” veya “belles lettres” karşılığı olarak uydurulduğu tahmin ediliyor. O zamana kadar Arapça’da bu anlamda kullanılmış böyle bir türevin bulunmaması da bu tahmini doğruluyor.

G: Bak sen ! Döndük, dolaştık başta yaptığın tarif’e geldik: Edebiyat edeb’in çoğul hali imiş meğer.

D: Tam olarak değilse bile öyle görünüyor

G: Ama ufak bir ince nokta var :

D: Nedir ?

G: “davet, iyi tutum, incelik ve kibarlık” mânalarının hepsi değil, bir kısmı, hatta yalnız biri kastediliyor

D: Hangisi ?

G: En baştaki; yani “davet”

D: Nereye “davet” hocam ?

G: Misafiri ağırlamak için güzel sözlere meselâ

D: Yani “söz” ile birebir bağlantıyı kurmuş mu olduk şimdi ?

G: Öyle görünüyor

D: Peki, iyi tutum, incelik ve kibarlık gibi özelliklere ne olmuş hocam ?

G: Onlar da her iyi ve güzel ile aynı akıbete uğramış: unutulmuş, hatta terk edilmiş

D: Yani edip; ince, kibar hele de edepli olmak zorunda değil, öylemi ?

G: Ne yazık ki öyle Dertli

D: Gerçekten çok yazık

G: Rahat ol Dertli; kelimenin kökeni, mânası vs ile üdebayı ne edepli ne de edepsiz olmaya zorlayamazsın

D: Herkes bildiğini okur, değil mi hocam ?

G: Aynen öyle Dertli. Zaten yazarı edepli veya edepsiz yapan kurallar değil, sadece ve sadece okuyucudur

D: Nasıl yani, elimize sopa alıp yazarların başına mı dikileceğiz ?

G: Bir bakıma öyle; ama maddi değil, manevi bir sopa

D: Nasıl yani ?

G: O sopanın adı “itibar” Dertli. Okuyucu neyi beğenir, alkışlar, okursa yazar da onu yazar

D: Yani “reyting” ?

G: Aynen öyle

D: Hocam, laf uzayacak ama merak ettiğim bir şey daha var

G: Buyur Dertli, inşallah bildiğim bir şeydir

D: Hocam, tiyatro eserleri de edebiyat sayılır mı ?

G: Tiyatro, sinema hatta tv dizisi; bütün senaryolar da edebi eserlerdir

D: Tabii, “eser” sayılıp sayılmayacakları ayrı bir mesele ?

G: Şüphesiz, her sanat dalı gibi

D: Kitap olarak basılıp yayınlanmıyor diye merak etmiştim hocam

G: Etme. Metni “edebi” yapan fiziksel şekli değil, metnin kendisidir. Zaten “edebiyat” ın aslı “yazı” değil, “söz” olarak tarif edilmedi mi ?

D: Haklısın hocam. Allah bizi yalnız bir şeyler yazarken değil, her durum ve halde “edep” ten uzaklaştırmasın

G: Âmin Dertli, âmin. Edepsizlikten de her türlü uzak tutsun inşallah; okurken ve seyrederken de

Bahri Akçoral